While smoking is seen by most as either a mere immediate pleasure or disgusting habit, it is the symbolism behind smoking that makes it so powerful: smoking has long been intertwined with our fundamental notions of freedom. Alexander II gave freedom to the smokers right before he gave freedom to the surfs, and almost any tyrant you can name, starting with Hitler, banned smoking outright or in practice; indeed, one of the sparks of the American Revolution itself was the right to smoke tobacco.
www.smugopedia.com
15 Ekim 2008 Çarşamba
9 Ekim 2008 Perşembe
masumiyet
anlamıyorum. aşk diye bir şey var. bunun hakkında sayısız "şey" yazıldı, yazılıyor. her an birileri aşık oluyor, aşk acısı çekiyor, aşktan ayakları yerden kesiliyor falan. ve ben anlamıyorum. hissettiğim de anlamamaktan ileri gelen eksiklik. bir de "sayısız şey"in sıkıntısı.
patron masumiyet müzesi hakkında yazdı, ballandıra ballandıra anlattı, mutlaka okumamızı söyledi ve tatile girdik. ilk işim kitabı almak oldu. ne kadar geçti üstünden, iki hafta mı? kitabın üçte birini bile okuyabilmiş değilim. bunun pembe kapağıyla ilgisi yok üstelik.
elimde tuttuğum (ve kısa süre sonra bir kenara bıraktığım) kitap bir aşk romanı. üstelik gayet sıradan bir aşkı anlatıyor. genç adam nişanlanmak üzeredir, çok güzel bir kızla tanışır, "aşık olur", kafasını kızın vücuduyla doldurur, muradına erer, nişanlanır, kız ortadan kaybolur, adam depresyona girer. en azından şimdiye kadar anlatılan bu. bundan sonraki en az üç yüz sayfada da adamın depresyonuyla devam edeceğimizi sanıyorum. (ve bunun endişesiyle kendimi yazmaya verdim. off...)
kabul ediyorum, roman yazmak için ayrıntıya girmek, uzun uzun anlatmak gerekiyor. ama hepi topu 150 sayfada 15.000 kez "sevişme" kelimesini kullanırsan, okur sevişmekten soğur. hele ki bu okur aşkı anlamayan biriyse, sürmenaj bile geçirebilir.
aşkın yalan olduğunu söylemiyorum. geçici olması da beni ilgilendirmiyor. sorun ettiğim şey, bunun hayatın anlamı gibi gösterilmesi. mesela, büyük ihtimalle ferhat ile şirin'in hikayesi gerçektir. abazanlıktan dağları delen eleman ferhat mıydı, hatırlayamadım. yok, o kerem'di galiba. bu kör olup çöllere düşmüştü sanki. neyse. nasıl bir akıl hastalığıdır bu? obsesyon diye isimlendirmek sorunu çözmez ki (kaldı ki, obsesiflerden de hiç hazetmem). işin gücün yok mu kardeşim senin?
bak, tamam, insanın kalbi acır. çok da kötü acır üstelik. o geçti diyelim, sızlamaya devam eder. en basiti, özlersin, özlemekten ağlarsın falan. hatta hayattan da soğursun bir süre, onu da kabul ediyorum. ama adam! nereye kadar?!
konuyu dağıtıyor muyum? yine kendi gerçekliğime kayıp azarlamaya başladım.
ü.'in yaptığı belki de en güzel alıntı şudur: "kavuşamazsın, aşk olur." ama aşk sadece tutku değildir herhalde. çok karıştırılır aslında. birbirine çılgınca aşık olduğunu sanan nice bünye yeteri kadar yuvarlandıktan sonra artık aşık olmaz. sevişmenin beslediği aşklar da vardır, tutkudan ibaret değildirler. neleri içerdiklerini bilmiyorum, ne kadar sürdüklerini de. muhtemelen üç yıl süren ve sanatın %90'ına kaynaklık eden tür bu değil. ve benim için bir muamma. süreklilik durumu şurada gayet akıllıca işlenmişti ama doğruluk yüzdesi nedir, eksiği gediği var mıdır bilmiyorum. sadece mantıklı geliyor.
sordukları zaman "ben aşık olan biri değilim" diyorum, anlamıyorlar. ardından "hiç sevmedin mi onu?" sorusu geliyor. "sevdim canım, hala da çok seviyorum" diyorum, yine anlamıyorlar. ben de çoğu zaman onları anlamıyorum. mesela orhan pamuk'u da anlamıyorum. "bir gün başına gelince anlarsın" diyorlar. en az on yıldır bekliyorum. anlam veremediğim hiçbir şey yapmadım. düşündükçe pis pis sırıtıyorum.
patron masumiyet müzesi hakkında yazdı, ballandıra ballandıra anlattı, mutlaka okumamızı söyledi ve tatile girdik. ilk işim kitabı almak oldu. ne kadar geçti üstünden, iki hafta mı? kitabın üçte birini bile okuyabilmiş değilim. bunun pembe kapağıyla ilgisi yok üstelik.
elimde tuttuğum (ve kısa süre sonra bir kenara bıraktığım) kitap bir aşk romanı. üstelik gayet sıradan bir aşkı anlatıyor. genç adam nişanlanmak üzeredir, çok güzel bir kızla tanışır, "aşık olur", kafasını kızın vücuduyla doldurur, muradına erer, nişanlanır, kız ortadan kaybolur, adam depresyona girer. en azından şimdiye kadar anlatılan bu. bundan sonraki en az üç yüz sayfada da adamın depresyonuyla devam edeceğimizi sanıyorum. (ve bunun endişesiyle kendimi yazmaya verdim. off...)
kabul ediyorum, roman yazmak için ayrıntıya girmek, uzun uzun anlatmak gerekiyor. ama hepi topu 150 sayfada 15.000 kez "sevişme" kelimesini kullanırsan, okur sevişmekten soğur. hele ki bu okur aşkı anlamayan biriyse, sürmenaj bile geçirebilir.
aşkın yalan olduğunu söylemiyorum. geçici olması da beni ilgilendirmiyor. sorun ettiğim şey, bunun hayatın anlamı gibi gösterilmesi. mesela, büyük ihtimalle ferhat ile şirin'in hikayesi gerçektir. abazanlıktan dağları delen eleman ferhat mıydı, hatırlayamadım. yok, o kerem'di galiba. bu kör olup çöllere düşmüştü sanki. neyse. nasıl bir akıl hastalığıdır bu? obsesyon diye isimlendirmek sorunu çözmez ki (kaldı ki, obsesiflerden de hiç hazetmem). işin gücün yok mu kardeşim senin?
bak, tamam, insanın kalbi acır. çok da kötü acır üstelik. o geçti diyelim, sızlamaya devam eder. en basiti, özlersin, özlemekten ağlarsın falan. hatta hayattan da soğursun bir süre, onu da kabul ediyorum. ama adam! nereye kadar?!
konuyu dağıtıyor muyum? yine kendi gerçekliğime kayıp azarlamaya başladım.
ü.'in yaptığı belki de en güzel alıntı şudur: "kavuşamazsın, aşk olur." ama aşk sadece tutku değildir herhalde. çok karıştırılır aslında. birbirine çılgınca aşık olduğunu sanan nice bünye yeteri kadar yuvarlandıktan sonra artık aşık olmaz. sevişmenin beslediği aşklar da vardır, tutkudan ibaret değildirler. neleri içerdiklerini bilmiyorum, ne kadar sürdüklerini de. muhtemelen üç yıl süren ve sanatın %90'ına kaynaklık eden tür bu değil. ve benim için bir muamma. süreklilik durumu şurada gayet akıllıca işlenmişti ama doğruluk yüzdesi nedir, eksiği gediği var mıdır bilmiyorum. sadece mantıklı geliyor.
sordukları zaman "ben aşık olan biri değilim" diyorum, anlamıyorlar. ardından "hiç sevmedin mi onu?" sorusu geliyor. "sevdim canım, hala da çok seviyorum" diyorum, yine anlamıyorlar. ben de çoğu zaman onları anlamıyorum. mesela orhan pamuk'u da anlamıyorum. "bir gün başına gelince anlarsın" diyorlar. en az on yıldır bekliyorum. anlam veremediğim hiçbir şey yapmadım. düşündükçe pis pis sırıtıyorum.
19 Eylül 2008 Cuma
8 Eylül 2008 Pazartesi
sert
bazı konularda o kadar katıyım ki, ara sıra "yanlış bir şey mi yapıyorum acaba" diye düşündüğüm oluyor. mesela dilenciler konusunda.
sokakta dilenen birini gördüğüm zaman empati kurmuyor değilim. hatta adamın hayatı benim gözlerimin önünden film şeridi gibi geçiyor neredeyse. üzülüyorum, elim cebime gidiyor. ama sonra film şeridine kareler ekleniyor. hede yapsaydı şimdi hödö olabilirdi tarzında şeyler. o an bile neleri değiştirebileceğini düşünüyorum. mesela tanımadığı birinden para istemek yerine pazarda tanımadığı kadınlara limon, e-5'te tanımadığı insanlara çiçek satmaya çalışabilirdi diyorum. böylece kazandığı parayı hakederdi. bunların hepsi süpersonik aklımdan son hızla geçtiği için cebime doğru hamle yapan elim yolun yarısına ulaşmadan duruyor. adamın kolaya kaçtığına karar vererek sertçe "hayır" diyorum.
hayatı belki de şanssızlıklarla dolu olan bu insanlar karşısında da savunmam züğürt ağa örneği. filmin başında bokunun üzerine bok koyulmayan koskoca köy ağası mütemadiyen dolandırılıyor, elinde avucunda hiçbir şey kalmıyor. satmaya çalıştığı karpuzların hepsi kelek çıkıyor, kendini öldürmeye çalıştığında bıçak yamuluyor. filmin sonunda ise o ağa gitmiş, en değerli varlığı olan ayakkabılarını satmış, tek becerisiyle para kazanmaya çalışıyor. çiğköfte satmak. benzer şekilde, garanti reklamındaki sucu çocuk çok da ütopik olmasa gerek.
böyle düşününce tavrım hiç de yanlış gelmiyor.
yine katı davrandığım başka bir şey üzerine kendime ahkam keserken aklıma geldi. bunu yazmayı daha zararsız buldum.
sokakta dilenen birini gördüğüm zaman empati kurmuyor değilim. hatta adamın hayatı benim gözlerimin önünden film şeridi gibi geçiyor neredeyse. üzülüyorum, elim cebime gidiyor. ama sonra film şeridine kareler ekleniyor. hede yapsaydı şimdi hödö olabilirdi tarzında şeyler. o an bile neleri değiştirebileceğini düşünüyorum. mesela tanımadığı birinden para istemek yerine pazarda tanımadığı kadınlara limon, e-5'te tanımadığı insanlara çiçek satmaya çalışabilirdi diyorum. böylece kazandığı parayı hakederdi. bunların hepsi süpersonik aklımdan son hızla geçtiği için cebime doğru hamle yapan elim yolun yarısına ulaşmadan duruyor. adamın kolaya kaçtığına karar vererek sertçe "hayır" diyorum.
hayatı belki de şanssızlıklarla dolu olan bu insanlar karşısında da savunmam züğürt ağa örneği. filmin başında bokunun üzerine bok koyulmayan koskoca köy ağası mütemadiyen dolandırılıyor, elinde avucunda hiçbir şey kalmıyor. satmaya çalıştığı karpuzların hepsi kelek çıkıyor, kendini öldürmeye çalıştığında bıçak yamuluyor. filmin sonunda ise o ağa gitmiş, en değerli varlığı olan ayakkabılarını satmış, tek becerisiyle para kazanmaya çalışıyor. çiğköfte satmak. benzer şekilde, garanti reklamındaki sucu çocuk çok da ütopik olmasa gerek.
böyle düşününce tavrım hiç de yanlış gelmiyor.
yine katı davrandığım başka bir şey üzerine kendime ahkam keserken aklıma geldi. bunu yazmayı daha zararsız buldum.
6 Eylül 2008 Cumartesi
depresyon
okuma ve düşünme eylemlerini bir arada sürdürebilmek güzel bir şey. farklı noktalar keşfetmeye yarıyor. düşünce ve okuma bazında iki farklı şeyle ilgilenirken, depresyonla ilgili bir noktayı kendi içimde açıklığa kavuşturdum. kendi içimde olduğu için de doğruluğu tartışılır.
burada genç bireyin ilgisizlik üzerine kurguladığı ve sonradan gerçeğe dönüştürdüğü şeyden bahsetmiyorum. karakteri ve deneyimleri belli bir düzeye gelmiş yetişkinin yaşadığı; hormonların ve aklın kendini kaybettiği gerçek depresyonu ele alalım. kişi her ne kadar “sadece iyi olmak istiyorum” dese de amacı bu değildir. depresif kişi mutlu olmak istediğini söylese de mutluluk kavramına anlam veremez. çevresine bakar ve mutsuz olmak için bir sürü neden bulur, bunları kafasında 10 üzeri n ile çarpar. umutsuzdur. dolayısıyla mutsuz olmak, yapabileceği en mantıklı şey gibi görünür.
depresif insan, başlı başına bir paradokstur. umutsuzluğundan memnun değildir. kimsenin kendisine umut aşılayamayacağını bilir. bunu yapabileceğini sandığı biri karşısına çıkarsa, ya çevresine duvar örer ya da ona bağımlı olur. bireysel çaba göstermekten uzaktır. iyileşme isteğinin baskın olduğu zamanlarda doktor ya da arkadaştan destek almayı kabul eder, ancak içindeki daha baskın ses ona sürekli “hiçbir şey düzelmeyecek” diye fısıldamaktadır. çünkü istek statiktir ve başarmanın sadece yarısıdır. oysa kafasının içinde yankılanan umutsuzluğun sesi atı alıp üsküdar’ı geçmiş kinetik bir oluşumdur. kendini sürekli besler.
gerçek bir depresifin amacı iyileşmek değildir. o, varlığını yoketmek ister. ölseydimden ziyade, keşke hiç doğmasaydımcıdır. yaşadığı deneyimlerin onu yüceltmediğini, aksine dibe çektiğini düşünür. ana rahmine dönme isteği de buradan gelir. (bunu eksik bulduğumu hemen belirteyim. ana rahminde sonsuza kadar bekleyemeyeceğini ve bir gün doğup yeniden aynı keşmekeşe dalmak zorunda kalacağını bilen kişi; tahminimce portakalda vitamin olmayı bile istememelidir.)
“belki de mağaralarımızdan hiç çıkmamalıydık” tipik bir depresif cümlesi sayılabilir. bu kişi “normal” tabir edilen insana dönüşmek için kendini alkol almak zorunda hisseder. ama duyguları dengesiz olduğu için alkolün de kendini nasıl etkileyeceğini bilemez, yeni gerilimlere yelken açar.
yaşam ve ölüm arasında bir noktada takılı kalmak güzel bir deneyim değildir. bir yanda hayatta kalma içgüdüsü; diğer yanda yokolma isteği bekler. atılacak her adımın kendine göre sorumlulukları vardır. ve eşikte beklenen zaman kısıtlıdır. bir adım. en kötü ne olabilir ki?
şu sıralar depresif değilim. mutlu olduğumu söyleyemem, ters giden birkaç şey var. fazla gelişmiş egom sayesinde bunları taşıması zor bir yük olarak algılamıyorum. çözümü harekette buldum. tam olarak bulmadım, sık sık düşüyorum aslında, buradaki yazılardan da belli oluyor. kalkmamı sağlayan şey yine kendimi harekete zorlamak oluyor. elimdeki verileri değerlendiriyorum. keşke demiyorum. duruma göre hareket ediyorum. elimdeki belki de tek güç, yönlendirilmeyi kabul etmeyişim. hayatın sadece bana ait olduğunu biliyorum. ileri derecede bencilim. seçimlerimi yapıyorum, kendi sorumluluğumu üstleniyorum. başkalarının mutsuzluklarını, ben neden olmuş gibi görünsem de üstlenmiyorum. suçlanmayı reddediyorum. çıkarlarıma ters düşse bile doğru bildiğimi yapıyorum. sahip olduğum tüm mutluluğu ve mutsuzluğu sonuna kadar hakediyorum. bu benim dünyam. ben yarattım.
(gelecek için bir not: babamın ameliyatta ölme ihtimalini ben mi yarattım ve ölürse depresyona girmeye hakkım yok mu? hayır, ben yaratmadım ama böyle bir ihtimal var. kendimi buna göre hazırlamıyorsam ve kafamı boş umutlarla dolduruyorsam sorumlusu benim. değiştiremeyeceğim şeyler için depresyona girme hakkım da var; olanların ve olacakların sorumluluğunu başkasına, mesela en basiti ilahi bir güce yüklemediğim sürece. kendi hayatımla ilgili her şey benim elimde. şikayet etmeye, keşke demeye, neden böyle oldu ki diye sormaya hakkım yok.)
bu bir itiraf yazısı değil. daha çok, b.’ın yeniden ilaçlarla haşır neşir olmasına anlam vermek için. son paragraflar da egomanyaklığımın eseri. kendimden bahsetmeden duramıyorum. sanırım bu şekilde kim olduğumu hatırlıyorum.
burada genç bireyin ilgisizlik üzerine kurguladığı ve sonradan gerçeğe dönüştürdüğü şeyden bahsetmiyorum. karakteri ve deneyimleri belli bir düzeye gelmiş yetişkinin yaşadığı; hormonların ve aklın kendini kaybettiği gerçek depresyonu ele alalım. kişi her ne kadar “sadece iyi olmak istiyorum” dese de amacı bu değildir. depresif kişi mutlu olmak istediğini söylese de mutluluk kavramına anlam veremez. çevresine bakar ve mutsuz olmak için bir sürü neden bulur, bunları kafasında 10 üzeri n ile çarpar. umutsuzdur. dolayısıyla mutsuz olmak, yapabileceği en mantıklı şey gibi görünür.
depresif insan, başlı başına bir paradokstur. umutsuzluğundan memnun değildir. kimsenin kendisine umut aşılayamayacağını bilir. bunu yapabileceğini sandığı biri karşısına çıkarsa, ya çevresine duvar örer ya da ona bağımlı olur. bireysel çaba göstermekten uzaktır. iyileşme isteğinin baskın olduğu zamanlarda doktor ya da arkadaştan destek almayı kabul eder, ancak içindeki daha baskın ses ona sürekli “hiçbir şey düzelmeyecek” diye fısıldamaktadır. çünkü istek statiktir ve başarmanın sadece yarısıdır. oysa kafasının içinde yankılanan umutsuzluğun sesi atı alıp üsküdar’ı geçmiş kinetik bir oluşumdur. kendini sürekli besler.
gerçek bir depresifin amacı iyileşmek değildir. o, varlığını yoketmek ister. ölseydimden ziyade, keşke hiç doğmasaydımcıdır. yaşadığı deneyimlerin onu yüceltmediğini, aksine dibe çektiğini düşünür. ana rahmine dönme isteği de buradan gelir. (bunu eksik bulduğumu hemen belirteyim. ana rahminde sonsuza kadar bekleyemeyeceğini ve bir gün doğup yeniden aynı keşmekeşe dalmak zorunda kalacağını bilen kişi; tahminimce portakalda vitamin olmayı bile istememelidir.)
“belki de mağaralarımızdan hiç çıkmamalıydık” tipik bir depresif cümlesi sayılabilir. bu kişi “normal” tabir edilen insana dönüşmek için kendini alkol almak zorunda hisseder. ama duyguları dengesiz olduğu için alkolün de kendini nasıl etkileyeceğini bilemez, yeni gerilimlere yelken açar.
yaşam ve ölüm arasında bir noktada takılı kalmak güzel bir deneyim değildir. bir yanda hayatta kalma içgüdüsü; diğer yanda yokolma isteği bekler. atılacak her adımın kendine göre sorumlulukları vardır. ve eşikte beklenen zaman kısıtlıdır. bir adım. en kötü ne olabilir ki?
şu sıralar depresif değilim. mutlu olduğumu söyleyemem, ters giden birkaç şey var. fazla gelişmiş egom sayesinde bunları taşıması zor bir yük olarak algılamıyorum. çözümü harekette buldum. tam olarak bulmadım, sık sık düşüyorum aslında, buradaki yazılardan da belli oluyor. kalkmamı sağlayan şey yine kendimi harekete zorlamak oluyor. elimdeki verileri değerlendiriyorum. keşke demiyorum. duruma göre hareket ediyorum. elimdeki belki de tek güç, yönlendirilmeyi kabul etmeyişim. hayatın sadece bana ait olduğunu biliyorum. ileri derecede bencilim. seçimlerimi yapıyorum, kendi sorumluluğumu üstleniyorum. başkalarının mutsuzluklarını, ben neden olmuş gibi görünsem de üstlenmiyorum. suçlanmayı reddediyorum. çıkarlarıma ters düşse bile doğru bildiğimi yapıyorum. sahip olduğum tüm mutluluğu ve mutsuzluğu sonuna kadar hakediyorum. bu benim dünyam. ben yarattım.
(gelecek için bir not: babamın ameliyatta ölme ihtimalini ben mi yarattım ve ölürse depresyona girmeye hakkım yok mu? hayır, ben yaratmadım ama böyle bir ihtimal var. kendimi buna göre hazırlamıyorsam ve kafamı boş umutlarla dolduruyorsam sorumlusu benim. değiştiremeyeceğim şeyler için depresyona girme hakkım da var; olanların ve olacakların sorumluluğunu başkasına, mesela en basiti ilahi bir güce yüklemediğim sürece. kendi hayatımla ilgili her şey benim elimde. şikayet etmeye, keşke demeye, neden böyle oldu ki diye sormaya hakkım yok.)
bu bir itiraf yazısı değil. daha çok, b.’ın yeniden ilaçlarla haşır neşir olmasına anlam vermek için. son paragraflar da egomanyaklığımın eseri. kendimden bahsetmeden duramıyorum. sanırım bu şekilde kim olduğumu hatırlıyorum.
23 Ağustos 2008 Cumartesi
empati

sorununu anlatan kişiye söylenenlerden biri "anlıyorum"dur. bunu duymaktan çok sıkıldığım için 12-15 yaş arası anlatmayı kestim.
daha sonra, anlatmaya değer birini bulunca, karşıma "paylaşıyorum" kelimesi çıktı. başta iyi gelmişti. farklı bir kelime olduğundan herhalde. bu da pek uzun sürmedi.
anlamak ya da paylaşmak bir şeyi değiştirmiyor. ortada sıkıcı bir durum varsa ve bu ilgi çekmek için uydurulmamışsa, birinin ilgi göstermesi işe yaramıyor. soruna odaklanmış ve içine kapanmış bir insana ne verebilirsin ki?
kendisi istemediği sürece çözüm üretemezsin. bu onun zekasını ve yeteneğini küçümsemek olur. ola ki kendisi istedi; çözümü olduğu gibi veremezsin. çünkü bu da kendisine gereken dersi alamaması anlamına gelir. (şu kozasından çıkmaya çalışan kelebeğe yardım etme hikayesi gibi. kelebeğin kanatları gelişemez, uçamaz, ölür.)
hiçbir şey olmamış gibi davranamazsın. çünkü bir şey vardır. konuyu dağıtmaya çalışsan da tüm sessizliklerde, tüm gevezeliklerde, tüm bakışlarda ve hatta tüm nefeslerde bekler. ortaya çıkmak için can atar. yatağın altında bekleyen canavardır o. kendini olmadığına inandırmaya çalışırsın ama eğilip yatağın altına bakamazsın. ışıklar yanana kadar canavar diye bir şey vardır.
sorunu kabullendiğin halde "boş ver" diyemezsin. asla boş verilmez. hem salak; o kadar kolay olsa söylemene neden ihtiyaç duysun ki?
dikkat dağıtabilirsin. kısa bir süre sonra da ne biçim çuvalladığını fark edersin. sadece kaçmayı sağlamışsındır. oysa ışıklar yanmadan canavar hiçbir yere gitmez.
belki konuşmaya teşvik ederek biraz hafiflemesini sağlarsın. bu benim için geçerli değil mesela. bazılarının işine yarıyor olabilir, bilemem. ben hoşlanmıyorum konuşmaktan.
destek olmak diye bir şey var. onun da nasıl yapıldığını bilmiyorum. cidden. şimdiye kadar kucaklaşmanın falan da gerçekten bir işe yaradığını görmedim.
geriye ne kalıyor? gerçeklerle yüzleşmek sanırım. iki taraf için de geçerli bu.
bir taraf elinden bir şey gelmediğini kabulleniyor. sadece bir insan olduğunu kabulleniyor. konuşmanın işe yaramayacağını kabulleniyor. kimsenin hayatını daha katlanılır yapamayacağını kabulleniyor. anlamanın ya da paylaşmanın sonuçsuzluğunu kabulleniyor.
en azından benim yapabildiğim bu. farklı davranabildiğini söyleyenler var ama onlara güvenmiyorum.
diğer taraf da kendini hazır hissedene kadar bekliyor. yatağından yavaşça kalkıyor. ışığı açmaya gitmiyor. yatak örtüsünü aniden kaldırıyor. canavarla karşılaşıyor. orada olsa da olmasa da. mutlaka karşılaşıyor.
örtüyü kaldırırken orada olabilirim. işe yarayacaksa, olurum. yaramayacaksa da olurum. bir işaret yeterli.
ama diğer yandan, tam yatağın altına bakarken sinsice arkadan yaklaşıp "böh!" demek de çok komik olurdu. :)
17 Ağustos 2008 Pazar
atlas vazgeçti
"evet... yapabilirim. sonunda kazanır mıyım, emin olamam, ama deneyebilirim. demiryolunu daha birkaç yıl elimde tutabilirim. ama... hayır, benim düşündüğüm işin hukuk yanı değil. mesele o değil."
"nedir öyleyse?"
"bu mücadeleyi istemiyorum, dagny."
dagny ona inanmaz bakışlarla baktı. conway'in bu sözü daha önce hiçbir zaman söylememiş olduğuna yemin edebilirdi.
"nedir öyleyse?"
"bu mücadeleyi istemiyorum, dagny."
dagny ona inanmaz bakışlarla baktı. conway'in bu sözü daha önce hiçbir zaman söylememiş olduğuna yemin edebilirdi.
9 Ağustos 2008 Cumartesi
pırlanta. sonsuza kadar.
bu nasıl bir şey biliyor musun? bilmiyorsun, açıklayayım. tanrının varlığına inanmayıp, inanmadığın için üzülmek gibi bir şey. bazen bir şeye ihtiyaç duymak istiyorsun galiba. kendine yeterli olduğun için bu ihtiyacı hissetmiyorsun. bunu hissedememek üzüyor.
aile bazen tanrı yerine koyulabilir. onay, ceza ve koruma özelliklerini düşünerek söylüyorum bunu. artık aile bu konuda yeterli olmadığında tanrı devreye girebilir. iyi varsaydığın davranışlarını onaylar ve seni ödüllendirir ve tam tersi. varsayım sana ait olduğunda sorun yok. ödülünü ve cezanı, mutluluk ve mutsuzluk olarak beklemeden elde ediyorsun. din tarafından sistematik bir hale getirildiğinde sorun çıkıyor. iyi ve kötü senin yerine belirleniyor, karşılığını da cennet veya cehennem olarak, ancak öldükten sonra alıyorsun.
ben de bunları yazarken konudan sapıyorum sürekli. bir de sanırım çocukluğumdan beri ailemden ve tüm tanrısal çağrışımlarından kaçmaya çalışıyorum ben. bugün yukarıda yazdığım şeyleri düşünürken fark ettim. sanki onların onayını ve korumasını hiç istememişim gibi. biraz da, temelde bunlara ihtiyacım yokmuş ve bu yüzden suçlu hissediyormuşum gibi. görevlerini ellerinden alarak onları mutsuz edecekmişim gibi belki. belki de bunlar mantıklı değildir aslında. bilmiyorum.
yukarıdaki sloganın tüm bunlarla ne ilgisi var peki? benzer bir mutsuzluktan bahsediyorum. sonsuz aşk kavramına kesinlikle inanmıyorum ya ben. ona inanmak isterdim işte. ya da şöyle diyeyim; bir beklentimin olmasını isterdim. insanın hayatında umut namına bir şey bulunmayınca, basitçe uyanmak bile zor geliyor. sonra bir reklam sana -yine reklam sayesinde varolan- bir şeyin sonsuza kadar sürebileceğini söylüyor. istesen de inanamıyorsun. içinde bir şey çatırdıyor.
bugün biri kendisine "kalbi camdan" şarkısını anımsattığımı söyledi. beraber dinledik. umay umay tuhaf bir kadın. ayrıca aşk, reklamcıların kadın çorabı satmak için uydurduğu bir kavramdır. benzer şekilde sonsuzluk da hayatı, evreni ve her şeyi düşünen herkes tarafından, her an yeniden uydurulmaktadır.
aile bazen tanrı yerine koyulabilir. onay, ceza ve koruma özelliklerini düşünerek söylüyorum bunu. artık aile bu konuda yeterli olmadığında tanrı devreye girebilir. iyi varsaydığın davranışlarını onaylar ve seni ödüllendirir ve tam tersi. varsayım sana ait olduğunda sorun yok. ödülünü ve cezanı, mutluluk ve mutsuzluk olarak beklemeden elde ediyorsun. din tarafından sistematik bir hale getirildiğinde sorun çıkıyor. iyi ve kötü senin yerine belirleniyor, karşılığını da cennet veya cehennem olarak, ancak öldükten sonra alıyorsun.
ben de bunları yazarken konudan sapıyorum sürekli. bir de sanırım çocukluğumdan beri ailemden ve tüm tanrısal çağrışımlarından kaçmaya çalışıyorum ben. bugün yukarıda yazdığım şeyleri düşünürken fark ettim. sanki onların onayını ve korumasını hiç istememişim gibi. biraz da, temelde bunlara ihtiyacım yokmuş ve bu yüzden suçlu hissediyormuşum gibi. görevlerini ellerinden alarak onları mutsuz edecekmişim gibi belki. belki de bunlar mantıklı değildir aslında. bilmiyorum.
yukarıdaki sloganın tüm bunlarla ne ilgisi var peki? benzer bir mutsuzluktan bahsediyorum. sonsuz aşk kavramına kesinlikle inanmıyorum ya ben. ona inanmak isterdim işte. ya da şöyle diyeyim; bir beklentimin olmasını isterdim. insanın hayatında umut namına bir şey bulunmayınca, basitçe uyanmak bile zor geliyor. sonra bir reklam sana -yine reklam sayesinde varolan- bir şeyin sonsuza kadar sürebileceğini söylüyor. istesen de inanamıyorsun. içinde bir şey çatırdıyor.
bugün biri kendisine "kalbi camdan" şarkısını anımsattığımı söyledi. beraber dinledik. umay umay tuhaf bir kadın. ayrıca aşk, reklamcıların kadın çorabı satmak için uydurduğu bir kavramdır. benzer şekilde sonsuzluk da hayatı, evreni ve her şeyi düşünen herkes tarafından, her an yeniden uydurulmaktadır.
4 Ağustos 2008 Pazartesi
one step at a time
arabalarım hakkında %100 saçma bir teorim var. şimdiye kadar kimseye anlatamadım çünkü hakikaten çok saçma. ama tuhaf bir şekilde işliyor.
şöyle ki; arabada bir sakatlık olduğu zaman servise götürüyorum ve tamir ediliyor. sonra sakatlıklar hızla ve artarak devam ediyor. her seferinde servise gidiyor araba, malum. çünkü orayı bir kez gördükten sonra duygusal bağ kuruyor ve sık sık aynı yere gidip bakım görmek için elinden geleni yapıyor. elinden gelenlerden biri de kaza. yaptım yani. dün akşam. benim salaklığım yüzünden ama bence araba da teşvik etti.
baştan başlayayım. yaz başında bu arabayla (hatırladığım) ilk kazamı yaptım. adamın biri arkadan çarpıverdi. tamir edildikten sonra debriyaj balatası öldü. hoppaaa, yine servise. çok kısa süre sonra soldaki ayna patladı. sadece ayna değişecek sanırken bir gününü serviste geçirdi. daha geçen hafta anlamadığım bir şeyler oldu ve gerekli tüm ikaz ışıklarını yakarak durmaya başladı. acilen tamire gitti. buraya kadar yaptığım tuhaf bir şey yok, genel bakımını da gerektikçe yaptırıyorum zaten. dün farklıydı, pek düzgün park etmemiştim. kapıyı çok az açıp çıkacak, bir dakika içinde işimi halledecek ve basıp gidecektim. ne var ki rüzgar kapının daha çok açılmasını istedi, güzelim kapı da yandan geçmekte olan kamyonun arkasına takıldı. doğal şartlar ve salaklığımın birleşmesi arabanın tekrar servise gitmesine neden oldu.
lastik yarıldığında aklıma bu gelmemişti mesela. servise gitmedi, sadece lastikler değişti. sonra da aylarca sakatlık çıkarmadı. evet, teorim saçma ama bir yaz içinde bu kadar hasar? bu da saçma.
çok tuhaftı ama. bir yandan tek isteğim kapıya bakarak avazım çıktığı kadar bağırmak ve küfür etmekti. diğer yandan sakin olmak için elimden geleni yapıyordum. ses, duruş falan; herhangi bir falso yok. her şey çok sakin... sakiiğğnnnn... nefes al, geçmiş olsun de, nefes al, kaza tutanağını doldur, kalbinin atışını düzenlemek için derince bir nefes al, ellerin titremeden yazmaya devam et, nefes al, acele etme, tekrar geçmiş olsun de, git buradan, hemen eve, nefes al ve panik yapmadan eve git, sakin ol.
kazaların böyle etkileri var, geriyorlar. idare ettim ama. sonra sabah panikle uyandım. şimdi ne olacak paniği. uyanışımdan işe ulaşana kadar "one step at a time" diye tekrarladım. bu ne özentilik?! neden ingilizce tekrarlıyorsun kadın?! işe yaradı ama. sakin, kendinden emin, her şeyin bir şekilde ve sırayla halledileceğini bilen biri oldum. yani ağız tadıyla panik yapmama bile izin vermiyorum. böylesi daha iyi. bana daha uygun.
bir de zaten... en kötü ne olabilir ki?
şöyle ki; arabada bir sakatlık olduğu zaman servise götürüyorum ve tamir ediliyor. sonra sakatlıklar hızla ve artarak devam ediyor. her seferinde servise gidiyor araba, malum. çünkü orayı bir kez gördükten sonra duygusal bağ kuruyor ve sık sık aynı yere gidip bakım görmek için elinden geleni yapıyor. elinden gelenlerden biri de kaza. yaptım yani. dün akşam. benim salaklığım yüzünden ama bence araba da teşvik etti.
baştan başlayayım. yaz başında bu arabayla (hatırladığım) ilk kazamı yaptım. adamın biri arkadan çarpıverdi. tamir edildikten sonra debriyaj balatası öldü. hoppaaa, yine servise. çok kısa süre sonra soldaki ayna patladı. sadece ayna değişecek sanırken bir gününü serviste geçirdi. daha geçen hafta anlamadığım bir şeyler oldu ve gerekli tüm ikaz ışıklarını yakarak durmaya başladı. acilen tamire gitti. buraya kadar yaptığım tuhaf bir şey yok, genel bakımını da gerektikçe yaptırıyorum zaten. dün farklıydı, pek düzgün park etmemiştim. kapıyı çok az açıp çıkacak, bir dakika içinde işimi halledecek ve basıp gidecektim. ne var ki rüzgar kapının daha çok açılmasını istedi, güzelim kapı da yandan geçmekte olan kamyonun arkasına takıldı. doğal şartlar ve salaklığımın birleşmesi arabanın tekrar servise gitmesine neden oldu.
lastik yarıldığında aklıma bu gelmemişti mesela. servise gitmedi, sadece lastikler değişti. sonra da aylarca sakatlık çıkarmadı. evet, teorim saçma ama bir yaz içinde bu kadar hasar? bu da saçma.
çok tuhaftı ama. bir yandan tek isteğim kapıya bakarak avazım çıktığı kadar bağırmak ve küfür etmekti. diğer yandan sakin olmak için elimden geleni yapıyordum. ses, duruş falan; herhangi bir falso yok. her şey çok sakin... sakiiğğnnnn... nefes al, geçmiş olsun de, nefes al, kaza tutanağını doldur, kalbinin atışını düzenlemek için derince bir nefes al, ellerin titremeden yazmaya devam et, nefes al, acele etme, tekrar geçmiş olsun de, git buradan, hemen eve, nefes al ve panik yapmadan eve git, sakin ol.
kazaların böyle etkileri var, geriyorlar. idare ettim ama. sonra sabah panikle uyandım. şimdi ne olacak paniği. uyanışımdan işe ulaşana kadar "one step at a time" diye tekrarladım. bu ne özentilik?! neden ingilizce tekrarlıyorsun kadın?! işe yaradı ama. sakin, kendinden emin, her şeyin bir şekilde ve sırayla halledileceğini bilen biri oldum. yani ağız tadıyla panik yapmama bile izin vermiyorum. böylesi daha iyi. bana daha uygun.
bir de zaten... en kötü ne olabilir ki?
26 Temmuz 2008 Cumartesi
let's put a smile on that face
bu hafta oldukça can sıkıcı şeyler oldu. ben de gerektiği gibi sıkıldım ve haftayı uyuyarak geçirdim. işe abandım desem yalan olmaz. birkaç kez, ayşegül'ün deyimiyle "ıslak köpek bakışları"yla yakalandım.
ama sorarım...

bugün çok iyi bir şey yaptım. dark knight'ı izledim. jack nicholson'dan daha iyi bir joker var mı? var. batman müziklerini danny elfman'dan daha iyi yapan biri çıkar mı? çıkar.
and... what doesn't kill you, simply makes you stranger.
izlediğim en iyi batman'di. tim burton'ın bu konuda ne düşündüğünü merak ediyorum.
ama sorarım...

bugün çok iyi bir şey yaptım. dark knight'ı izledim. jack nicholson'dan daha iyi bir joker var mı? var. batman müziklerini danny elfman'dan daha iyi yapan biri çıkar mı? çıkar.
and... what doesn't kill you, simply makes you stranger.
izlediğim en iyi batman'di. tim burton'ın bu konuda ne düşündüğünü merak ediyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)