9 Ağustos 2008 Cumartesi

pırlanta. sonsuza kadar.

bu nasıl bir şey biliyor musun? bilmiyorsun, açıklayayım. tanrının varlığına inanmayıp, inanmadığın için üzülmek gibi bir şey. bazen bir şeye ihtiyaç duymak istiyorsun galiba. kendine yeterli olduğun için bu ihtiyacı hissetmiyorsun. bunu hissedememek üzüyor.

aile bazen tanrı yerine koyulabilir. onay, ceza ve koruma özelliklerini düşünerek söylüyorum bunu. artık aile bu konuda yeterli olmadığında tanrı devreye girebilir. iyi varsaydığın davranışlarını onaylar ve seni ödüllendirir ve tam tersi. varsayım sana ait olduğunda sorun yok. ödülünü ve cezanı, mutluluk ve mutsuzluk olarak beklemeden elde ediyorsun. din tarafından sistematik bir hale getirildiğinde sorun çıkıyor. iyi ve kötü senin yerine belirleniyor, karşılığını da cennet veya cehennem olarak, ancak öldükten sonra alıyorsun.

ben de bunları yazarken konudan sapıyorum sürekli. bir de sanırım çocukluğumdan beri ailemden ve tüm tanrısal çağrışımlarından kaçmaya çalışıyorum ben. bugün yukarıda yazdığım şeyleri düşünürken fark ettim. sanki onların onayını ve korumasını hiç istememişim gibi. biraz da, temelde bunlara ihtiyacım yokmuş ve bu yüzden suçlu hissediyormuşum gibi. görevlerini ellerinden alarak onları mutsuz edecekmişim gibi belki. belki de bunlar mantıklı değildir aslında. bilmiyorum.

yukarıdaki sloganın tüm bunlarla ne ilgisi var peki? benzer bir mutsuzluktan bahsediyorum. sonsuz aşk kavramına kesinlikle inanmıyorum ya ben. ona inanmak isterdim işte. ya da şöyle diyeyim; bir beklentimin olmasını isterdim. insanın hayatında umut namına bir şey bulunmayınca, basitçe uyanmak bile zor geliyor. sonra bir reklam sana -yine reklam sayesinde varolan- bir şeyin sonsuza kadar sürebileceğini söylüyor. istesen de inanamıyorsun. içinde bir şey çatırdıyor.

bugün biri kendisine "kalbi camdan" şarkısını anımsattığımı söyledi. beraber dinledik. umay umay tuhaf bir kadın. ayrıca aşk, reklamcıların kadın çorabı satmak için uydurduğu bir kavramdır. benzer şekilde sonsuzluk da hayatı, evreni ve her şeyi düşünen herkes tarafından, her an yeniden uydurulmaktadır.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

one step at a time

arabalarım hakkında %100 saçma bir teorim var. şimdiye kadar kimseye anlatamadım çünkü hakikaten çok saçma. ama tuhaf bir şekilde işliyor.

şöyle ki; arabada bir sakatlık olduğu zaman servise götürüyorum ve tamir ediliyor. sonra sakatlıklar hızla ve artarak devam ediyor. her seferinde servise gidiyor araba, malum. çünkü orayı bir kez gördükten sonra duygusal bağ kuruyor ve sık sık aynı yere gidip bakım görmek için elinden geleni yapıyor. elinden gelenlerden biri de kaza. yaptım yani. dün akşam. benim salaklığım yüzünden ama bence araba da teşvik etti.

baştan başlayayım. yaz başında bu arabayla (hatırladığım) ilk kazamı yaptım. adamın biri arkadan çarpıverdi. tamir edildikten sonra debriyaj balatası öldü. hoppaaa, yine servise. çok kısa süre sonra soldaki ayna patladı. sadece ayna değişecek sanırken bir gününü serviste geçirdi. daha geçen hafta anlamadığım bir şeyler oldu ve gerekli tüm ikaz ışıklarını yakarak durmaya başladı. acilen tamire gitti. buraya kadar yaptığım tuhaf bir şey yok, genel bakımını da gerektikçe yaptırıyorum zaten. dün farklıydı, pek düzgün park etmemiştim. kapıyı çok az açıp çıkacak, bir dakika içinde işimi halledecek ve basıp gidecektim. ne var ki rüzgar kapının daha çok açılmasını istedi, güzelim kapı da yandan geçmekte olan kamyonun arkasına takıldı. doğal şartlar ve salaklığımın birleşmesi arabanın tekrar servise gitmesine neden oldu.

lastik yarıldığında aklıma bu gelmemişti mesela. servise gitmedi, sadece lastikler değişti. sonra da aylarca sakatlık çıkarmadı. evet, teorim saçma ama bir yaz içinde bu kadar hasar? bu da saçma.

çok tuhaftı ama. bir yandan tek isteğim kapıya bakarak avazım çıktığı kadar bağırmak ve küfür etmekti. diğer yandan sakin olmak için elimden geleni yapıyordum. ses, duruş falan; herhangi bir falso yok. her şey çok sakin... sakiiğğnnnn... nefes al, geçmiş olsun de, nefes al, kaza tutanağını doldur, kalbinin atışını düzenlemek için derince bir nefes al, ellerin titremeden yazmaya devam et, nefes al, acele etme, tekrar geçmiş olsun de, git buradan, hemen eve, nefes al ve panik yapmadan eve git, sakin ol.

kazaların böyle etkileri var, geriyorlar. idare ettim ama. sonra sabah panikle uyandım. şimdi ne olacak paniği. uyanışımdan işe ulaşana kadar "one step at a time" diye tekrarladım. bu ne özentilik?! neden ingilizce tekrarlıyorsun kadın?! işe yaradı ama. sakin, kendinden emin, her şeyin bir şekilde ve sırayla halledileceğini bilen biri oldum. yani ağız tadıyla panik yapmama bile izin vermiyorum. böylesi daha iyi. bana daha uygun.

bir de zaten... en kötü ne olabilir ki?

26 Temmuz 2008 Cumartesi

let's put a smile on that face

bu hafta oldukça can sıkıcı şeyler oldu. ben de gerektiği gibi sıkıldım ve haftayı uyuyarak geçirdim. işe abandım desem yalan olmaz. birkaç kez, ayşegül'ün deyimiyle "ıslak köpek bakışları"yla yakalandım.

ama sorarım...



bugün çok iyi bir şey yaptım. dark knight'ı izledim. jack nicholson'dan daha iyi bir joker var mı? var. batman müziklerini danny elfman'dan daha iyi yapan biri çıkar mı? çıkar.

and... what doesn't kill you, simply makes you stranger.

izlediğim en iyi batman'di. tim burton'ın bu konuda ne düşündüğünü merak ediyorum.

reklamlar

sabahın dokuzunda "bu fikri sevdim ama daha heyecan verici bir şey istiyorum" temalı bir mesaj aldım. sonra sevdiğim reklamları düşündüm. ilk aklıma gelenler aşağıda. genellikle gerçek yaşamı anlatıyor bunlar. (elbette dangerous liaisons da. mesela ben soyunurken hep böyle yaparım. kıyafetlerimin altında muhakkak gelecek yılın modasına ait parçalar bulunur. manyağım ben, evet.) dolayısıyla güzel müzikli, izleyenin kendine dair bir şeyler bulabileceği, karizmatik reklamlar yapmak istiyorum. yapamıyorum. sonra çok farklı oluyor her şey. hayat tuhaf. uzaylılar falan... neyse. şimdi reklamlar.








üç numara, 26. uluslararası istanbul film festivali'nin akbank reklam filmiydi. ne var ki youtube hala ölü. dailymotion'da olmadığı için ekleyemiyorum. gün olur, devran döner, tüp açılır umuduyla koydum şuraya. kısmet.

15 Temmuz 2008 Salı

Wristcutters: A Love Story



Bu filmi çok önce yazmalıydım. Sanırım tekrar izlemem gerekiyormuş. İki yıl önceki festival biletleri satılmaya başladığında resmen saldırmıştım. Çok kısa bir sürede biletler tükendi. İzleyemeyenler vizyona girmesini bekledi. Bir türlü olmayınca indirmeye çalıştılar ama dünyanın hiçbir yerinde DVD’si de çıkmadığı için başaramadılar. Wristcutters Türkiye’de hiç vizyona girmedi ama bir süredir raflarda.

Ana karakterin intiharıyla başlayan bir film düşünün. Sevgilisi tarafından terk edilen genç adam evini temizler, çiçeklerini sular ve bileklerini keser. Sonraki sahnede çocuğun bir pizzacıda çalıştığını görürüz. Sürekli şikayet eden biriyle aynı evi paylaşmakta, işinden nefret etmekte ve çılgınca sıkılmaktadır. Gittiği yer cehennem ya da araf değil, intihar eden herkesin gittiği yerdir. Yaşadığı dünyanın daha kötü bir kopyası. Hangi Tanrı daha iyi bir cezalandırma yöntemi düşünebilir ki?

Esas oğlan Zia, sevgilisinin de intihar ettiğini öğrenince, onu bulmak için yola çıkar. Kendisine son derece eğlenceli bir arkadaşı eşlik etmektedir. Ayrıca oldukça hoş bir kız da kısa süre sonra onlara katılır. Gogol Bordello eşliğinde şeker gibi bir yol hikayesi başlar; başlıktan anlaşılacağı üzere, bir aşk hikayesine dönüşür.

Filmde çok komik ayrıntılarla birlikte Tom Waits’i de görüyoruz. Hayata ve sonrasına dair harika dersler alıyoruz. Örneğin, mucizelerin sadece önem vermediğimiz zaman gerçekleşeceğini; “birazdan geliyorum” diyen bir kızı bir daha göremeyeceğimizi ve önemli insanlar tanımanın hayati önem taşıdığını öğreniyoruz. Belki de bunları sadece ayrıntı olarak görüyoruz. Hiçbir şey öğrenmiyoruz ama bir buçuk saatimizi çok güzel geçiriyoruz.

Bir de, ne tuhaftır ki, Ekşi Sözlük’te kimse Wristcutters için kötü bir şey yazmamış.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

may the force be with me

periyodik sızlanmalarımdan biriyle karşı karşıyayız. bu yüzden ya şimdi çök ve bu yazı yayınlanmasın ya da alay eder gibi suratıma parlamayı kes.

çok mu taktım bu kısa saçlara bilmiyorum. ama sanki onları kestirmek zorunda hissettiğimde başlayan şey bir türlü gitmedi. ya da çok önce başlayan şey yakamı hiç bırakmamıştı, sadece kendimi kandırıyordum.

içim çürüyor benim. duygusal kanser vakasıyım. yakın geçmişte tatile takmıştım. tahmin edeceğin üzere sorun hiçbir zaman tatil olmadı. hangi salak bir yere gitme endişesi taşır ki? emin ol, o salak ben değilim. gerektiği zaman ne kadar kolay sosyalleşebildiğim de bilinen bir gerçek. çok tuhaf bir şey olmazsa sıkılmayacağım ve kimseyi de sıkmayacağım.

peki bu göz yuvarlaklarının arkasından taşmaya çalışan şeyler ne? hayır, ağlamıyorum. böyle bir şey için bugün de fazla mantıklıyım. ağlayacak neden olmadıkça yapmıyoruz öyle şeyler di mi? icat etmek her zaman mümkün. sadece şimdi gereksiz.

kadın familyasına mensup organizmalar patlamadan önceki birkaç gün mutsuz, asabi, ağrılı falan oluyorlar. pek hoş. cidden hoş çünkü benim metabolizmam hiçbir uyarıda bulunmamasına rağmen hayatımın büyük bölümünü pms'e çeviriyor. serotonin desen veriyorum, dopamin desen gani gani... ne var o zaman ulan?!

şu anda bir kişi, kim olursa olsun, sevgili bulmam gerektiğini söylerse dişlerini eline veririm. doktora gitmemi söyleyecek kişinin burnunu beynine gömerim. spiritüel açıklamalar getirmeye çalışanların dilini keserim, bundan sonra telepatik iletişim kurmak zorunda kalırlar.

uf... arıza mısın evladım? neden böyle şeyler düşünüyorsun? insanlar sana yardımcı olmaya çalışıyorlar. yazık değil mi? hem bu öfke niye?

iyi de ablacım, you don't know the power of the dark side.

bak, şöyle bir şey var. içimin çürüdüğünü söylüyorum ya, bunun farkında olan başka insanlar da var. eve kapanıp insanlarla iletişimi kesmemi, kafamı ota boka takmamı onlar da doğru bulmuyorlar. mutabığız aslında. hatta evin dışında ilginç bir şey olmadığının da farkındalar. ama çürümeyi engellemenin en mantıklı yolu evden çıkıp kafayı dağıtmak gibi görünüyor. bana da öyle gibi geliyor. tek sorun, deneyip yamulmuş olmam. hatta mütemadiyen deneyip yamuluyor olmam. çok sıkılıyorum.

tamam, anladım aslında. meşe odunu lazım bana. yapabilecek birini bulayım, kafamı kırsın. yoksa duvara geçirmem yakındır.

gidiyorum yarın. yenilenmiş ve mutlu olarak dönebilirim. belki bir daha böyle boktan yazılar yazmam. bu cümleyi neredeyse dilek gibi düşünüyordum. parmaklarımı ya da beynimi kaybedebileceğim geldi aklıma. vazgeçtim.

tamam ya, iyiyim işte. bi sus artık.

23 Haziran 2008 Pazartesi

salağa bak

karizma çok ilginç bir şey. çok fazla özellik barındırıyor. bilgi ve zeka dışında, görgü kurallarını, hatta ses tonunu bile içermesi oldukça dikkat çekici. ayrıca, karizmatik bir insan, allah ne verirse versin, çirkin olamıyor. güzel veya yakışıklı olmasa bile, duruşu ve giyimi onu çekici yapıyor. ("çuval giyse yakışır" elbette yalandır.)

güzel bir günü daha da güzel yapmak için, ya da doğrusunu söylemek gerekirse, ciddi bir ihtiyaç duyduğum için az önce hannibal'ı izledim. kitaplarda bazı karakterlerin nasıl yaratıldığını da az çok çözdüm. insanoğlu isimli zavallı organizma mütemadiyen bir hayale aşık oluyor. cinsiyet önemli değil, sonuçta bu bir hayal. hayat boyunca gerçeği aranan türden. tüm hücrelerimize yayılacak, özümseyeceğimiz, o'na sahip olmaktan ziyade, o olmak isteyeceğimiz bir varlık. ancak "varlık" dememe aldanmayalım sayın okur, çünkü öyle biri yok. onu var etmenin yolu da yazmaktan geçiyor. bir hannibal lecter olsun, bir nicholai hel olsun, (haydi bir tane de kadın bulalım) bir dagny taggart olsun; dünyaya kolay gelmiyor. yaratılmaları için olağanüstü bir sevgi gerekiyor. işte o insanüstü karakterler ve akıl almaz karizmaları, gökkuşağını kovalamak sonucunda ortaya çıkıyor.

muhteşem karakterlerin erkek olmalarının nedeni elbette feminizmin gecikmesi. yoksa, erkekler daha derin aşık oluyor falan değiller. kadın kahramanların yüceltildiği kitaplarda bile, kadın tanrıçaya benzetilse dahi, yeterli karizmaya sahip olamıyor. en azından obje olmaktan kurtulamıyor. keşke anaerkil toplumda daha çok roman yazılsaymış da insanlar ulaşmak istedikleri noktayı kadın olarak belirleselermiş. ama konumuz bu değil. zaten gelmek istediğim nokta da bu değil.

karizmatik olmanın önemli kurallarından biri de üşenmemek. yani sanattan, şaraptan, oturup kalkmaktan anlamak için hakikaten üşenmemek ve öğrenmek gerekiyor. (diğer karizma öğeleri olan çelik gibi sinirleri, yalnızlığı ve sosyopatiyi bir yana bırakıyoruz şimdilik.) ne var ki, bu aşamada büyük bir engelle karşılaşıyorum. tembelliğim nedeniyle hiçbir konuda ilerleyemiyorum. istemek başarmaya yetmez yerine, demek ki yeteri kadar istemiyormuşum sonucunu çıkarabiliriz bundan. kaldı ki, isteseydim bile üstün insan olmaya yetmeyecek kadar insani özelliklere sahibim. tanıdığım herkes gibi.

tanıdığım herkes arasında karizmatik olan biri yok mu? var elbette. ancak onlar da standartlar dahilindeler ve üstünlükleri bile bir yere kadar. tanıdıklarım arasında tapılacak insan olsaydı bende de bir üstünlük olması gerekirdi di mi? bu paragrafa devam etmek, bileklerimi kesmemle sonuçlanabilir. zavallılığımı daha fazla yüzüme vurmayayım.

vardığım sonuç nedir peki? bu kadar lafı neden ettim? şu yüzden: en yoğun aşk, bir insana duyulan değil, bir karakter yaratmaya yönelten aşktır. bir insana aşık olmak ise, aslında o insanı yok edip yerine hayali koymaya çalışmaktır. ama olmaz öyle şey. sonuç hayal kırıklığı olacaktır; bu da aşkın nesnesine yapılan saygısızlığı telafi etmenin bir yolu sayılabilir.

15 Haziran 2008 Pazar

bol efes dark ve tanıdık bir kalabalığın ardından

hala aşırı sosyal bir asosyalim. mahallenin deli kadınına dönüşüyorum hızla. bahsettiğim şeyi anlamam için bu ikisini biraz açmak gerek ama üşeniyorum. eve sabaha karşı geldim, yine sabahın köründe uyandım. galiba 7.30'da uyanmaya çalışmasam hafta içi de yapabilirim bunu. resim yaptım. elma çizdim (cidden). tori amos'ın carnivale'ını dinledim. biraz "kadının -i hali" oldum, sonra geçti. kafam hala dağınık, bir miktar tek yönlü. yine kimsenin düşünmediği parlak fikri bulmaya çalışıyorum ama yarın karşıma ne çıkacağını biliyorum. içimden kasmak gelmiyor bu yüzden. ket dediğin böyle vurulur işte. kafam meşgul benim. çok işi var. ama düşünemiyor. düşünceleri başka yöne bakıyor. yazıyorum. toparlar beni biraz. düşünce müziği buldum, onunla çalışabilirim belki.

olay anlatacak değilim. yorum da yapmayacağım. bu durumda yazacağım her şey anlamsız bir kelime yığınına dönecek. aleyhime delil olarak kullanılamayacak çünkü ben bile neyden bahsettiğimi hatırlamayacağım. daha doğrusu yazıyla ilişkilendiremeyeceğim. o halde? kendi kendime konuşmak dışında pek seçenek kalmıyor. bu iyi değil. söylenemeyen sözlerin ağırlaşması gibi, kendine söylediğin sözler büyür. bir süre sonra doğru olup olmadığını anlayamazsın. kuruntudur aslında, şüpheyi kendin ekersin. ne ekersen onu biçer ancak ne yazık ki ektiğini sökemezsin. yazmak yerine böyle cümleler kurarsın. çünkü klavye kullanmak deftere yazmaktan kolaydır. tek sorun yazamamaktır.

bir de zaten yazmak falan istemiyorum. konuşmak da istemiyorum. sorun kaburgalarımın birbirine giriyor olması. onu çözmenin iletişim dışında yolları var. ne yazık ki hepsi gerçeküstü. mesela iç organlarımdan birini söküp bir dış organımın altında ezmek ilk aklıma gelen yol. yalan. ikinci. birincisi yazılmaz. şşş...

kadın -de halinde. kadın kendinde.

hala yeni bir şeye ihtiyaç duyuyorum. stoktan yiyorum uzun süredir. işimde de, yazımda da, konuşmamda da. yeni bir şeyler öğrenebilirim. enerjimin olmaması bahane değil. ilk adımı attıktan sonra dolar o kendi kendine. isteğimin olmaması bahane. onu hop diye ortaya çıkaramıyorum. 1-2 ay içinde dalmayı öğreneceğim mesela. bu bir zorlama. şu kadarcık isteğim yok aslında. hiç ilgimi çekmiyor. ama besin azaldı. iki kelimeyi bir araya getirememem yakındır. aptallaşıyorum. bu kelimeyi sevmiyorum, en az durumu sevmediğim kadar. bunları yazmayı da sevmiyorum. şahane olduğumu söyleyemeyeceksem cümle kurmanın ne anlamı var? şikayet etmeyi yakıştıramıyorum kendime.

kafam başka yerde. başkasının zihninde.

sürekli reddediyorum. bir yandan basit bir insan olduğumu bilirken, diğer yandan tüm ihtiyaçları dışlıyorum. yalnız birey güçlü birey falan değildir. sadece yalnızdır. tam da bu yüzden çok kırılgandır. kırılganlığı nedeniyle de kimseyi yaklaştırmaz yanına. ruhu kabul etse bedeni kaçar. bir türlü uyum sağlayamaz. bir türlü tamamlanamaz.

kendimi karşıma oturtup yazdıklarımı dinledim. anlayışlı anlayışlı gülümsedim. bekle çocuk. büyüyorsun.

11 Haziran 2008 Çarşamba