21 Eylül 2010 Salı

(a)normal

her şey normalleştiriliyor. toplumlar sistemli olarak aptallaştırılıyor, sapkınlaştırılıyor, kayıtsızlaştırılıyor. televizyonda bir tecavüz sahnesini tekrar tekrar, salyaları akarak izleyen kaç kişi vardı acaba? kaç kişi günlerdir bunu konuşuyor? kaç kişi dalga geçiyor? kaç kişi akşam ezanından sonra eve girince eşek sudan gelinceye kadar dövülen, bir erkeğin elini tutunca kafasına kurşun yiyen kızları düşündü? eşcinsel bir çift televizyonda aynı yatakta görüldüğünde kaç kişi "siktiğiminin ibneleri" diyerek kanalı değiştiriyor, ne dediğinin bile farkında olmadan? kaç kişi bunu tedavi edilebilir bir hastalık olarak görüyor? normal ve anormal arasındaki ortak nokta ikisine de yanlış tepkinin verilmesi mi?

sizleri anlamaya çalışıyorum, bu yüzden nefret edemiyorum. bu bakış açısı size kazandırıldı. yanlış bir yaşam formu olmayı siz seçmediniz, böyle eğitildiniz, bastırıldınız, kapana kıstırıldınız. korkmamanız gerekenlerden korktunuz, olmaması gereken konularda cesaretlendirildiniz. siz tuhaflaştırıldınız. allah belanızı versin diyemiyorum, sizi suçlayamıyorum. sadece ölmenizi istiyorum. acısız. tık diye.

ölün ki bu toplum temizlensin. içindeki irin aksın ve yok olsun. ölün ki kadınları, eşcinselleri ve güçsüzleri daha fazla acıtmayın. ölün ki toplumumuz normal kadın ve erkeklere kavuşsun, çocuklar sizin çarpık, sapkın bakış açınızla zehirlenmesin.


19 Eylül 2010 Pazar

5 adımda ölüm

bugün aslı ve evren'le konuşmalarım sonucunda bir kitap yazabileceğimi fark ettim. onur, buradan sana sesleniyorum, seninle de bir araya gelip bu konuyu biraz konuşmalıyız. şu yukarıda gördüğünüz başlık, takriben on yıl sonra okuyacağınız, inci vardar imzalı bir kitabın ismi olabilir.

konuyu kısaca şöyle özetleyebilirim:

insan öleceğini öğrendikten sonra beş aşamadan geçer. bunlar;
1. "yeaaa yok öyle bir şey" denilen reddetme,
2. "sizin yüzünüzden oldu hayvan herifler" denilen öfke,
3. "allaaaam sigarayı bırakayım, sen de bana 4 yıl daha ömür ver" denilen pazarlık,
4. "resmen tarrağa yan bastım hacı, bundan sonra yemek yemenin de anlamı yok" denilen depresyon,
5. ve son olarak "ölüyorum, evet, vasiyet falan yazayım bari" denilen, artık yumurtanın da kapıya dayandığı kabullenme aşamaları oluyor.

ben de bunları birey, türkiye gibi bir ülke ve dünya gezegeni şeklinde üç bakış açısıyla inceleyebilirim. böylece kişisel bakış açısı, fiktif siyaset ve bilim kurgunun iç içe geçeceği, gerçek olmayan ama gerçekçi olabilecek bir kitap yazabilirim.

hatta belki siz sayın okurlar, bu kitabın gelişimine tanıklık edebilir, bazen katkıda bulunabilirsiniz. kitapçılarda aynı konuda benim yazmadığım bir kitap görürseniz de söyleyin, yazarını bulup ağzını burnunu kırayım.

artık burada belgelediğime göre yazmam gerekiyor yoksa kaypaklık olur, değil mi?

16 Eylül 2010 Perşembe

kürt sorunu

türkiye'de "kürt sorunu" diye bir şey yoktur. politika, çıkar çatışmaları, iç ve dış mihraklar, açılım safsatası vardır. ama kürt öcü değildir, öyle göstermeye çalışanlar da şerefsizdir, dombilidir.

diyarbakırlı iş adamı raif türk'le ilgili bir haberde şunu okudum, unutulmasın diye buraya da alıyorum:
“Çift bayraklı bir ülkede yaşamak istemiyorum. Eşitlik olduktan sonra tek bayrak hepimize yeter! Halkın ayrılmak gibi bir talebi yok, ikinci bayrak da istemiyor kimse. Bu talepler Kürt siyasetçileri tarafından yaratılıyor. Bakın Habur’dan gelenlerin istekleriyle bugünkü taleplere... Arada dağlar kadar fark var. Diyarbakır’da ağırlıklı olarak oylar ‘evet’ çıkar. Çünkü boykotun yararına inanmıyor vatandaş. ‘Evet’in de, ‘hayır’ın da anlamı var ama boykotun anlamı yok çünkü. Bence de boykot barışa hizmet etmez. Bugün burada bir ekonomik faaliyeti sürdürebiliyoruz, ama yarın sürdüremez hale gelebiliriz. Yarın burada bir sanayi kuruluşumuz olamayabilir. Çatışmalar gelişir, çatışmalar büyürse, tabii ki herkes bir yere kaçar. Kim burada durabilir ki!”

böyle insanları seviyorum ben.

11 Eylül 2010 Cumartesi

alice in referandum

referandumda vereceğim oy başından beri belli ama buraya "hayır" resmi koymak dışında hiçbir şey yazmadım. şimdi de kayda değer bir şey yazmayı düşünmüyorum aslında. ortalama 30 kişinin okuduğu, pek fazla karşıt görüşe ev sahipliği yapmayan bloga yazsan ne olur, yazmasan ne olur. yalnız bu süreçte facebook'ta hiç yazmadığım kadar yazdım diyebilirim. bir sürü yorum, uzun süredir konuşmadığım kişilere verilen cevaplar, yine uzun süredir konuşmadığım kişilerin yorumlarımı beğenmesi, vs.

peki ya sonra?

verdiğim cevaplar sonucunda evet cephesinden kimse "ya dur bir de şu yönden bakayım" demedi, demez. açıkçası bana "evet demelisin çünkü" şeklinde yanıt veren de olmadı, neden bilmiyorum. hemen her şeye cevabım vardı, bu doğru. ama evet cephesinin de cevapları olmalıydı. bir cümle kurup noktayı koyma özelliğim uzun süredir var, bunun farkındayım. ama tartışabilmeliydik. hayır cephesi "hayır, çünkü" dedikten sonra evet cephesi de "sen haksızsın, çünkü" diyebilmeliydi. olmadı. yine körlerle sağırların birbirini ağırladığı, yorumların çarpışmadığı, fikirlerin sabit kaldığı bir ortamdaydık. buraya herhangi bir şey yazsaydım büyük ihtimalle aynısı olacaktı. bırakın kayda değeri, muhtemelen olumsuz bir yorum bile gelmeyecekti.

zaten her yerde herkes bangır bangır konuşup yazarken ne anlamı var ki?

bana kalırsa bloglardan, köşe yazarlarından, yorumlardan önce değişen anayasa maddeleri okunmalı, bir zahmet üzerine düşünülmeli, karar böyle verilmeliydi. ama olay saçma bir şekilde akp'yi sevenler ve sevmeyenler olarak algılandı, algılatıldı.

yarın ak göt kara göt ortaya çıkacak ama asıl yanlış düzelmeyecek. yarın bu üke vatandaşlarının en az %70'i kendilerinin değil, başkalarının kararıyla oy verecek.

9 Eylül 2010 Perşembe

hamur ailesi büyüyor

evde, ajansta ve evren'de bir sürü saçma sapan şey oluşmaya başladı. saçmalar, çünkü bunları genellikle ne yazacağımı düşünürken veya ekrana bakmamı gerektirmeyen tırt filmler izlerken yapıyorum. fotoğraflarını çekiyorum, çünkü yaptığım şeyleri giderek daha fazla sevmeye başladım.


tabi hala fotoğraf makinesi kullanmayı bilmiyorum. otomatik bir çekimde bile asıl almam gereken görüntüyü bulanık çıkarabiliyorum. bu arada bu atın daha büyük, üzerinde daha çok çalışılmış ve siyah olanı evren'in evinde.


humpty dumpty'nin ayrıntıları zumi'yle kesinlikle görünmüyordu. şimdi daha iyi.


sıradaki parçamız ise çolak sevgililer için geliyor: ben seni ellerin olsun diye mi sevdim?



31 Ağustos 2010 Salı

tek kaşım kalktı yine

az önce bir haber okudum. çok üzücü. dört çocuk, içinde oyun oynadıkları kullanılmayan derin dondurucuda ölü bulunmuş. ayrıntılara girmeye gerek yok, cidden çok üzücü.

sonra o haberin devamı geliyor. facianın ardından dram çıktığını belirtmişler. baba çocuklarına bakabilmek için sekiz yıldır ayakkabı alamıyormuş. 12 yıl önce imam nikahıyla birleştiği eşiyle, imkanı olmadığı için resmi nikah yaptıramamış. adamın cebinde 1 lira olsa harcamaz, çocuklarına verirmiş. o kadar fakirlermiş ki, çocukların oyuncakları bile tahtadanmış.

bence bu ne biliyor musunuz? yapacak haber bulamadıkları için ajitasyona başvuran muhabirlerin işgüzarlığı. anne ve babanın ajitasyon yaptıklarını söylemek istemiyorum bile, onların şimdi ciğerleri yanıyor, ne yardım isteyebilir ne de fukaralığın reklamını yapabilirler. haber yapanlara da kızmıyorum pek, nihayetinde yoruma açık bir iş yapıyorlar ve s.ke s.ke haber bulmaları gerekiyor.

ne var ki, belki pek zamanı değil ama o anne ve babaya kızıyorum. 12 yıl önce imkansızlıklar nedeniyle resmi nikah kıydıramayan bu iki yetişkin, nasıl bakacaklarını bilmedikleri 4 çocuk yapıyor. 4 çocuk ulan! biz sahip olmadığımız bir çocuğun bakım masraflarını hesaplayıp "vay anasını sayın seyirciler! çok para la bu!" derken, kıçına don alamayan aile 12 yılda 4 çocuk sahibi oluyor. var ya, ne çocukların tahta oyuncakları ne de adamın sekiz yıldır alamadığı ayakkabı umrumda oldu, fakirlikleri de zerre kadar acıtmadı canımı.

büyük konuşmak istemiyorum ama bile bile de lades demeyelim lütfen.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

bu lafım sana!

yeni oyuncağımı beğenmiş olabilirsiniz sevgili okular ama hepinizi töhmet altında bırakmak istemiyorum. ama bu komplo topluca kurulduysa da hepinize buradan "ulan götler!" diye bağırırım.

dün gece iki buçuk sularında bir gümbürtüyle uyandım ve bir de ne göreyim? güzelim lucidique kütüphanemin üzerindeki, yaklaşık bir haftadır sakin sakin durduğu yerinden aşağı uçmuş, yerde yatıyor. "n'oluyo lağn?!" tepkimden sonra gördüğüm sahne içimi parçaladı, gözümden bir damla yaş süzüldü. ta ki kızın ayağının da kırıldığını görene kadar! milleti uyandırmamak için içimden "nnnnööooooo!" diye bağırdım. sonra da "ulan kim baktı bu saatte bloga, hangi ipne nazar değdirdi" diye düşündüm. sonra uyumuşum.

bakın kızacağım kadar kızdım zaten, daha fazlası ancak basit bir küfür olarak çıkar. bir kişi yüzünden herkese posta koymak istemiyorum. efendi olun, söyleyin, kimin gözü kaldı lan oyuncağımda?!

17 Ağustos 2010 Salı

reklam

bu sabah artık reklamcılığa kızmadığımı farkettim. günlerce kafa patlatıp oluşturduğumuz kurgular, bulamadığımızda kendimizi gerizekalı hissettiğimiz fikirler, dahiyane sayılan projeler aslında o kadar anlamsız ki. en iyi reklamlar bile bir ay sonra hatırlanmıyor. reklam, üretilen ve diğerlerinden hiçbir farkı olmayan bir objeyi veya hizmeti birazcık parlatıyor ve tanıtıyor. sonrası tüketiciye kalmış. üreticinin boktan ürününü alıyorsa, bu kendi zayıflığı. reklam yalanını söyleyip aradan çekilmekten başka bir şey yapmıyor.

hatırlanan reklamlar var elbette. çakar çakmaz çakan çakmak bizim nesil tarafından unutulmayacak bir slogan. ama tokai öyle herkesin cebinde olan, satış rekorları kıran bir çakmak değil. absürd shubuo reklamları da görevini ziyadesiyle yerine getirmişti. ne var ki, sonraki yıl artık shubuo diye bir ürün yoktu.

bununla birlikte, marka kimliği ve pazarlama gibi kavramlar elbette var, olmaya da devam edecek. adidas bu kadar para kazanıyor olmasını yalnız çin'de 1 dolar'a adam çalıştırıyor olmasına değil, reklamlarına, oluşturduğu marka kimliğine ve tasarımlarına da borçlu. ama o bile "asla adidas dışında bir ayakkabı giymem" dedirtecek kadar muhteşem değil. insanlar markalara güvenmiyor. güven olmayınca da bağlılık neşeli bir hayal olarak kalıyor.

dijitalde durum daha da içler acısı. sözde reklam yapıyoruz. ama diğer yandan, reklamımızın da reklamını yapmak durumundayız. "lütfen reklamımızı görün, reklam için yaptığımız bu oyunu oynayın" demek için insanlara rüşvet veriyoruz. dijital reklamcıların dillerinden düşürmedikleri, mümkün mertebe tiksindikleri bir "havuç" kavramı var ya, o havuç yapılan hemen her işte markanın bir tarafına giriyor. boktan sitelerine adam çekmek, saçma sapan fotoğraflar yüklemelerini sağlamak için yüzlerce ürün dağıtıyorlar. reklamın amacı bu ürünü satmak değil mi? bedava vermek, sana böyle saçma bir hizmet sunan reklam ajansını azarlamamak neden? özellikle de sonrasında ürünün peynir ekmek gibi satılmıyorken?

bir araba markası için oyun yaptık. türkiye'ye bu araçlardan yılda 3-4 tane geliyor. en iyi ihtimalle bunlar satılıyor, ortalama satışı yılda 2 tane sanırım. yaptığımız oyun ikinci haftasında 40.000'den fazla kişiye ulaşmış, insanlar hala deli gibi oynuyorlar. kampanya ödülü dört kişiye tatil çeki. bu oyun sonucunda insanlar bayilere doluşup o arabayı almak için sıraya dizilecek mi? mümkün değil, zaten sokaktan geçen adamın alamayacağı kadar pahalı bir araç. yani müşteri en iyi ihtimalle 5 tane araba satmak için hem oyuna, hem ödüle hem de oyunun tanıtımına para verdi. kampanyanın üzerinden bir ay geçtiğinde belki ödülü kazananlar bile arabayı ve oyunu bir an bile düşünmeyecekler. hepsi unutulacak.

marka algısı her marka için önemlidir, hatta vazgeçilmezdir. bazılarının o algıyı oluşturmak için daha fazla parası vardır. bazı ürünlerin diğerlerinden daha iyi ve kaliteli olduğu su götürmez bir gerçek. ama zara'daki bir elbise ve aynısının pazardaki muadili arasındaki tek fark aslında etiketi. bir reklamcı tek atımlık dahiyane fikirleriyle ne dünyayı değiştirebilir ne de bir markayı ihya edebilir. örneğin, hiç reklam yapmayan (ama adbusters'ın "corporate" düşmanları arasında her daim ilk onda yer alan) starbucks canavarını oluşturan, onu bir marka haline getirenlerin reklamcılar olduğunu hiç sanmıyorum.

13 Ağustos 2010 Cuma

sıcak vs.

dün gece sıkılınca kendi kendime çok güldüm. burak bir kitap verdi, esneye esneye onu okuyordum. kitapta ne onaylayacağım ne de muhalif olacağım bir şey buldum, hiçbir şey de öğrenmedim. dolayısıyla bitse de gitsek diye okuyorum. neyse işte, o canımı sıktı. zaten hava çok sıcak.

sonra balkona çıktım, belki meteor görürüm diye. ama koskoca şehirleşme diye bir şey var, meteor yağmurundan dilek bile tutturmuyor. ona da sıkıldım. zaten sıcak. of...

bir de gezegenlerin saygı duruşu var tabi. evren'le melike'yi aradım. evren'e "bak canım, kıyamet koptu kopacak, seni çok sevdiğimi bil" dedim. melike'yle yeni zelanda kıyamete girmiş midir, şimdi kopuyorlar mıdır diye konuştuk. ulan biz bir meteor göremiyoruz... sıkıldım işte. sıcak ulan!

yattım sonra, biraz uyudum. kaşınarak uyandım. şişmanlamış sivri sinekler üstümden pike yaparak geçiyor. saat 4 gibi. dört saat daha çekilmez bu dedim, ışığı açtım. gözlerim çipil çipil. ama sinek hayvanları o kadar çok kanımı emmişler ki dana gibiler. aldım elime tişörtümü, başladım kafalarına kafalarına indirmeye. üzerimde iki litre off var bu arada, hayvanlar hiçbir şeyden etkilenmiyorlar artık. vurduğumda ölebilmelerine şaşırdım desem yeridir. sonra duvarlar leş gibi oldu tabi. temizlemedim, yattım. ama yine sıcak...

rüyamda john connor tipinde bir terminator üretildiğini gördüm. john da hapsedilmiş, revolution tarafından kurtarılmış ve uçağa bindirilip güvenli bir yere götürülecek. terminator john'u uçağa binerken görüyor, kapı kapanırken koşmaya başlıyor. uçak da nasıl teknolocik, nasıl inovatif... rüyamda hikayeyi anlattığımı duyuyorum: "tabi terminatör de giden uçağı durdurmaya çalışacak değil, belli bir karizması var onun da. efendi gibi uçağın kanadına atlıyor, kanadın şeklini alarak (vay anasını, teknolojiye bak be! valla süper kanat oldu elemandan, çok şık!) gizlice takip ediyor." uyandım. güldüm. sinekleri duydum, canım sıkıldı. çok sıcak anasını satayım.

birkaç sinek daha katlettikten sonra, hele uçamayacak kadar şişmanlamış bir tanenin işini bitirdikten sonra dedim ki; bunlar büyüyünce bit, sonra da yarasa oluyor herhalde. daha fazla büyürlerse vampir bile olabilirler. bit ve sinek ısırıp kan emince kaşındırıyorsa belki vampirler de ısırdıkları yerde sadece enfeksiyona neden olup kaşındırıyorlardır. daha büyük olduğu için kaşıntısı da daha fazla oluyordur. kendi kendime gülerken uyumuşum. yine de çok sıcak.

sabah uyandığımda leş gibiydim. aklımda ceylan ertem'in söylediği fikrimin ince gülü vardı. şöööyle bir hüzünlendim. üstüme giydiğim elbise üşengeçlikten buruş buruştu, annemin kızacağını düşündüm. çöp atmak için masamın altına eğildim. iki sivri sinek baş aşağı duruyorlardı. annem ütüsüz elbise giydiğim için kızdı. güne ne kadar haklı başlamıştım. korkarım bugün de çok sıcak geçecekti. ne yapalımdı.