27 Temmuz 2013 Cumartesi

çimenler

bir süredir aklıma hikayeler ya da söyleyecek bir şeyler gelir gibi oluyor. araya ya iş ya da daha saçma şeyler giriyor, yazamıyorum. hiçbir yere not da almıyorum. yazabileceklerim bana bile eften püften geliyor gibi.

sanki "iki direndik, şimdi susup olacakları bekleme zamanı" der gibi bir halim var ama öyle değil. beklemek insanı öldürmekten başka bir şey yapmaz. bir de yavaş oluyor biliyor musun, o sıkıntı işte.

bana yine her şey boş geliyor, orası ayrı bir problem. ama sonucu, değişimi önemsemeden iyi ki de oldu bütün bunlar diyorum - muhtemelen ben veya sevdiğim biri ciddi zarar görmediği için. lazımdı. başbakan veya yandaşlar ne derse desin, ne kadar yalan söylerlerse söylesinler, istersek birilerinin gözünde haksız olalım veya aramızda kötü niyetliler olsun; bi' titreyip kendimize gelmemiz gerekiyordu. dışlanmışlar birbirinin varlığını görmeden devrim ya da evrim yok.

artık "biz" diye bir şey var.

bir de "he canım he" tepkisinden bir damla fazlasını hak etmeyen zevzekler var. dedem yaşında adama zevzek demek benim de hoşuma gitmiyor ama "hamileler sokağa çıkmasın" diyen adamın ya ağzına bir tane patlatırsın ya da "konuşuyor işte kendi kendine" der geçersin. "kadınlar bizim nefsimizle oynuyorlağğğrrr!" diye vaaz veren, müziğin günah olduğunu söyleyen sapıkların videolarını çok gördük. o dallamaya laf anlatmak mümkün değil işte, anca öldürüp kurtulursun ya da duymazlıktan gelirsin. madem böcekten daha değerli sayılıyor, üstüne basamıyorsun, cidden yapacak bir şey kalmıyor. saldırmasını bekle, nefsi müdafa diye boynunu kır. saldırmıyorsa da yaşayıp gitsin işte, şunun şurasında kaç yıl ömrümüz var.

küçümsediğim hiçbir şey yok. cidden. bu yavşaklar başlarına kasımpaşalıyı alıp yaşam alanlarımıza müdahale ediyorlar mı? ediyorlar. beyoğlu'ndan masalarımızı, festivallerimizden alkolümüzü, basınımızdan gazetecimizi, yeteri kadar kar etmediği için tiyatromuzu alıyorlar mı? alıyorlar. biz yine yolumuzu buluruz ama. yeri gelir direniriz, yeri gelir toma'ya karşı uzun eşek oynarız. çünkü beni en çok duygulandıran şeylerden biri, koca koca kaldırımların, çatlamış asfaltların arasından çıkmayı başaran birkaç çimen parçasıdır hep. isterse asfalt kilometrelerce sürsün, duble yol olsun, üzerinden her an kamyonlar geçsin - o çimenler çıkmayı başarırlar. asfalt biraz bakımsız kalsa çöker, doğaya ait olmadığı için o koskoca yığının ağzına sıçılır. çernobil bile doğanın toprağı yeniden ele geçirmesini ancak yıllarca geciktirebilir.

ve insanın politikaya, dine, ekonomiye, hayatını yöneten her şeye nanik yapacağı, aptal bir yetişkin yerine anarşist bir çocuk veya yaşlı olacağı zaman mutlaka gelir.

hani ben insan doğasına hiç güvenmiyorum, insanın bok çuvalından başka bir şey olmadığını düşünüyorum ya. belki de bilmediğimdendir. belki umut benim hiç öğrenemediğim şeydedir.

30 Haziran 2013 Pazar

sandık, reklam, iyimserlik, umut ve gerçekler.
izleyin bu filmi.

sıradaki!

anlamadığım çok şey var. bilmediklerim, belki anlamadıklarımdan bile fazla. bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak pek şık bir davranış değil.

bu yüzden fazla vik vik etmemeye çalışıyorum (evet, bu fazla konuşmayan halim. en az sekiz paragraf) "aslında tayyor son çırpınışlarında" veya "bu işin arkasında uzaylılar yok tamam mı?!" diye. bilmiyorum yani. koskoca babam bile, zamanında oy verdiği demirel için "amerika'nın kuklasıymış aslında" diyor bugün. benim eser derecede yaşam tecrübem ve çölde kum tanesi bilgimle olan biteni tüm yönleriyle anlamlandırmam nereden baksan 200 yıl.

gelecekte ne olacağını merak ediyorum. sabırsızım.

peki bu hepimizin derdi olabilir mi?

değişimi kendi yaşam süremiz içinde, hatta mümkünse, henüz gençken görmek istiyoruz belki de. fitili ateşledik,  havai fişekler patladığında orada olmak istiyoruz. öyle bir dünya pek mümkün olmayabilir ama. imkansız demiyorum, mümkün olmayabilir. biz ki, olayları az çok yönlendiren kişiler bile değiliz (vurmadan önce bi dinle), o mini mini parmakları yumruk şeklinde birleştirmedikçe, beatrix kiddo'nun burnunun ucundaki tahtayı kırdığı "kıp! kıp!" hareketini yapmadıkça mikkemmel bir dünya görmemiz pek olası değil. yani neymiş? güç ve sürdürülebilirlik.

biz şimdi çocuk yapmıyoruz ya. o yanlış işte annem. milletin geleceği konusunda söz sahibi olmak istiyorsan çocuğunu da yapacaksın, en az üç çocuk eğiteceksin de. öyle armut piş, ağzıma düş "hayalimdeki türkiye" olmaz.

sonracığma, oturduğumuz yerden siyaset yapıp bir stk'ya veya partiye girmiyoruz ya. o da yanlış işte. bu ülkede demokrasi, mecliste kimin sesi daha çok duyuluyorsa onun demokrasisi. (dış mihrakları iki dakika dışarıda bırakalım lütfen.) şimdiye kadar kahveden dünyayı kurtarabilenle karşılaşmadım şahsen. kahve önemli, o ayrı.

zamanında demirel "yollar yürümekle aşınmaz" demiş, adam haklı. o alaycı cümle, devletin vatandaşa bakışını da mükemmel bir şekilde özetliyor. bu ülke hiçbir zaman vatandaşına, "76 milyonda 1" adamlara gösterdiği saygıyı göstermedi. hiçbir zaman halkın isteğini dikkate almadı. demokrasi hep seçim sandıklarında kaldı (darbe dışı şartlardan ve olabildiğince temiz seçimlerden bahsettiğim anlaşılıyordur sanırım) ve sokağa inemedi. ne zaman halk "ayıboluyo ama!" dese, üstüne polisi, askeri saldılar. yediğimiz fiskeden kat kat ağır yumruklar indi milletin tepesine.

biz hala demokratik, hatta ileri demokratik bir ülkeyiz - sözde. çünkü bizde demokrasi böyle. birileri osurur, birileri sıçar. birileri emir verir, birileri hazır ola geçer. değişmez mi peki bu?

benimle değişmez - hiç bu tarafa bakma. ideolojisiz, inançsız, ileri görüşsüz, asosyal, üşengeç insandan bir halt olmaz. yiğit bulut'un bahsettiği uyuyan hücrelerden biri olsam, "kalk yerine yat" der, örgütten atarlardı beni.

ama şu orantısız zekalı yüzbinler arasında da taksim dayanışması gibi kısır kalmayacak, aklı başında birkaç yüz kişi vardır herhalde. en azından çocuğunu her şeyden önce insan olarak yetiştirecek birileri vardır. olmalıdır. millet tavşan gibi ürüyor valla, biz on yılda bir "nereden çıktı bu insanlar?" diye soruyoruz. adam en az üç isterken haybeye konuşmuyor.

ya, bu kadar konuştum ama aslında diyorum ki, daha fazla kimse yaralanmasın, göz altına alınmasın. o güzelim kalabalık eksilmesin, çoğalsın.

şahsen, birinden dayak yedikten sonra, onun karşısına aynı şekilde çıkmayı tercih etmem. ya adam toplarım, ya sinsi gibi arkasından vururum, ya ödlek gibi uzaktan taş atarım. ama aynı şartlarda, aynı dayağı yediğimde kimsenin beni alkışlamayacağını biliyorum.

belki de artık parklar ve bahçeler forumlarında "sıradaki eylemimiz şurada çömelmek olsun" yerine, en az üç çocuk yetiştirmek üzere müfredat hazırlama çalışmalarına girişilme zamanı geldi.

17 Haziran 2013 Pazartesi

olumlu

bu kadar vit vit ettikten sonra birden aklıma geldi; olumlu, hatta belki de fazlasıyla olumlu baktığım iki şey var:

- şövalye ruhlu semt çocukları çArşı
- hak yiyene hack yediren RedHack

çok takdir ediyorum. en aşırılısından.

tayyip istifa

direnişin ilk romantizmi yerini soğuk mantığa teslim ederken (ki ağzıma sıçayım, 31 haziran'da bile eleştirecek bir şeyler buluyordum), azıcık bir şeyler daha söyleme zamanının geldiğini hissediyorum. kimsenin düşünmediği, yazmadığı şeyler değil. sadece bu akşamüstü kulağıma çalınan birkaç cümle dikkatimi çekti.

eve dönmek için karaköy'den geçiyordum. yanımda bir arkadaşım vardı. arkamdan yürüyen iki polis arkası bitirimi "ölümüne tayyip" sloganları eşliğinde birkaç kişiyi kesebileceklerinden bahsediyorlardı. içimden dönüp "neden peki? birilerini kesmenin yanlış bir şey olduğunu bilmiyor musunuz?" diye sormak geçiyordu. bir şey demeden yürümeye devam ettim ama korktuğumdan değil. onlarla oturup çay içmeyeceğimi bildiğim için yapmadım bunu. yoksa derdimi tarafsız bir nezaketle, gayet ikna edici şekilde anlatmayı da bilirim. gerginlik çıkacak gibiyse hiç gocunmadan "yeg yeaa, ne direnişi, kapitalistin önde gideniyim ben" diye yalan da söylerim. gayet eminim, hiçbirinin aklına "e orada senin gibi kapitalistler de var" demek gelmez.

önce dinleyip sonra da savunmaya geçmek yerine uygun soruları sorunca çözüme ulaşmak - hiç olmazsa zeytinyağı gibi üste çıkmak - zor değil. ama yapmadım. o sırada yanımda arkadaşım olmasaydı bile yapmazdım. çünkü dediğim gibi, onlarla çay içmeyektim.

merak ettiğim şeyler var benim. ama bunları ancak tanıdığım, çaya davet ettiğim, dinine ve başbakanına takım tutan fanatik derecesinde bağlı olduğunu bildiğim komşuma sorabilirim. yolda pervasızca tehditler savuran, tanımadığım adama değil.

komşum, teyzem, amcam, söyler misiniz lütfen, başbakanı neden böylesine seviyorsunuz? anlıyorum, zenginseniz, o adam sayesinde daha zenginsiniz; fakirseniz, o adam sayesinde ilk kez kallavi biri sizin hizmetkarınız olduğunu söyledi. ama yeter mi bunlar? yılan size ne zaman dokunuyor, bunu bilmek istiyorum ben. birileri sokakta öpüştüğünde mi? birileri sizin tiksineceğiniz bir kitabı okuduğunda mı? birileri sizin hiçbir zaman alamayacağınız bir inşaat projesine karşı çıktığında mı? kazancınızın yarısını devlete vermek, deprem olduğunda o paranın aslında varolmadığını bilmek bile mi koymuyor? o adamı desteklemenizi anlarım da, benden niye nefret ediyorsunuz? çünkü biliyorum, bu nefret yeni değil. milyonlar sokağa dökülüp "tayyip istifa" diye bağırmadan önce de vardı bu. o haykırışa biraz da sizin bu nefretiniz sebep oldu.

bir de o haykırış var tabii. o da akşamüstü kulağıma çalınan cümlelerden biri.

beşiktaş'a geldim, ufak bir masa açmış imza toplayan gençlerle karşılaştım. tayyip istifa etsin diye imza topluyorlarmış. birinin elinde pankart var, birinde megafon. onlara da sormak istediğim birkaç şey vardı, sormadım.

çay içecek olsak, "tayyip istifa etse ne olacak?" diye sorardım önce. hadi diyelim adam bir an delirdi, "tamam abi, kapatıyorum dükkanı, hemen şu anda gidiyorum buralardan" dedi, yerine kimi koyacaksın? kılıçdaroğlu'nu mu? bahçeli'yi mi? demirtaş'ı mı? tarhan'ı mı? bir zamanlar "kılıçdaroğlu istifa etsin, yerine böyle adam gibi adam gelsin" dediğin muharrem ince'yi mi? (emine ülker tarhan toma'nın önünde durunca adamın pabucunu hemen dama attın, di mi?) sonunu düşünen kahraman olamaz belki ama bu ülkenin kahramana değil, düzgün düşünen ve davranan bir ceo'ya ihtiyacı var. yoksa öyle haybeden "tam bağımsız türkiye!" demek kolay.

ama bu da bir şeydir. bu kadar büyük bir topluluğun bunu dile getirmesi, en azından, "bir" şeydir.

sevgili okur, lütfen kusuruma bakma. olumsuz düşünce konusunda benimle yarışabilecek kişilerle henüz tanışmadım. belki moral bozmamak için yazmıyorlardır. inan bana, bu yazdıklarım olumsuzluğumun %10'u bile değil. bana kalsa tahrir de fıs.

biliyorum, bu ülkede bir şeyler oldu. henüz sonuçlanmadı. nasıl sonuçlanacağını bilmiyorum. devam eden süreç hakkında atıp tutmak doğru değil. yine de kafamda bir sürü "ama" var. şu bloga yolu düşen kimse yazdığım birkaç cümleyle sinirlenmesin, moralini bozmasın. en azından hayattayız ve alacağımız çok yol var.

8 Haziran 2013 Cumartesi

the revolution will not be televised

çok acayip günler yaşadık, yaşıyoruz. zaman makinesini hiç bu kadar çok istememiştim. şu andan bir ay sonrasını ve 100 yıl sonrasını hızlandırılmış şekilde yaşayabilmek için higgs bozonu yutasım geliyor.

neden meydanda olduğumu, neyi savunduğumu, neye karşı koyduğumu anlatmayacağım. biber gazının tadından, korku ve heyecandan, gözlerimin dolmasına neden olan, ağzımı açık bırakan olaylardan bahsetmeyeceğim. orada olanlar bunların hepsini yaşadılar, olmayanların bir kısmı başkalarından bol bol dinlediler, "camide grup seks bile yapmış olabilirler" diyen andavallar ise zaten ilgilenmiyorlar. komplo teorilerine ise hiç girmiyorum. bazı kişiler gibi ben de banu avarlık yaptım kendi içimde ama bu kadar güzel bir oluşumu şu anda anlamsız olan düşüncelerimle kirletmek istemiyorum.

değişmeyen tek fikrim var, ondan bahsedeceğim: sadece yürüyerek bir şey değişmez.

müthiş bir başlangıç oldu bu hareket. taraflılar, tarafsızlar ve "tarafını zitiim" diyenler birleşti, farklı dertlerle aynı yöne yürüdük. medyaya ve başbakana rağmen/sayesinde hala birlikteyiz. yalnız gezi parkı değil, türkiye'nin dört bir yanı tontiş insan kaynıyor. buraya kadar her şey güzel. peki şimdi ne olacak?

erken seçimden bahsediliyor, malum. bu seçim yapılırsa akp yine bir sürü oy alacak ve 3 dönem kuralı, akp'li bir yetkilinin sözleriyle "uluslararası bir komplo varken" hükümsüz kalacak. aynı adamlar, aynı zihniyet, aynı tas, aynı hamam.

keşke gezi grubu özerk bir cumhuriyet olsa; mutlaka beceremediğimiz şeyler olur ama gül gibi geçinip gideriz bir süre. gargamel tehlikesi sürdüğü müddetçe şirinler köyü'nde sevgi kelebekleri gibi takılırız. belki sonra yeniden birbirimize kıl olmaya başlarız ama orta yolu da buluruz, provokatörlere "höt!" dediğimiz gibi kavgaları da ayırırız. ama öyle bir dünya yok işte. türkiye'de yaşıyoruz ve burada kimin at koşturacağını seçimler belirliyor. ve bir konuda haklılar: bu ülkede düzgün muhalefet olsa bizim sokağa dökülmemiz gerekmezdi.

bu bir halk hareketi ve bir lideri yok. biz varız. şimdiye kadar gözardı edilen, mecliste temsil edilmeyen, internetlerde kendi arasında konuşan insanlarız. başbakan "bu çapulcular bayrak yakıyor" dediği zaman ona inanan çok insan çıkıyor. bu insanlar "yol ver gidelim, taksim'i ezelim" diyorlar. (korkmayın hemen la. havaalanındaki o topluluk babbayı ezer. ama tophane ve kasımpaşa ayrı, onlardan ben de korkuyorum.) ayakta kalmamız için bir sonraki adımımıza karar vermemiz gerekiyor artık. birkaç hafta sonra gezi parkı bugünkü festival tadını kaybedecek - eğer polis tekrar saldırmazsa. o gün, biz hiçbir şey yapmadan gelirse, sadece gezi parkı'ndaki ağaçları kurtarmaya çalışmakla sınırlı kalırsa, o zaman yine yerimizde sayıyor olacağız.

bir şeyleri şimdiden değiştirdik. bazılarımız belki farkında değildir ama bir şeyler değişti. bu kadar uzun süren bir direniş etkisiz değildir. ama etkisini kısa sürede kaybedebilir. occupy wall street %99 için hayatı kolaylaştırmamış olabilir ama italya'da 5 star movement meclise girmeyi başardı. yani diyorum ki, bu aşamaya gelmişken bir şeyler olabilir. ama ancak devamını getirirsek, somut kararlar verirsek.

arman öyle güzel bir şey söyledi ki, onunla bitirmek isterim:
- bir kere uyandın, "5 dakka daha..." diyip tekrar uyuma türkiye.

26 Mayıs 2013 Pazar

çekirdek demokrat

öyle bir ailem var ki, adeta demokrasinin beşiğiyiz. ateistle dindarı yıllarca bir arada yaşattık. kardeşim bir ara milliyetçi olacak gibi oldu, kapışmadan konuştuk. şimdi görüşleri o zamankinden çok farklı. rock'çısı, rap'çisi, çılgın gece yaşamı, göbeğini kaşıyan adamı... muhtemelen hayatımızın hiçbir döneminde aynı partiye oy vermedik - ben zaten oy kullanmaya bile çok yeni başladım, muhtemelen bir daha yapmayacağım.

sonuçta sevgiyle, saygıyla pek lay lay bir yaşamımız var. önceki paragrafta verdiğim örnek gibi küçük harfli tartışmalarımız oluyor. hatta şimdi fark ettim, medeniyetten çatlıyormuşuz resmen. demokrasinin beşiği ne demek; düpedüz aristokrat olmuşuz, bir tek kibarca emir verdiğimiz sebastian'ınımız eksikmiş.  pheyyy!

yok lan. sesimizi yükselttiğimiz de oluyor. biri görevini yapmadığında ya da çok aptalca bir şey yaptığında sinirlenebilir ve bağırabiliriz. ama atom bombasına ya da biber gazına bulaşmıyoruz. birbirimize el kaldırmıyoruz. gerilim olduğunda elektriği atıyoruz sadece. ve bu tartışmalar görüşlerimiz nedeniyle değil, saçmalıklarımız nedeniyle oluyor.

yaşam şekillerine karışmamak nezih aile kurumumuzun yazısız kuralları arasında bulunuyor. mesela ailenin inanç bakımından iki ayrı ucunda bulunan anne ve kız hala, her zamanki gibi iyi anlaşıyor.

bunca zaman "benim de türbanlı arkadaşlarım var yaneee" diyememiştim, şimdi türbanlı annem var diyebilirim. hep inançlı biriydi ama umre'ye gidip huşu içinde döndükten sonra hayatına uzun ve bol giysiler, bone ve eşarp girdi. bana kalırsa daha iyi giyinmeye başladı. eşarp ise yanaklarını hafiften poğaça gibi gösteriyor, ara sıra gıdısından makas alıyorum.

nedense bizden çok arkadaşlarına battı bu durum. "çocuklar ne diyor?" diye bol bol sordular. hayırlı olsun dedik, daha ne diyelim? onun inancı, onun kararı. tabii arkadaşları da annemin hala ekisi kadar sosyal, özgür ve bir eşarpla 180 derece değişmeyecek kadar karakterli olduğunu fark ettiler, "ay nası olur?!" muhabbeti kapandı.

benim bakış açımda değişen bir şey yok. herkesin giydiğine kimse karışamaz. hatırladığım kişisel tarihim boyunca pek de cehape kadın kolları tavrım olmadı. eyyorlamam bu kadar.

ama işin başka bir kısmı da var. dini hala sevmiyorum. bambaşka hesaplar dönerken "din adına" piyonlaşan insanlar tiksindirici. başka bir deyişle, akp dinini sevmiyorum. nihayetinde öpüşme eyleminde adam bıçaklamak insanlığını kaybetmemiş bir müslümanın yapacağı iş değil. ateist zaten böyle şeylerle uğraşmaz, tontiş bir insan türü. bunları da "cacığa doğra bitsin" diyemiyor insan, bıçak onların elinde.

biz çekirdek ailemizde, dip dibe yaşarken farklı görüşleri kavga etmeden barındırabilirken, toplumun genelinde bu anlayışın işlememesine şaşırıyorum ben. o orospu çocuklarının "kurtuluş metroda ahlaksızlığa hayır" deme ve eylemi tekbirle basma hakkını kendilerinde bulmalarına şaşırıyorum. gece 10'dan sonra canım bir içmek istediğinde, evde stok yoksa babayı alacak olmak bana saçma geliyor. 5 posta bu meseleyle ilgili şunu yazmış mesela, hak verdiğim kısımları çok. misal, bakkal yerine süpermarketten yapılacak alkol alışverişinin kontrolü ve vergilendirilmesi çok daha kolay. ama 10'dan sonra migros da açık değil ki lan! falan, filan...

babam da bunların daha iktidara gelirken niyetlerini belli ettiklerini, sadece çok akıllı ve sistemli bir şekilde çalıştıklarını söylüyor. doğru da söylüyor. devrimi kansız yapacaklarını belirtmişlerdi. biber gazıyla, tutuklamayla, yasaklamayla, normalleştirmeyle yapıyorlar işte.

ailem bir gün devrim muhafızlarının kızlarını öldürebileceklerini düşünüyor mudur acaba?

1 Mayıs 2013 Çarşamba

1 mayış (olayı hiç anlamamış insan)

"devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi."

bu cümleyle başlayan tol, hastası olduğum kitaplar arasında en üst sıralara oynar. sarhoşlarıyla, delileriyle, aşklarıyla, devrim umutlarıyla çok çok güzel bir kitaptır.

hep söylerim, bir şeylere yaşayacak ya da en azından yazacak kadar bağlılık duyan insanları kıskanırım ben. çünkü bu duyguyu hiç yaşamadım. belki beynimin bağlılık kıvrımları eksiktir, belki beni giderek bencilleştiren küçük, fark edilmesi zor travmalar geçirmişimdir. bilmiyorum. ve bu durumu iyi ya da kötü olarak tanımlamıyorum.

bugün taksim'e gitmeye çalışan insanları ise "şukkadarcık" (baş parmağımı ve işaret parmağımı cüccük yaparcasına birleştirdim) kıskanmıyorum. bayram kutlamak, isteklerini dile getirmek ve bile bile lades demek arasında çok büyük fark var. çok benzerini mavi marmara için de söylemiştim ve bir gün farklı bir bakış açısı kazanırsam (misal, bir şeye uğrunda sürünebilecek kadar bağlılık duyarsam) bu lafımın arkasında duramayabilirim. ama şu anda diyorum ki, hem bugün taksim'e girmeye çalışanlar hem de taa ne zaman gazze'ye girmeye çalışanlar başlarına gelecekleri gayet iyi biliyorlardı. bu bilinçle hareket ettiler ve görünen köy kılavuz gerektirmedi. "ama polis şiddeti! hükümet baskısı!" falan demenin anlamı yok. şantiyeye girmek tehlikeli ve yasaktır, bu kadar.

zamanında emekçi patronların emperyonik şeysi olan işverenim 1 mayıs kutlamalarının gerçekten bayram havasında olması gerektiğini, insanların bırakın taksim'de toplanmayı, birlikte pikniğe falan gidip en azından bir günlüğüne hayatın tadını çıkarmalarını, sevdikleriyle birlikte olmalarını istediğini yazmıştı. buna katılıyorum ben. çünkü gerçekten devrimin savaşarak değil, yaşayarak gerçekleştirilebileceğine inanıyorum.

son 10-15 yılda türkiye ciddi değişimler yaşadı ve bunlar o kadar da bir anda olmadı. yıllar sonra belki kadınlar hava karardıktan sonra sokağa çıkamayacak ama bu bir günde, tek bir yasaklamayla olmayacak. tamamen senaryo ama şöyle diyelim: önce mini etek giyen kadınlar azalacak, çünkü laf atmalar tecavüzlere dönüşecek. insanlar "eh, kuyruk sallamış, hak etmiş" diyecek (hali hazırda olan bir şey bu). mini etek bir güvenlik meselesi haline geldiği için bizzat kadınlar tarafından reddedilecek. bazı sokaklar kadınlar için güvensiz olacak ve yine kadınlar tarafından haritadan silinecek. ve sonra sıra gecelere gelecek.

(hayır abi, öngörülebilir gelecekte böyle bir şey olmayacak. dediğim gibi, sadece senaryo.)

ama bir şeylerin "normalleşmesi" çok mümkün, bunu biliyoruz. asıl tehlike + fırsat da bu normalleşme. asıl devrim bu. çünkü eğer alışkanlıklar değişmezse, alışmamış götte don durmaz hesabı, o maya tutmaz. diğer yandan, bugün "yok artık!" denilen şeyler, bunu yaşamak isteyenler tarafından sürekli yapılırsa önce moda, sonra rutin olur.

tam da bu yüzden hiçbir yürüyüşe ya da eyleme inanmıyorum. sesini böyle duyuracaksan, kusura bakma ama hayır efendim, devrim falan olmayacak. atatürk veya muhammed tadında lider bekliyorsan, onu da çok beklersin, bizim aramızdan çıkmayacak. nasıl desem... "tahrir tahrir dediler, onu da gördük."

tabii bu hiçbir yürüyüşe katılmayacağım anlamına gelmez, sadece bir işe yarayacağına inanmadığım anlamına gelir. o yürüyüşlerdeki "birlik" havası, sonradan içmeye falan gitmeler, protestodan ziyade "eğlence ortamı" hoşuma gidiyor. ama muhtemelen "hınını hınını hınınınını!" şeklinde slogan atılan yürüyüşlerde bulunmayacağım. hatta şöyle diyeyim, eşcinsellerin ve beşiktaş çarşı ekibinin olmadığı yerde işim olmaz. o darbukalar, defler ortamda olacak arkadaş! asık suratlarla öfkeli kalabalık olunmayacak, yapılan işten zevk alınıp gerekirse göbek atılacak! (halaydan hoşlanmıyorum ama o da olur.)

bir de bunları şakacıktan değil, ciddi ciddi, kendi ismimle yazmak, sevilmeyeceksem bunun için sevilmemek o kadar güzel ki.

"fevkalade orantılı güç" konusunda güncelleme: zincirlikuyu'da otobüsten inen adama niye biber gazı sıkıyorsunuz olm?!

22 Nisan 2013 Pazartesi

bugüne bugün game of thrones aleminde ve dahi diğer fantastik edebiyat ürünlerinde daenerys targaryen reyizin karizması üzerine karizma koyacak birini tanımıyorum. bu böyle biline.

şu anda drizzt ve zaknafein bile gözüme mahalle kasabından hallice görünüyor.

6 Nisan 2013 Cumartesi

hayvan anaları

hayvanları, özellikle de sokak hayvanlarını katlanılmaz derecede sıkıcı bulmaya başladım. bu durum anneleri sıkıcı bulmamla büyük benzerlikler içeriyor. ikisi de durup dururken olmadı. nedeni kesinlikle aynı evi paylaştığım iki kedi değil.

şöyle bir ön bilgi vereyim: biz bu kedilerle aynı evde yaşıyoruz. onlara mama veriyorum, bazen birlikte oynuyoruz. ben onlara mama vermezsem mutlaka bir yolunu bulup beslenirler. olmadı kaçarlar. kedi dediğin, kendine bakmayı bilen bir hayvan. bu konuda köpekten biraz daha gelişmiş. ama ihtiyaç duyarsa köpek de bunu gayet yapabilir.

yani aslen bu hayvanların bize ihtiyacı yok. hatta onları eve almasak kendi türdeşleriyle daha mutlu yaşayacaklarını ve en azından yavrulayabileceklerini düşünüyorum. malum, hayvanlarda bu yaşamın amacı sayılıyor.

sıkılma nedenim bazı hayvanseverlerin "ay cnm çok şkeeeer!" nidaları ve "hayvanları sokaktan kurtarma" çalışmaları. bu kurtarma timinin temel sorunu hayvanları insan gibi görmek. oysa sayın kurtarıcı, senin kıçında bezle dolaştığın ve gerçekten bakıma ihtiyaç duyduğun yaşlarda bu bebeler avlanmaya başlamıştı bile. hayatta kalma konusunda insanlardan çok daha üstünler. sen kim oluyorsun da aslan parçasını sokaktan kurtarıyorsun? bu ne biçim bir kibir?

şahsen sofi'yi sokaktan falan kurtarmadım. hatta bence onu kardeşlerinden ayırmasaydım ve hayatta kalsaydı babalar gibi yaşar, şimdiye kadar futbol ligi oluşturacak miktarda yavru yapardı. benim yaptığım şey, tüm bencilliğimle sofi'yi istemek ve almak, bir de üstüne, ciyaklamasın diye kısırlaştırmaktı. bu hayvan yanımda yatıyor ve benimle oynuyorsa, nedeni bana duyduğu minnet değil, yatağın sıcak olması.

hayvanları sevmek de kesinlikle sorun değil. kimseye "uzaktan sev o zaman" demiyorum, isteyen hayatını onlara adar. benim derdim, çığlık atarak, yanındakine göstererek, reklam yapar gibi sevenlerle. annelere en çok benzettiğim yönü de bu. yavrunu "bugün renkleri öğrendik, oğluşum çok akıllı, anneeeem kurban olurum ben ona, şu güzelliğe bak!" demeden de sevmen mümkün be kadın! ben senin çocuğunla, kedinle, köpeğinle muhatap olmak zorunda mıyım?

etraf libidosunu kaybetmiş, kısa bacaklara ve odun gibi vücutlara sahip, dilenci gibi insanların peşinden yürüyen, koşmayı unutmuş hayvanlarla dolu. onlar gibi "şanslı" (!) olmayanlar sokak raconunu çok iyi biliyorlar, yeri geldiğinde bu tontişlerin ağzını burnunu kırıyorlar. misal, sofi sokakta büyümüş olsaydı, belki kalçasını kırmayacaktı çünkü köpekten kaçmayı daha iyi öğrenmiş olacaktı. belki de ilk denemede ölecekti.

çok acıklı, di mi?

hayır efendim, değil. ölüm er ya da geç geliyor, doğanın asıl kanunu bu. hayvanların bu konuda insanlardan tek farkı var; aynı duyguları taşımıyorlar. münferit örnekler olabilir ama bir köpek, çetesindeki diğer bir köpek öldüğü zaman yas tutmaz. eğer akıllıysa onun ölümünden ders alır, değilse hayatına olduğu gibi devam eder. belki duygusuzluk gibi gelecek ama konu insan olduğunda bile ölen için üzülmem ben. geride kalanlarla empati kurabilirim ama ölen ölmüştür. dahası yok. hayvanlarda ise, kendi anası babası bile o kadar umursamazken, kesinlikle ağlayacak değilim.

"şu hayvanı da sahiplenip sokaktan kurtarsanız" diyenler var ya... ağızlarına kamyonla vurasım geliyor.


böyle düşünür ve çevremdeki hayvan kurtarıcılarının antipatisini toplarken "help ban dogs suck" diye bir cause gördüm facebook'ta. dogs suck diye bir sayfa varmış, facebook bunda abuse ya da graphic image görmediği için sayfayı kapatmayı reddediyormuş. bir kısım insan da sayfa kapansın diye imza toplamaya başlamış.

ulan... sandalye getirin bana!