25 Şubat 2008 Pazartesi

good to be back!

well well well, sevgili alice... bir süredir ortalıkta yoktum, eminim neler yaptığımı merak etmişimdir. depreşmiştim bir nebze. sık sık oluyor, biliyorsun. şimdi geri döndüm. ne kadar süreceğini bilmiyorum ama şimdilik buralardayım. konuşuyorum, gördüğün üzere yazıyorum ve biraz da resim yapıyorum.

yokluğumda çok kitap okudum. daha da çok film izledim. işte bir festivalin daha sonuna geldik sevgili izlekler. sinemada 4, evde 2 yaptım. seviyorum korsan film endüstrisini. southland tales gerçekten kötüydü. vexille güzeldi, anime olması yeterli oldu gibi. diary hiç açmadı beni. lars and the real girl nefisti. yine izlerim ben onu. no country for old man gayet başarılıydı. burada aklıma yiğit özgür geliyor ve içten değil ama sadece o dediği için "allah coen kardeşlerin en az birinin belasını versin" diyorum. alınmasınlar lütfen, elçiye zeval olmaz. bir de the nines vardı, hiç fena değildi. sadece fena değildi.

az önce de juno'yu izledim. çok sevdim. hamile bir şey.

üzerinde yeteri kadar düşününce hastalıklardan sıkılıyorsun. kanserden bile. ölüm fikrini tatile gönderdim. bir süre herkes gönlünce hasta olabilir. ölebilirler de. şimdilik bir şey demiyorum. ayrıca askerler ırak'a operasyon düzenlemeye devam ediyor, ölen ölene. şimdilik onlarla da ilgilenmiyorum. çok üzülmüştüm, yine üzülebilirim ama şimdi değil. bunun dışında üzüldüğüm bir şeyler daha vardı ama şimdi onları da takmıyorum. velvet revolution hala güzel bir şarkı ama önceki kadar etkilemiyor.

bir ara şarkı söylesem ya...

arada ben de egzama ve mantar oldum. bir bölümü karnımda, bir bölümü sırtımda. egzama ilaçları mantarı, mantar ilaçları egzamayı coştururmuş. nasıl ikisine birden sahip olduğumu anlamadım. tedavi sürecim bir haftayı geçti ama onlar geçmedi. bir ara düzelecekler.

bu cumartesi oldukça sarhoştum. yine sinirli ve mutsuz oldum. anlam veremediğim bir şeyler yaptım. genel olarak anlam veremiyorum zaten. normalde bu kadar şirin, neşeli ve güleç olan bir insan sarhoş olunca neden canavara dönüşsün ki?

başka bir şey daha var ama henüz bahsetmek istemiyorum. zamanı gelir onun da.

şu egzama ilacı üzerime sürdüğümde acayip güzel kokuyor. kolumu falan koklamaya başladım manyak gibi. tüpteyken iyi değil ama. mantar ilacı konusunda yorum yapamıyorum, sırtımda o. yalnız sürerken çok fantastik akrobatik harketler yapmam gerekiyor. komik bir görüntü.

saçlarımdan hala memnun değilim. her seferinde bir daha kestirmeyeceğimi söylüyorum kendime ama geliyorlar ara sıra. saldıracak en güvenli yer de saçlar. bundan tek memnun olmayan ben değilim elbette.

hazır kötü hissetmezken biraz daha yaşayayım şimdi. sonra bütün enerjim gidiyor.

30 Ocak 2008 Çarşamba

obsession

bu kadar yazıdan sonra ölüm hakkında takıntılarımın olduğu bellidir sanırım. bugün eve ölümü getirdim, hayırlı olsun.

2-3 yıl önce ilke'nin aldığı puzzle'ı birkaç ay önce gaza gelip bitirdim. bugün de çok güzel olduğu için başka bir puzzle almış bulundum. az önce isminin "angel of death" olduğunu öğrendim. çekiyor işte bir yerden.

29 Ocak 2008 Salı

Anjio

Dün babamın içinde balon şişirdiler. Atar damarın doğum günüymüş. Büyük bir parti verildi. Bütün alyuvarlar ve akyuvarlar katıldılar. Birleşip stent almışlar. Ben göremedim ama çok yakıştığını söylediler.

22 Ocak 2008 Salı

fikşın

yaklaşık bir hafta önce pankreas kanseri olduğumu öğrendim. annem ağlıyor, babamsa susuyor. kardeşimle çok az konuştuk. galiba benimle göz göze gelmekten çekindiği için eve pek uğramıyor. kemoterapiye de yeni başladık.

vücuduma giren her damla zırhımı güçlendiriyor. en azından ben öyle hissetmeye çalışıyorum. ilk birkaç saat "kabul etmesem?" dedim. çekip gider mi acaba vücudumdan? yok, bu iş böyle yürümüyor. şimdi "hasta değilim" yerine "hastayım ve güçlüyüm" diyorum. ne yazık ki saçlarım benimle aynı fikirde değil.

kemoterapi öyle tuhaf bir şey ki, sağlam olan ve olmayan tüm hücreleri yeniliyor. yıllardır severek ilgilendiğim saçlarımın dökülmesi aslında hiç de gerekli değildi. gidiyorlar işte. elimden bir şey gelmiyor. dökülmeleri moralimi feci şekilde bozduğu için artık 3 numaralar.

kuaföre gidip saçlarımı kazımasını istedim. nedenini sordu. "istediğimden değil, onlar beni bırakıyorlar" dedim. sustu kuaför. sonra bir şey söyleme gereği duydu, geçmiş olsun dedi. adı her neyse, o aleti getirdiğinde izin istedim, saçlarımı kendim kestim. bir tutam kaldırdım, alnımla birleştikleri yerden başladım. gözlerim yanıyordu. ağladığımı daha sonra anladım.

nasıl bir ikilem... "onu yalnız bırakma ama senin de ağladığını görmesin." ya kaçtılar yanımdan ya da sırtlarını döndüler çaktırmamaya çalışarak. bir an onları üzdüğüm için üzüldüm.

bittikten sonra sanki çok rahatlamış gibi "bunları kırmızıya boyasak ya" dedim. kuaför yarı afallamış, yarı dehşete düşmüştü. "şimdi saçını boyamamız uygun mu? sağlık açısından yani?"

"niye? kanser mi olurum? hahaha!"

sonra boya işine giriştik. bu kez parmaklarımda iz kalmasın diye karışmadım.

eve dönerken annem saçlarımın böyle de hiç fena olmadığını söyledi. "güzele ne yakışmaz" dedim, şıllık makamında bir kahkaha savurdum. o da güldü. sonra sustu. aklıma açacak konu gelmiyordu. bir ara gözlerinin dolduğunu gördüm.

gece odamdaydım. konuşmadık hiç. insan değer verdiklerinin kalbinin kırıldığını görmeye dayanamıyor.

sonraki gün kalktım, her zamanki gibi kahvaltı etmeden çıkıp işe gittim. kimse bir şey söylemeden saçımla ilgili ilk yorumları yaptım. ne pankreas dedik ne de kanser. hemen patrona gittim. mantıksız bir hamleydi ama ihtiyacım vardı.

patron tuhaf tepkiler veren biri. ölüm kalım meselelerinde bile "tamam, onu siktiret de yemek yedin mi?" gibi bir soru sorar. sorunu bir an unutturur. ambole olmuş şekilde normalliğe uyum sağlarsın.

bu kez onun da boşluğuna vurdum sanırım. doğru cümleyi bulamadı.

"aaa! n'aptın kız saçlarına?"
"nasıl? yakışmış mı?"
"eski hali daha iyiydi aslında. ama artık eskisi gibi..."

durdu. eskisinden ciddi şekilde farklı bir durumda olduğum geldi aklına. bu kadarını söylemişken...

"tedavi başladı di mi?"
"evet evet. ilk kokteylim de gayet lezzetliydi. pi'dekiler gibi değil ama gayet başarılı."
"iyi iyi. ne yapacaksın bugün?"

biraz işten bahsettik. en başarılı kafa dağıtma yöntemi. yeni fikir bulmak üzere yerime döndüm. her zamanki gibi geyik yapıyordum. belki her zamankinden biraz fazla. ama çok fazla değil.

neyse. matbaacı gelene kadar her şey normaldi. saçımı sordu. biraz ileri gidip neden kestirdiğimi sordu. fazla ileri gidip daha iyi hissetmek için ne gibi bir nedenimin olabileceğini sordu. ben de söyledim. "yediği önünde, yemediği ardında" başlıklı planını bozduğum için bozuldu sanırım. ne kadar kötü olduğunu sordu. beş yıl yaşamamın bile ancak %1 ihtimal dahilinde olduğunu söyledim. allahı işe karıştırmaya gerek duydu. durumumun allahlık olmadığını, onu bile karşıma aldığımı söyledim. anlamadı. benim gibisinin çok kolay bulunmadığını söyledim. dünyanın hayatta kalmama ihtiyacı var dedim. muhabbeti dünyayı kurtaran adam'a döndürebildik sonunda.

tuvalete kapanıp katıla katıla ağlamamak için kendimi zor tuttum. gerçekten. gözlerimin dolmaması için dünyanın geyiğini çevirdim yine. ağlarsam ölürüm. moralim bozulursa ölürüm. mutlu olursam yaşarım. ne kadar gülersem o kadar iyi. aklıma kötü kötü şeyler getirmemeliyim. bunları tekrarlamak işe yaramaz ki!

kararlıyım ve uğraşıyorum. ölmeyeceğim. beş yıl sonra da yaşıyor olacağım. uzun saçlı ve sağlıklı olarak. o %1 ben olacağım. çünkü ailem ve önemli 1-2 kişi de o zaman hala yaşıyor olacak. onları hayal kırıklığına uğratmayı göze alamam. biliyorum ki, şu an hayatımdan çıksalar bırakırım. o kadar iyi yaşadım ki, kalanını görmek için kendimi yormam gereksiz. kendi ölümümden değil korkum, kalanların iç çekişi oturur göğsüme. bana kalsa, ne kadar yaşayacaksam yaşarım, sonra da paşa paşa ölürüm gıkımı çıkarmadan. ama şimdi olmaz. ben zamanımın geldiğini kabul ederim de, onlar henüz kabullenebilecek durumda değiller. önce onları gömmem gerek. yoksa kimden isteyeceğim sabır vermesini? bilmiyor muyum sanki bir şekilde dayanacaklarını, devam edeceklerini? peki ya o boşluk ne olacak? ne yaşar, ne yaşamaz yapan boşluk nasıl dolacak?

günlük iş bitti. bu akşam da kimseyle kahve veya bira içmedim. zaten şimdi bira içmem çok sakıncalı. sarılığımı da fondötenle kapatmakta zorlanıyorum, bu şekilde dışarı çıkmak istemiyorum pek. belki yarın. alkolsüz zor ama yaşamayı bu kadar kafaya koyduysam gerekeni yapmalıyım. ne kadar yorucu olursa olsun.

annem iyice işkillenmiş. babamı da tutmuş kulağından, soluğu hastanede almış. bir sürü test yaptırmışlar. babam tahmin ettiğimiz gibi hipertansif. ben de hık dediği zaman burnundan düştüm. dolayısıyla hastalığını kabullenmediğini, elinden geldiğince tedavi olmayacağını biliyorum.

nasıl olduğunu bile sormadım. "babacım," dedim olabildiğimce sevimli, "şu ilaçlarını düzenli alsan olur mu? evde senin sağlığını senden çok önemseyen insanlar var, biliyorsun."

maç izliyordu. evet derken de gözünü ekrandan ayırmadı. belki de doğru olan onun yaptığı. bilemiyorum.

öğrenmeye çalışıyorum.

17 Ocak 2008 Perşembe

çok şaheser bir şarkı

hiç bir şarkının baslarını yemeyi düşündün mü kuzum? ya sözlerini?

16 Ocak 2008 Çarşamba

istiyorum ki... (2)

nefis metaforlar bulayım. bir bölümünde ne dediğimi sadece ben anlayayım, bir bölümünden çok akıllı reklamlar çıksın.

metaforlarım metamorfoz geçirsin, kelebeklere dönüşsün. insanlar kelebeklerin sadece flifili uçtuğunu düşünmekten vazgeçsinler. bir zamanlar jilet kanatlı kelebeklerden bahsetmiştim. şimdi kim bilir ne oldu onlara.

biraz gaza geleyim. uyumaktan vazgeçeyim. daha çok okuyayım, daha güzel yazayım. az uyku delirtmesin.

rüyalarım ve düşüncelerim uçup gitmesin. geride sadece küçük bir parçalarını bırakmasınlar. ya da ruhlar görülebilir olsun.

tehlikeli bir şeyler olsun. biri elime bir silah tutuştursun. ben silahın barutunu tutuşturayım. bir yanlışlık olsun. kimse ölmesin.

hala canım acıyabiliyor mu acaba?

mesela giden biri olursa affetmeyeyim. geri döndüğünde "siktir git" bile demeyeyim. sadece dönüp gideyim. göt olup kalsın ortada.

moulin rouge o kadar güzel bir film ki. how wonderful life is, now you're in the world. kötü bitiyor olabilir. tamamına bakarsak, o kadar güzel ki. dangalak konusuna rağmen. müzikler, renkler, danslar. tiyatrocu olayım mesela, ilk oyunum bu olsun. son da olabilir. sahnede ölebilirim de. her an, her yerde ölebilirim. hemen, şimdi. fark etmez.

annem dün gece neden beni çok sevdiğini söyledi ki?

sadece bir fantezi olarak ortalıkta dolaşırken ölmek kolay. kanser ölümü de ölüm fikrini de zorlaştırıyor. ölümcül bir hastalığı olanlar intihar etmiyor galiba. ölümcül derecede yaşlı olanlar da. son anlar daha kıymetli olsa gerek. o zaman fark ediyor.

26-27.

nostaljik retikulum oldum. eski mailleri karıştırıyorum. onlar da beni karıştırsalar. harflerin arasına karışsam mesela. sağ elimde 1'leri, sol elimde 0'ları biriktirsem. rengarenk ilüzyonlar yaratsam. kimse bunların 1 ve 0 olduğunu anlamasa.

yatağım beni içine çekse. trainspotting'deki gibi olsa. çok şahane bir spot olsa, parmağımı tam üstüne bassam.

yalan söylüyorum. yazı uzasa da istediğim çok az şey var. çok az.

al, bununla oyna biraz.


by the way, you will be the death of me. muse öyle diyor da, yazayım dedim. time is running out.

bazı şeyler için ne kadar geç. tam da zamanı gelmişken. insanların ortak zamanları olmalı. biri erken, biri geç; olmuyor böyle.

dude...

i have some real fucked up friends.

14 Ocak 2008 Pazartesi

istiyorum ki...

bahar gelsin. şöyle mayıs falan. iki kişi pikniğe çıkalım. çimenlerin üzerine sereceğimiz bir örtümüz, içine ıvır zıvır koyacağımız bir sepetimiz olsun. alabildiğine ağaçlı, çimenli, güneşli bir alan. tişört giymeye uygun bir hava.

ben örtünün bir köşesine bağdaş kurup oturayım. bacaklarımın arasında bir şişe dark olsun. elimde de yuvarlak bir şeyler, fındık gibi. bir yandan onları yiyeyim, diğer yandan bana fizik anlatmanı dinleyeyim. ya da kimya. ya da biyoloji. matematik bile olabilir ama tercih etmem. siyasi altyapısıyla birlikte 20. yüzyıl sanat anlayışını da anlatabilirsin.

öne arkaya sallanarak, arada ağzıma bir fındık atarak ve bazen "ama, zaten, elbette, peki, ve sonrasında" içeren cümleler kurarak seni dinlemek istiyorum.

az önce aklıma gelen sahne buydu. bu kadarını gördüm, çok sevdim. senin kim olduğunu bilmiyorum. öğrenmek için baharı bekleyeceğim.

lütfen orada ol.

20 Aralık 2007 Perşembe

adem ile havva

bir varken, bir yokken; develer hendek atlar, pireler insanların başına türlü türlü dertler açarken; fatma ebeye ebelenmiş iki nurtopu. zor çıkmışlar saklandıkları yerlerden. yılların deneyimiyle çağırmış fatma ebe bebekleri. zaman zaman fısıldayarak, zaman zaman emrederek. annenin feryadı ıkınmaya dönüştükçe bir odaya girmiş, "amanın geliyor bu kez!" çığlığıyla diğer odaya. sonunda, sağdaki odadan yükselmiş ilk rahatlama sesi. fatma ebe bebeği kucağına alır almaz diğer odaya koşmuş. bir de ne görsün? annenin bacaklarının arasından uzanıyor küçük bir kafa. kucağındakini bırakamadan uzatmış elini, yakalamış emeklemek için acele eden bebeği.

biri kız, biri erkek doğmuş. kıza havva, erkeğe adem adı konmuş.

demişler ki; doğumları belirlemiş olmalı kaderlerini, gün gelir yeniden karşılaşırlar belki. sonra adem baba ve havva ana gibi yepyeni bir dönem başlatırlar, köyümüzü sevince boğarlar.

ancak unutmuşlar efsanenin kalanını. hesaba katmamışlar adem'le havva'nın cennetten atıldığını.

imam çağrılmış hemen. biraz bunak bir ihtiyarmış, laf aramızda. ama başka imam da yetişmemiş o zamana kadar. idare ediyormuş bütün köy yaşlı adamla. gözleri de az görürmüş ihtiyar imamın. sabah sersemliğiyle yolu bulup da camiye gidene kadar öğlen olur, iftar saatini şaşırıp erkenden bozdururmuş orucu. köy halkı imamdan çok saate güvenmeye başlamış. bir de imam hatip'ten gelecek yeni imama umut bağlamış.

imam gelmiş bebeklerinin kulaklarına isimlerini üflemeye. ama gözleri iyi görmez ya, anlayamamış hangisinin kız, hangisinin erkek olduğunu. sormaya da çekinmiş, bütün köy onunla alay eder diye. "ya nasip" diyerek okumuş ilk dualarını. kızın kulağına üç kez adem ismini fısıldamış, erkeğe de havva adını vermiş bir dua, üç fısıltıyla. isimleri hemen yer etmiş bebeklerin kulaklarında. oracıkta değişmiş yazgıları, yanlış kulaklara okunan yanlış dualarla.

işte böyle başlamış adem ana ve havva babanın hikayeleri.

zamanla büyümüş bebekler. havva ilk şamarını kanamadan önce yemiş, bacaklarının arasına yerleştirdiği tahta at nedeniyle. kız dediğin bacaklarını kapalı tutar demişler. ama ne bilsinler havva'nın bacaklarının arasında bir "erkek" değil, bir "erkeklik" istediğini. adem ise alay konusu olmuş mahallede, evcilik oynayan kızların yanına gidip oyuncak bebeği sevince. erkek dediğin bebek sevmez, ancak bebeğin anasını sever yeri geldiğinde demişler ona da. adem'in içindekini de bilememişler. onu "adam" etmek için ellerinden geleni denemişler.

gel zaman, git zaman, gençlik ateşi sarmış adem'le havva'nın yüreklerini. havva kızların tokalarını alıp kaçar, adem birlikte denize girdiği arkadaşlarının vücutlarına çaktırmadan bakarken; aileler yeniden bir araya gelmiş. bir taraf kızını övmüş, diğer taraf oğlunu. "birlikte doğdular, birlikte yaşlanırlar inşallah" demişler, oracıkta kıymışlar nikahı. bir de gençlere sorsalar içlerinde yatanı...

18 yaşında evlendirmişler adem ve havva'yı. ilk gece çok zor geçmiş. bir yandan ikisi de "kız oğlan kız", utanmışlar hem kendi bedenlerinden hem birbirlerinden. daha çok utanmışlar kendilerinden bile gizlediklerinden. önce havva "istemem" demiş, "sen değilsin gönlümdeki." adem kızacak gibi olmuş ama dönüp de kendine bakınca hak vermiş havva'ya. kimi isterdin diye sormuş, havva yerin dibine girmiş utancından. söyleyememiş o gece. bir yalan uyduruvermişler ailelerine, gerektiği gibi göndermişler gerdek bohçasını. adem "birlikte çıktık bu yola" demiş tüm kadınlığıyla, "birlikte temize çıkmalıyız." havva çıkarmış çakısını tüm erkekliğiyle, bir çizgi çekmiş hem kendine, hem adem'e. birlikte kanamışlar o gece. havva ancak kanı görünce güvenmiş adem'e, sırrını açmış ertesi gece.

köyün en güzel kızıymış havva'nın kalbindeki. adem'in de kendisi yerine onu istediğinden eminmiş. oysa adem öyle bir isim söylemiş ki, havva küçük dilini yutuvermiş. sonra sonra anlamış adem'in onun aynası olduğunu, tam karşısında dursa da kalplerinin aynı yerde attığını. öyle sevmişler birbirlerini, oldukları gibi. karı koca gibi değil de, sanki can dostu gibi.

onlar dokunmazken birbirine, aileler torun diye tutturmuş. şüpheli mırıltılar yükselmeye başlamış köyden. havva kadınlık görevini yapamıyor muymuş? yoksa adem'in kuşu mu kalkmıyormuş? o kadarla kalsa neyse... havva hamamda yıkanırken, sanki okşar gibi kese atıyormuş. adem'e ne demeli? sarhoş olunca "öpüjem abicim" ayağına, milletin dudaklarına yapışıyormuş.

bu kadar dedikoduya dayanamamışlar. ya köyü terkedecekler ya da bir çocuk yapıp herkesin sesini kesecekler. haydi deneyelim demişler yataklarında başka, hayallerinde başka biriyle. o gece tohumlar atılmış, dokuz ay on günlük bekleyiş başlamış.

bebek bir kurt gibi düşmüş havva'nın içine. adem de hissetmiş aynı endişeyi. hayat böyle geçmez demişler. cesaretlerini toplayıp sırlarını açık etmişler. dedikodu yayıldıkça yayılmış, çevre köylere de sıçramış. bakkal ekmek vermez olmuş, adem sudan bir sebeple işten çıkarılmış. orada tutunamamışlar daha fazla.

işte adem'le havva cennetten böyle kovulmuş.

vardıkları dünyada isimlerini iade etmişler birbirlerine. doğan bebek annesini adem, babasını havva olarak tanımış.

gökten üç elma düşmüş. üçü de zamanı gelince toprağa karışmış.

14 Aralık 2007 Cuma

aşağıdakilerden hangisi nedir?

a) mor, kullanışlı bir çanta.
b) kırmızı, mor, gri-mavi kalemler ve resim yapmaya uygun kurşun kalem.
c) şahane, siyah, incecik bir cep telefonu. içindeki numaralar.
d) yeşil-beyaz balık. komik de bir tasması var.
e) yarım parmaklı ama parmaklarının şapkası olan eldiven.
f) bu sabah sunmak üzere düşünülen cümleler.
g) not defteri.
h) eski ve uygulanmamış reklam fikirleri.
i) üzerinde "aşağıdakilerden hangisi nedir?" yazan post-it.
j) gloria jean's kahve kartı (üç tane içilmiş).
k) ilke'nin hediyesi olan zippo.
l) siyah göz kalemi.
m) burun spreyi.
n) göz damlası.
o) ali'nin yaptığı kırmızı anahtarlık ve ucundaki üç anahtar.
p) jack skellington'lı siyah cüzdan.
r) kartvizitler.
s) ilke'nin sarhoş fotoğrafımla yaptığı karton ehliyet.
t) gayet gerçek olan ve altı ay bekleyip de aldığım ehliyet.
u) kredi kartı.
v) d n' r kart.
y) para.
z) yarım paket winston light.

acaba nedir nedir?

öncelikle bunlar çok da önemli şeyler değildir.
ama ayrı ayrı her birini sevdiğim şeylerdir.
ve dün gece kapılıp kaçırılan, daldan dala uçurulan, suyuna da pilav pişirilen şeylerdir.

eh, sevdiklerim arasında en büyük kaybım böyle olsun. dindar biri olsam "hayır da şer de allah'tan" derdim. şimdi "iyi de kötü de kabulümdür, hayırlısı" diyorum. sinirli ya da üzgün değilim. daha çok etrafımdakileri teselli etme ihtiyacı duyuyorum hatta, asıl tepkiyi onlar veriyorlar.

bana da tuhaf gelmiyor değil tepkisizliğim. belki zarar görmediğim için bu kadar rahatım. belki de kafamda her an dönen felaketler bunun nedeni. o kadar büyükler ki, çantamın çalınması önemsiz göründü gözüme. hatta telefon ve para dışındakilerin büyük ihtimalle geri döneceğine olan inancım. hem dönmezse de ne yapayım? eşyalara çok bağlanmamak gerek.

çaresizliğim bile çok batmadı. hiçbir şey yapamazdım. yapamadım. belki biraz daha dikkatli olabilir, araba yanımdan geçene kadar arabadan çıkmayabilirdim. daha paranoyak davranıp montumu çıkarır, çantamı takar, montumu giyer, öyle çıkardım arabadan. hemen kendimi toparlayıp tekrar arabaya biner, takip edip plakayı alır, belki nereye gittiklerini öğrenirdim. ne bileyim. olmadı işte. olmadı mı olmuyor. o kadar da soğukkanlı değilmişim. öğrenmiş oldum.

bak, bir sır vereceğim. beni koruyan bir şey var. bu kendim olabilirim, çok şişkin olan egom ve olağanüstü iradem falan. başka bir şey de olabilir. iyi anlaştığımı düşündüğüm, korkmak yerine sevdiğim tanrı da olabilir. kozmik güçler, var olan ve olmayan her şey, uçan spagetti tanrısı, görünmez koruma kalkanı veya he-man. ama var öyle bir şey. ve onu da seviyorum.

(neden bunu yazdım? çünkü birkaç hafta önce 160 civarında bir hızla giderken lastiğim parçalandı ve kaza yapmadım. patlamadı, parçalandı. malum, birkaç takla atmam gerekirdi böyle bir durumda. şans? koruyucu hede? bilmem?)

bu da böyle bir deneyimdi işte...