her ölümsüzlük arayışı aşkla başlar. ve hepsi aşkını kaybeden, kalan her şeyden de nefret eden ölümsüzlerle biter.
insanı delirten aşk değil, aklının bir türlü alamadığı sonsuzluktur.
bu hikaye farklı insanların farklı aşkları, doğurdukları farklı çocuklar ve neden oldukları farklı yıkımlarla başlıyor, bitiyor, tekrar başlıyor ve sonu gelmiyor. çünkü ölümsüzlük bulunmasa da hayat bir şekilde devam ediyor.
ilk aşkımız lale ve kenan'a ait. anneannem ve dedem. yıllarını birlikte geçiren, üç çocuk sahibi olan bir çift. dedem torunları arasında yalnız beni görebildi, yalnız beni sevdi. kıskançlığı tanımamam belki de bu yüzden. herkes gibi bir gün o da öldü. belki sigarası yine elindeydi, belki son kez rakı balık sefası yapamadığı için gözleri açık gitti. belki de sevgili lale'sini son kez görebilmek için ısrarla kapamadı gözlerini. serseri kanımın sahibi, hayatımın her dönemini yalnız bir arkadaşa adamamın sebebi dedem, sessiz sedasız gitti. o güne kadar sevdiğim tek adam, tek arkadaşım, beni de bıraktı. minicik beynim, büyüdükçe ruhumu da zehirleyecek "boşluk" kavramıyla tanıştı. ama daha önemlisi, üç çocuğunu da evlendirmiş, ununu elemiş, eleğini asmış anneannem tek başına kaldı.
lale kenan'ı ne kadar sevmişti bilmiyorum. ama doğrusu, çok alışmıştı ona. bir anını bile onsuz düşünmemişti ki yıllarca. gün geldi, bir anını bile onsuz düşünmesi gerekmedi. anneannem bir yerden sonra daha fazla düşünemedi.
bir aşk hikayesi hastalıkla, ölümle, özlemle ve unutuşla bitti. ya da bize öyle gibi geldi. çünkü alzheimer anneannemin aklından biricik eşini silemedi.
bu birincisiydi. bir aşktan üç çocuk, üç çocuktan üç evlilik doğdu. bu evliliklerde aşk var mıydı, yok muydu, hiç bilemedim. hiç ilgilenmedim, öğrenmeyi denemedim. varsayımlarımla yetindim ama bu da gereksizdi. ama uzaktan bakıldığında, çiftlerden birinin birleşmesi biraz daha aşk gibiydi. onların ayrılığıyla çocuk zihnim evliliğe inancını kaybetti. küçüktüm, ufacıktım, boşanan çifte darılmıştım. ilişkilerini sürdürmek için dünyaya getirdikleri, kendi hayatlarına dönerken tamamen gözardı ettikleri iki çocukla "güven" kavramını kaybettim. terketmenin ne demek olduğunu çocuklar sayesinde öğrendim.
bir aşk hikayesi yalanla, ayrılıkla, nefretle bitti. ya da bize öyle gibi geldi. çünkü bu hikayenin sonuçları hepimizi etkiledi.
annem ve babamın bir aşk hikayesi yok sanırım. bir dönem birbirlerini çok sevdiklerinden eminim, şimdi yıkılmaz bir alışkanlıkla bağlandıklarından da. annemin romantizme duyduğu özlemi, babamın kaybetme korkusunu, birbirlerine bir türlü söylemedikleri, havada asılı kalan sözleri biliyorum. ama aşk? işte o farklı bir mesele. onları izlerken hayatı öğrendim. onları izlerken bir tek şeyi, aşkı göremedim. çok derine ittim, görmemek için elimden geleni denedim ama onları izlerken, olmayan birini özledim. onları izlerken aşktan nefret ettim. bir süre sonra nefretim de geçti, "aşk" kavramını hayatımdan sildim.
bir aşk hikayesi anlayışla, saygıyla, yıllar süren bir sabırla, başlamadan bitti. ya da bana öyle geldi. çünkü bir gün kaskatı kesilmiş, sabit fikirlerim bir aşkla altüst edildi.
II.
devam eden aşklar bir okur için ilginç değildir. anlatılacaksa bile, anlatıcının sık sık tahtaya vurmasını gerektirir. çünkü aşıklar "son" kelimesinden ölesiye çekinir.
bazı aşklar ölüm ve sonsuzluk arasında bir seçim yapmayı gerektirir.
III.
anneannem önce gezmeyi çok özledi. adım atmaya çalışırken kırılan kemikleri onu evine hapsetti. sonra evini çok özledi. tanımadığı odalarda gezinirken kendini hep bir yabancı gibi hissetti. son olarak, eşini çok özledi. bir hayali misafir etti, o giderken boşluğa el salladı. anneannem çok ağladı. yalnızlıktan, yaşlılıktan, yorgunluktan gözünde yaş kalmadı.
oysa en büyük ihaneti hafızasından görmüştü. günlerce, gecelerce ağlıyor, gözyaşları yüzündeki kırışıkları dolduramadan neden ağladığını unutuyordu. bazen çok korkuyordu. yatağında tir tir titriyordu korkudan. neden korktuğunu hatırlamıyordu. kuş gibi titreyen ellerini tutmak bile insana acı veriyordu. pek çok konuda çocuk gibi inat ediyordu. ikna etmeye fırsat bulamadan istekleri aklından siliniyordu.
bu durum hepimizi bir şekilde değiştirdi. becerikli annem ve anaç teyzem sorumluluğu üstlendi, çünkü dayım kendine yeni bir hayat kurmak için başka bir ülkeye gitmişti. zaten burada olsa da bir şey değişmezdi. o eskiden de bir çocuğun sorumluluğunu alabilecek biri değildi. diğer herkes de olan bitenden kendi payını aldı. benim payıma düşen, yapabileceğim hiçbir şey olmadığını bilmek ve beni pek fazla hatırlamayan anneannemden giderek daha fazla uzaklaşmak oldu. ama annemin anlattıklarını dinledikçe uzaktan üzülmek yeterli gelmiyordu. anlatılan her şeyle birlikte içimde bir plan şekilleniyordu. uygulamak içinse elime bir fırsat geçmek üzereydi.
IV.
tüm seslerin arasından sıyrılıp "sonsuza kadar" diye fısıldadı kulağıma. tekrar tekrar yankılandı. beyin kıvrımlarımı doldurdu. "ikimiz için de mi?" diye sormak istedim. kelimeler harflere, harfler noktalara dönüştü. buhar olup uçtular. burada benim sesim kabul edilmiyordu. çoğunun varlığımdan haberi bile yoktu. yalnız bir ses, özellikle bana ulaşmaya çalışıyordu. bir teklif sunmak için. bir pazarlık yapmak için. alışverişi tamamlamak için.
günışığı ruhunu satan kimseye tanık olmamıştır. bu tip pazarlıklar gece, uyku ve uyanıklık arasında yapılır. kulaklar olmayan şeyleri duyar, beyin olmayan şeylere inanır, kalp daha hızlı atmaya başlar ve insanın en derinlerinde saklanmış istekleri uyandırır. ruh zaten her an, her yere gitmeye hazır, uçarı bir yapıdadır. uyku ve uyanıklık arasında meydanı boş bulur, kendini şeytana kaptırır.
"istemez misin?" diye devam etti. aklım ruhumu tutmaya, kalbimi sakinleştirmeye çalışırken, duygularım içimde geçit töreni düzenliyordu. daha tanımazken bile özlediğim, inanmadığım için kendimi eksik hissettiğim, belki ucundan yakalarım diye saçma denemeleri bile göze aldığım ve beni hep yarım bırakmış bir şeye, aşka, sonsuza kadar sahip olacağımı söylüyordu.
"karşılığı bir hayat" dedi. bir hayat, bir ölüm demekti. bir ölüm, bir plan.
cevap vermedim. gözlerimi açtım. gece yarısından sonraki ilk sigaramı yaktım. yatağıma geri döndüysem de orada fazla kalamadım.
V.
"haydi yat artık, geç oldu" dedim. çocuk gibi itaat etti, titreyen elinden tutup yatağına götürdüm. geceliğini giymesine yardım ettim. küçülmüştü, omuzları düşmüştü, derisi bedenine büyük gelir gibi sarkmıştı. yine bir şeye sinirlenmiş, daha gözleri dolarken unutmuştu. yatağına uzanırken ağrıyla inledi. her hareketinde, her nefesinde içimden bir şey kopuyordu. anneannemi böyle görmek kalbimi kırıyordu.
başını yastığa koydum, üzerini örttüm. korkmamasını, gece boyunca yanında kalacağımı söyledim. uyuyana kadar tel tel ayrılmış, iyice seyrelmiş saçlarını okşadım. derin nefes almaya başladı. önce saydamlaşmış göz kapaklarının altında gözleri titredi, sonra kaşları hafif çatıldı. kötü bir rüya başlamış olmalıydı.
kedi sessizliğiyle kalktım, yastığı elime aldım. kenarlarını sıkıca kavrarken ses arkamdan fısıldadı, "evet demen yeterli."
yastığı yüzüne bastırırken "sonsuzluğu istemiyorum," dedim, "bunun için sana ihtiyacım yok."
30 Mart 2009 Pazartesi
15 Mart 2009 Pazar
Sansür
Bugünkü dersimiz, kabullenme. Kitaplarınızı açın, Almanlar yenilince bizim de yenik sayıldığımızı tekrarlayın.
Dersimiz, tekrarlama. Sadece benim söylediklerimi düşünün, sadece benim söylediklerimi yapın. Sizin için en iyisini ben bilirim, ben isterim. Siz yalnız dinleyin ve ardımdan tekrarlayın.
Heil Hitler!
Bugün demokrasiyi işleyeceğiz. Halkın gücünü, oy birliğinin değerini göstereceğiz. Ben propaganda yapacağım, siz dinleyeceksiniz. Sonra birleşecek, oylarınızı bana vereceksiniz.
Farklı bir görüşü olan varsa, anasını da alıp gitsin. Burada sadece benim sesim duyulacak, yalnız benim görüşüm bilinecek. Siz sağı solu karıştırmayın, neye inanmanız gerektiğini ben söylerim. Siz benim kadar ayrıntılı düşünemezsiniz, ben sizin yerinize hayatınızı planlarım. Siz sadece beni dinleyin, ben beyninizi gerektiği gibi programlarım.
Aşık olduğunda ben sana söylerim yavrum.
Bugün inancı tartışacağız. Siz çenenizi sıkı sıkı kapatın. Hiçbir şey düşünmeyin, hiçbir şeyi sorgulamayın. Ben bir cümle söyleyeceğim, tartışmayı bitireceğim. Tek yapmanız gereken bana inanmak, bana güvenmek, bana sığınmak. Ben görüşümün doğru olduğunu söyleyeceğim. Tartışma burada bitecek.
Kitaplarınızı açın. Daha çok okuyun. Artık kitap yakmak diye bir şey yok. Bilmeniz gereken her şey elinizin altında. Satırlarınız da kontrolümde, satır aralarınız da. Radyonuzu açın, televizyonunuzu açın, internetinizi açın. Size zarar verebilecek, aklınızı karıştıracak bir şey bırakmadım. Buna rağmen konuşmaya cesaret eden varsa, hemen tahtaya!
Big brother is watching you!
Bugünkü dersimiz, teşhir. Homoseksüel olduğunu mu düşünüyorsun? Homoseksüel diye bir şey yoktur! O dediğin bir kafa karışıklığı, bir hastalık! Ateist misin? İnanmamak mümkün değildir! Komünizmin, emperyalizmin ve çeşit çeşit siyasal rejimlerin esirisin sen! Bu toplumda yerin yok! Kur’an böyle buyurmaz mı diyorsun? Okudun mu? Okuduğunu anladın mı? Emin misin? Son kararın mı? Bence yanlış bir karar verdin. Taşlanmayı ve ölmeyi hakettin! Sen! Pornocu sapık! Seksi düşündüğün anda lanetlendin!
Derste sigara içmek yasaktır. Derste alkol almak yasaktır. Derste evrim ve devrim kelimelerini kullanmak yasaktır. Derste mini etek giymek yasaktır. Derste inanmamak da inancını açıkça dile getirmek de yasaktır. Derste YouTube’a girmek yasaktır. Derste haber alıp vermek yasaktır. Derste insan haklarından bahsetmek yasaktır. Öğretmene faşist demek yasaktır. Yasaklara uymayanlar, demokratik yöntemlerle cezalandırılacaktır.
Tiz kellesi vurula!
Dersimiz, ahlak. Konumuz vicdan özgürlüğü. İç huzurunu müfredattan çıkardık, yerine elalemin ne diyeceğini yazdık. Buna kimin karar verdiğini merak etmeyin. Neyi merak edeceğinize ben karar veririm. Şarkı sözlerini merak edin. Dizi oyuncularını merak edin. Kitapları değil, yazarların kirli çamaşırlarını merak edin. Kimin beş yüz milyar kazanmak istediğini merak edin. Komşunuzun evine gireni çıkanı merak edin. Gözünüzü camdan bir an ayırmayın. Duvarda yazanları değil, yazan kişinin nasıl yaka paça götürüldüğünü bilin. Kulaklarınızı iç ve dış mihraklara kapatın, yalnız propagandayı dinleyin.
Bugün dersimiz sansür. Düşünen adam neslini tüketme sistemimizi işleyeceğiz. Çıt çıkarırsanız sıra dayağına çekerim. Nereye saklanırsanız saklanın, sıra size mutlaka gelir.
Sansür bazen değişimin habercisidir. Yeteri kadar damarınıza basılırsa, öfkelenmek yerine harekete geçmeyi gerektirir.
Dersimiz, tekrarlama. Sadece benim söylediklerimi düşünün, sadece benim söylediklerimi yapın. Sizin için en iyisini ben bilirim, ben isterim. Siz yalnız dinleyin ve ardımdan tekrarlayın.
Heil Hitler!
Bugün demokrasiyi işleyeceğiz. Halkın gücünü, oy birliğinin değerini göstereceğiz. Ben propaganda yapacağım, siz dinleyeceksiniz. Sonra birleşecek, oylarınızı bana vereceksiniz.
Farklı bir görüşü olan varsa, anasını da alıp gitsin. Burada sadece benim sesim duyulacak, yalnız benim görüşüm bilinecek. Siz sağı solu karıştırmayın, neye inanmanız gerektiğini ben söylerim. Siz benim kadar ayrıntılı düşünemezsiniz, ben sizin yerinize hayatınızı planlarım. Siz sadece beni dinleyin, ben beyninizi gerektiği gibi programlarım.
Aşık olduğunda ben sana söylerim yavrum.
Bugün inancı tartışacağız. Siz çenenizi sıkı sıkı kapatın. Hiçbir şey düşünmeyin, hiçbir şeyi sorgulamayın. Ben bir cümle söyleyeceğim, tartışmayı bitireceğim. Tek yapmanız gereken bana inanmak, bana güvenmek, bana sığınmak. Ben görüşümün doğru olduğunu söyleyeceğim. Tartışma burada bitecek.
Kitaplarınızı açın. Daha çok okuyun. Artık kitap yakmak diye bir şey yok. Bilmeniz gereken her şey elinizin altında. Satırlarınız da kontrolümde, satır aralarınız da. Radyonuzu açın, televizyonunuzu açın, internetinizi açın. Size zarar verebilecek, aklınızı karıştıracak bir şey bırakmadım. Buna rağmen konuşmaya cesaret eden varsa, hemen tahtaya!
Big brother is watching you!
Bugünkü dersimiz, teşhir. Homoseksüel olduğunu mu düşünüyorsun? Homoseksüel diye bir şey yoktur! O dediğin bir kafa karışıklığı, bir hastalık! Ateist misin? İnanmamak mümkün değildir! Komünizmin, emperyalizmin ve çeşit çeşit siyasal rejimlerin esirisin sen! Bu toplumda yerin yok! Kur’an böyle buyurmaz mı diyorsun? Okudun mu? Okuduğunu anladın mı? Emin misin? Son kararın mı? Bence yanlış bir karar verdin. Taşlanmayı ve ölmeyi hakettin! Sen! Pornocu sapık! Seksi düşündüğün anda lanetlendin!
Derste sigara içmek yasaktır. Derste alkol almak yasaktır. Derste evrim ve devrim kelimelerini kullanmak yasaktır. Derste mini etek giymek yasaktır. Derste inanmamak da inancını açıkça dile getirmek de yasaktır. Derste YouTube’a girmek yasaktır. Derste haber alıp vermek yasaktır. Derste insan haklarından bahsetmek yasaktır. Öğretmene faşist demek yasaktır. Yasaklara uymayanlar, demokratik yöntemlerle cezalandırılacaktır.
Tiz kellesi vurula!
Dersimiz, ahlak. Konumuz vicdan özgürlüğü. İç huzurunu müfredattan çıkardık, yerine elalemin ne diyeceğini yazdık. Buna kimin karar verdiğini merak etmeyin. Neyi merak edeceğinize ben karar veririm. Şarkı sözlerini merak edin. Dizi oyuncularını merak edin. Kitapları değil, yazarların kirli çamaşırlarını merak edin. Kimin beş yüz milyar kazanmak istediğini merak edin. Komşunuzun evine gireni çıkanı merak edin. Gözünüzü camdan bir an ayırmayın. Duvarda yazanları değil, yazan kişinin nasıl yaka paça götürüldüğünü bilin. Kulaklarınızı iç ve dış mihraklara kapatın, yalnız propagandayı dinleyin.
Bugün dersimiz sansür. Düşünen adam neslini tüketme sistemimizi işleyeceğiz. Çıt çıkarırsanız sıra dayağına çekerim. Nereye saklanırsanız saklanın, sıra size mutlaka gelir.
Sansür bazen değişimin habercisidir. Yeteri kadar damarınıza basılırsa, öfkelenmek yerine harekete geçmeyi gerektirir.
1 Mart 2009 Pazar
just a perfect day
bazıları peri masallarını gerçekleştirmek isterler, bazıları kariyer planlarını. bazıları sıkıcı hayatlar yaşarlar aksiyon filmlerinden alıntı. ve bazen hayaller öyle karıştırır ki kafayı, bazıları ancak hayal eder gerçeği yaşamayı.
bir hayat bir hayalle parçalanabilir.
gerçekten, uydurmuyorum. bir sabah uyanırsınız ve havanın çok güzel olduğuna karar verirsiniz. bir sabah uyanır ve sıradan bir gün geçirmeyeceğinizi anlarsınız. bir sabah, her sabah gibi bir sabah, oksijenin varlığına inanırsınız.
kahvaltı için kızarmış ekmek, tuzlu tereyağı, yumuşak beyaz peynir, taze kaşar, portakal suyu ve kahve ister canınız. gözlerinizi resim gibi göstermek için eye-liner, dudaklarınızı parlatması için ışıltılı bir ruj sürmeyi düşünürsünüz. her gün giydiğiniz ağır botlar yerine her giysiye değil, bir giysiye uyabilecek ayakkabılarınızı seçersiniz.
bir gün kediniz ölmüştür. bir gün kediniz aslında hiç olmamıştır. o gün kötü bir gündür ve bir kediye ihtiyaç duyarsınız umutsuzca. belki öldürmek için, belki de bir umut aradığınız için.
işte ancak o zaman yataktan kalkma gücünü bulursunuz kendinizde. o zaman işe geç kalacağınızı farkeder, gözlerinize hızlıca bir kalem çeker, botlarınızı alelacele bağlar ve kahvaltı etmeden evden çıkarsınız. koşar adım otobüs durağına giderken bir sigara yakarsınız. olmamış ve ölmemiş tüm kedileriniz aklınızın başka bir yerinde beyin yumaklarınızla oynamayı sürdürürler.
otobüs durağına ulaştığınızda o günün farklı olamayacağını anlarsınız... eğer hemen bir şey yapmazsanız. bir günlük hayalinizi daha günün başında çöpe atmaya içiniz el vermez. gerçekten, uydurmuyorum; bir sabah kurduğunuz hayal size o kadar çekici gelir ki, hayatınızı cihangir'in kedili kadını olarak tamamlamayı bile göze alırsınız.
"pardon, saatiniz kaç?"
"8.35."
"tam 8.35 mi?"
"aslına bakarsanız 8.34 ama birkaç saniye beklerseniz 8.35 olacak."
"bekleyemem. pardon, sizin saatiniz kaç?"
"benimki tam 8.35."
"yalan söylemiyorsunuz di mi?"
"hayır, bakabilirsiniz."
"hayır hayır, size güveniyorum. benimle evlenir misiniz?"
şaşırsa mı, gülse mi karar veremeyen adam parmağındaki yüzüğü gösterirken otobüs durağa yanaşır. kırılmış gibi değil de sanki az önceki diyalog hiç yaşanmamış gibi, sadece saati sorup cevabını almışsınız gibi kafanızı çevirir ve otobüsün açılan kapısına yönelirsiniz. eli havada kalmış adamın neden aynı otobüse binmediğinden emin olamaz ama yine de sevinirsiniz. bir günün tüm oyunlarını aynı adamla oynamak istemez, daldan dala konmanın heyecanını tercih edersiniz. otobüse attığınız ilk iki adımı play tuşuna, üçüncü adımı akbile, dördüncü adımı otobüs şoförünün yanağından aldığınız makasa hediye edersiniz. siz tüm tutacaklara birer kez dokunup arka tarafa ilerlerken, arkanızdan laf mı atılır, küfür mü edilir, farketmezsiniz bile. ikinci hareket birinciye anlam kazandırmış, akıllıların sizi normalleştirmesini sağlamıştır. gerçekten, uydurmuyorum; bazen delilik bile planlıdır.
gününüzün arka plan müziği çello ve piyanoya geçmiştir. tam 12 dakika 7 saniye boyunca kulaklarınıza dolacak olan tango sayesinde sakin bir yolculuk geçireceğinizi anlarsınız. iki kişilik bir dans tek başına delirmeye izin vermez. 11 dakika süren otobüs seferini üç basamaklık lady adımlarıyla tamamlar ve metroya yönelirsiniz. zaman dolmuş, müzik değişmiştir. kapıları kapanmak üzere olan metroya koşar, giderek daralan aralıktan uçarak geçersiniz. james brown da sizinle birlikte metroya biner.
"aaauuuw! i feel good!"
gizli kamera arayan bakışlar aleni gerçekle karşılaşır. metroda bağıra çağıra şarkı söyleyen, kıvrak adımlarla dans eden kadın sadece iyi hissetmektedir. ona katılmak isteyen ama yerinden kıpırdayamayan insanlar sadece deli sanılmaya cesaret edememektedir. tek başına bir kompartıman dolusu neşenin kaynağı olan kadın sadece bir durak sonra inecektir. sadece bir kadın sayesinde, en az 20 kişinin günü iyi geçecektir.
ama dün gece, aynı kadının kedisi ölmüştür. önemli olan budur.
bazen metrodan inince omzunuzda bir el hissedersiniz. bazen elin sahibini beğenmezsiniz. bazen beyniniz vücudunuza öyle büyük miktarda elektrik göndermektedir ki, dünyanın en çekici adamından bile elektrik alamazsınız. bazen kendi zihninizde kaybolursunuz, hayallerinizin erkeğini hissedemezsiniz.
hele ki, omzunuza dokunan kişi ve hayallerinizin erkeği arasında uzaktan yakından bir benzerlik yoksa, kendisine saati sorar, "eyvah! kupa kraliçesi çok kızacak!" diyerek hızla uzaklaşırsınız.
bazen pazartesi sendromundan kurtulmak için haftayı tersine çevirir, cuma günüyle başlatırsınız. bu yöntem kediniz ölmediği sürece işler. eğer kediniz ölmüşse, hatta hiç olmamışsa; haftanın her gününü, günün her saatini, uykusuz ve endişeli bir pazar gecesi olarak yaşarsınız. bazı pazar geceleri canınızı acıtır, uyuyamazsınız.
bir sabah, her sabah gibi bir sabah, günü farklı geçirmek için kendinizi zorlarsınız. daha dün gece dudaklarınıza başka dudakların değmeyeceğinden eminken, pazartesiyi bu şekilde atlatamayacağınızı anlarsınız. asansörde gördüğünüz bir çift dudağın tadına bakarsınız. bu asansörü de herhangi bir filmin herhangi bir sahnesi olarak ele alırsınız. gerçekten, uydurmuyorum; eğer rol yapıyorsanız asansörde sevişmek ya da ölmekten başka şansınız yoktur. ve bazen ikisi aynı anlama gelir.
bir pazar gecesi kediniz hayallerinizi paramparça ederek ölmüştür. umutsuz da hayatta kalabileceğinizi anlarsınız.
bir hayat bir hayalle parçalanabilir.
gerçekten, uydurmuyorum. bir sabah uyanırsınız ve havanın çok güzel olduğuna karar verirsiniz. bir sabah uyanır ve sıradan bir gün geçirmeyeceğinizi anlarsınız. bir sabah, her sabah gibi bir sabah, oksijenin varlığına inanırsınız.
kahvaltı için kızarmış ekmek, tuzlu tereyağı, yumuşak beyaz peynir, taze kaşar, portakal suyu ve kahve ister canınız. gözlerinizi resim gibi göstermek için eye-liner, dudaklarınızı parlatması için ışıltılı bir ruj sürmeyi düşünürsünüz. her gün giydiğiniz ağır botlar yerine her giysiye değil, bir giysiye uyabilecek ayakkabılarınızı seçersiniz.
bir gün kediniz ölmüştür. bir gün kediniz aslında hiç olmamıştır. o gün kötü bir gündür ve bir kediye ihtiyaç duyarsınız umutsuzca. belki öldürmek için, belki de bir umut aradığınız için.
işte ancak o zaman yataktan kalkma gücünü bulursunuz kendinizde. o zaman işe geç kalacağınızı farkeder, gözlerinize hızlıca bir kalem çeker, botlarınızı alelacele bağlar ve kahvaltı etmeden evden çıkarsınız. koşar adım otobüs durağına giderken bir sigara yakarsınız. olmamış ve ölmemiş tüm kedileriniz aklınızın başka bir yerinde beyin yumaklarınızla oynamayı sürdürürler.
otobüs durağına ulaştığınızda o günün farklı olamayacağını anlarsınız... eğer hemen bir şey yapmazsanız. bir günlük hayalinizi daha günün başında çöpe atmaya içiniz el vermez. gerçekten, uydurmuyorum; bir sabah kurduğunuz hayal size o kadar çekici gelir ki, hayatınızı cihangir'in kedili kadını olarak tamamlamayı bile göze alırsınız.
"pardon, saatiniz kaç?"
"8.35."
"tam 8.35 mi?"
"aslına bakarsanız 8.34 ama birkaç saniye beklerseniz 8.35 olacak."
"bekleyemem. pardon, sizin saatiniz kaç?"
"benimki tam 8.35."
"yalan söylemiyorsunuz di mi?"
"hayır, bakabilirsiniz."
"hayır hayır, size güveniyorum. benimle evlenir misiniz?"
şaşırsa mı, gülse mi karar veremeyen adam parmağındaki yüzüğü gösterirken otobüs durağa yanaşır. kırılmış gibi değil de sanki az önceki diyalog hiç yaşanmamış gibi, sadece saati sorup cevabını almışsınız gibi kafanızı çevirir ve otobüsün açılan kapısına yönelirsiniz. eli havada kalmış adamın neden aynı otobüse binmediğinden emin olamaz ama yine de sevinirsiniz. bir günün tüm oyunlarını aynı adamla oynamak istemez, daldan dala konmanın heyecanını tercih edersiniz. otobüse attığınız ilk iki adımı play tuşuna, üçüncü adımı akbile, dördüncü adımı otobüs şoförünün yanağından aldığınız makasa hediye edersiniz. siz tüm tutacaklara birer kez dokunup arka tarafa ilerlerken, arkanızdan laf mı atılır, küfür mü edilir, farketmezsiniz bile. ikinci hareket birinciye anlam kazandırmış, akıllıların sizi normalleştirmesini sağlamıştır. gerçekten, uydurmuyorum; bazen delilik bile planlıdır.
gününüzün arka plan müziği çello ve piyanoya geçmiştir. tam 12 dakika 7 saniye boyunca kulaklarınıza dolacak olan tango sayesinde sakin bir yolculuk geçireceğinizi anlarsınız. iki kişilik bir dans tek başına delirmeye izin vermez. 11 dakika süren otobüs seferini üç basamaklık lady adımlarıyla tamamlar ve metroya yönelirsiniz. zaman dolmuş, müzik değişmiştir. kapıları kapanmak üzere olan metroya koşar, giderek daralan aralıktan uçarak geçersiniz. james brown da sizinle birlikte metroya biner.
"aaauuuw! i feel good!"
gizli kamera arayan bakışlar aleni gerçekle karşılaşır. metroda bağıra çağıra şarkı söyleyen, kıvrak adımlarla dans eden kadın sadece iyi hissetmektedir. ona katılmak isteyen ama yerinden kıpırdayamayan insanlar sadece deli sanılmaya cesaret edememektedir. tek başına bir kompartıman dolusu neşenin kaynağı olan kadın sadece bir durak sonra inecektir. sadece bir kadın sayesinde, en az 20 kişinin günü iyi geçecektir.
ama dün gece, aynı kadının kedisi ölmüştür. önemli olan budur.
bazen metrodan inince omzunuzda bir el hissedersiniz. bazen elin sahibini beğenmezsiniz. bazen beyniniz vücudunuza öyle büyük miktarda elektrik göndermektedir ki, dünyanın en çekici adamından bile elektrik alamazsınız. bazen kendi zihninizde kaybolursunuz, hayallerinizin erkeğini hissedemezsiniz.
hele ki, omzunuza dokunan kişi ve hayallerinizin erkeği arasında uzaktan yakından bir benzerlik yoksa, kendisine saati sorar, "eyvah! kupa kraliçesi çok kızacak!" diyerek hızla uzaklaşırsınız.
bazen pazartesi sendromundan kurtulmak için haftayı tersine çevirir, cuma günüyle başlatırsınız. bu yöntem kediniz ölmediği sürece işler. eğer kediniz ölmüşse, hatta hiç olmamışsa; haftanın her gününü, günün her saatini, uykusuz ve endişeli bir pazar gecesi olarak yaşarsınız. bazı pazar geceleri canınızı acıtır, uyuyamazsınız.
bir sabah, her sabah gibi bir sabah, günü farklı geçirmek için kendinizi zorlarsınız. daha dün gece dudaklarınıza başka dudakların değmeyeceğinden eminken, pazartesiyi bu şekilde atlatamayacağınızı anlarsınız. asansörde gördüğünüz bir çift dudağın tadına bakarsınız. bu asansörü de herhangi bir filmin herhangi bir sahnesi olarak ele alırsınız. gerçekten, uydurmuyorum; eğer rol yapıyorsanız asansörde sevişmek ya da ölmekten başka şansınız yoktur. ve bazen ikisi aynı anlama gelir.
bir pazar gecesi kediniz hayallerinizi paramparça ederek ölmüştür. umutsuz da hayatta kalabileceğinizi anlarsınız.
15 Şubat 2009 Pazar
geveze
oy anam, son zamanlarda günlük insanına dönüştüm iyice. dişe dokunur bir şey yazsam gam yemeyeceğim. ama konuşmayan, daha doğrusu kendi kendine konuşan bir insan evladı olduğumdan kelli, gevezeliğimi ancak bu şekilde ortaya koyabiliyorum.
a. kendi kendime konuştuğum, bir de üstüne herkesle konuştuğumu sandığım için şizofren olduğumu söyledi. şimdi bu cümle çok anlamsız oldu. işten bahsediyorum. brief alıyoruz, insight dediğimiz boku çıkarıyorum ben kendi içimde. herkes de çıkarmıştır diye düşünüyorum. buna göre düşünüyorum (kendi kendime), fikir üretiyorum (kendi kendime), bu fikirleri beğenmeyip çürütüyorum (allah allah, yine kendi kendime!), bazen de işleyişi sonuçlandıramadığım için çöpe atıyorum ve gün sonunda elimde mike sürülür bir şey olmadığını söylüyorum. toplanıyoruz, ortaya fikir döküyoruz. daha doğrusu döküyorlar. ben susuyorum yine. sonra d. geliyor, insight soruyor. ben zaten bu aşamayı brief alırken tamamladığım ve herkesin de böyle yaptığını düşündüğüm için adamın sorusunu saçma buluyorum. iyi de denyo canlısı, düşündüğün şeyleri veya çıkarımlarını kimseye anlatmadın ki! senin gibi düşünmemeleri de gayet normal. ne şaşırıyorsun?
velhasıl kelam, düzgün bir reklamcı olmamla aramdaki tek engel beynim. zaten bu da insan ve odun arasındaki farkı belirtiyor. a dostlar, oduna benzesem de içimde bir insan taşıyorum. içime kaçmış insan gerçek yaşamda neye yarıyorsa...
geçen perşembe if başladı. deli gibi liste yapmıştım, işten çıktıktan sonra üst üste iki film izlemeden eve dönmeyecektim falan. yeg yea! henüz kıçımı kaldırıp bir filme gidebilmiş değilim, bilet falan da almadım hiç. bir de hava çok soğuk. bu beni daha da üşengeç yapıyor. geçen kış kar yağarken filmden filme koştuğumu hatırlıyorum ama o zaman psikopatimi paylaşacak birilerini bulmuştum. delilik bile tek başına çekilmiyor şekerim.
bunun yerine az önce oturdum doubt'ı izledim. sıcacık evimde, tek başıma falan. bir kedim eksik yalnızlıktan ölen deli kadın olmak için. her neyse. her neyse diyorum da şöyle bir şey var. kendimi hafta sonu boyunca evde tek başına film izlemeye öyle bir şartlandırmışım ki, hangi dolabı açsam mikrodalga fırında pişen patlamış mısır paketleriyle karşılaşıyorum. bu kadar çok görünce mısırdan soğudum resmen. aslında meryl streep'in ne kadar muhteşembır bir oyuncu olduğunu söyleyecektim ama bu zaten bilinen bir şey. mısır şimdi daha ilginç geldi, en azından konu olarak.
bunların yanı sıra bir de annemden ve yeni mistik meraklarından bahsetmek istiyordum ama uzun bir konu o. çok kısaca özetlemek gerekirse, annem benim çocuğum aslında. ama bu kadar kısa özetlersem daha sonra okuduğumda araları dolduramayacağım, kendi yazdığım şeye yabancılaşacağım. hoş olurdu aslında insanın kendine böyle oyunlu sürprizler yapması.
biraz yazıp sildikten sonra annemden bahsetmekten vazgeçtim. aile olmak böyle bir şey galiba. bir gün ebeveynler yeni oyuncaklara ihtiyaç duyarlar, dünkü bebeler de bunların başına "deneyimli" kesilirler. düşündükçe daha tuhaf geliyor. benim artık yetişkin olmam güzel de, nefret ediyorum ailemin yaşlanmasından. "onlar için her zaman çocuksun" derlerdi. yalan söylüyorlar. bir yerden sonra birbirimize ebeveynlik yapan bir aileye dönüştük. artık onların çocuğu olmadığıma karar verdiğimde, onları insan olarak görmeye başladım. yıllar öncesinden farklı olarak, onları sevmemin geçerli nedenleri var. evet, kusursuz değiliz belki ama biz iyi bir aileyiz.
dün sevgililer günü muhabbeti yaptık biraz. önemli günler ve haftalar konusundaki odunsu görüşümü belirttikten sonra babam "bana benzeme yavrum," dedi, "insan ol."
a. kendi kendime konuştuğum, bir de üstüne herkesle konuştuğumu sandığım için şizofren olduğumu söyledi. şimdi bu cümle çok anlamsız oldu. işten bahsediyorum. brief alıyoruz, insight dediğimiz boku çıkarıyorum ben kendi içimde. herkes de çıkarmıştır diye düşünüyorum. buna göre düşünüyorum (kendi kendime), fikir üretiyorum (kendi kendime), bu fikirleri beğenmeyip çürütüyorum (allah allah, yine kendi kendime!), bazen de işleyişi sonuçlandıramadığım için çöpe atıyorum ve gün sonunda elimde mike sürülür bir şey olmadığını söylüyorum. toplanıyoruz, ortaya fikir döküyoruz. daha doğrusu döküyorlar. ben susuyorum yine. sonra d. geliyor, insight soruyor. ben zaten bu aşamayı brief alırken tamamladığım ve herkesin de böyle yaptığını düşündüğüm için adamın sorusunu saçma buluyorum. iyi de denyo canlısı, düşündüğün şeyleri veya çıkarımlarını kimseye anlatmadın ki! senin gibi düşünmemeleri de gayet normal. ne şaşırıyorsun?
velhasıl kelam, düzgün bir reklamcı olmamla aramdaki tek engel beynim. zaten bu da insan ve odun arasındaki farkı belirtiyor. a dostlar, oduna benzesem de içimde bir insan taşıyorum. içime kaçmış insan gerçek yaşamda neye yarıyorsa...
geçen perşembe if başladı. deli gibi liste yapmıştım, işten çıktıktan sonra üst üste iki film izlemeden eve dönmeyecektim falan. yeg yea! henüz kıçımı kaldırıp bir filme gidebilmiş değilim, bilet falan da almadım hiç. bir de hava çok soğuk. bu beni daha da üşengeç yapıyor. geçen kış kar yağarken filmden filme koştuğumu hatırlıyorum ama o zaman psikopatimi paylaşacak birilerini bulmuştum. delilik bile tek başına çekilmiyor şekerim.
bunun yerine az önce oturdum doubt'ı izledim. sıcacık evimde, tek başıma falan. bir kedim eksik yalnızlıktan ölen deli kadın olmak için. her neyse. her neyse diyorum da şöyle bir şey var. kendimi hafta sonu boyunca evde tek başına film izlemeye öyle bir şartlandırmışım ki, hangi dolabı açsam mikrodalga fırında pişen patlamış mısır paketleriyle karşılaşıyorum. bu kadar çok görünce mısırdan soğudum resmen. aslında meryl streep'in ne kadar muhteşembır bir oyuncu olduğunu söyleyecektim ama bu zaten bilinen bir şey. mısır şimdi daha ilginç geldi, en azından konu olarak.
bunların yanı sıra bir de annemden ve yeni mistik meraklarından bahsetmek istiyordum ama uzun bir konu o. çok kısaca özetlemek gerekirse, annem benim çocuğum aslında. ama bu kadar kısa özetlersem daha sonra okuduğumda araları dolduramayacağım, kendi yazdığım şeye yabancılaşacağım. hoş olurdu aslında insanın kendine böyle oyunlu sürprizler yapması.
biraz yazıp sildikten sonra annemden bahsetmekten vazgeçtim. aile olmak böyle bir şey galiba. bir gün ebeveynler yeni oyuncaklara ihtiyaç duyarlar, dünkü bebeler de bunların başına "deneyimli" kesilirler. düşündükçe daha tuhaf geliyor. benim artık yetişkin olmam güzel de, nefret ediyorum ailemin yaşlanmasından. "onlar için her zaman çocuksun" derlerdi. yalan söylüyorlar. bir yerden sonra birbirimize ebeveynlik yapan bir aileye dönüştük. artık onların çocuğu olmadığıma karar verdiğimde, onları insan olarak görmeye başladım. yıllar öncesinden farklı olarak, onları sevmemin geçerli nedenleri var. evet, kusursuz değiliz belki ama biz iyi bir aileyiz.
dün sevgililer günü muhabbeti yaptık biraz. önemli günler ve haftalar konusundaki odunsu görüşümü belirttikten sonra babam "bana benzeme yavrum," dedi, "insan ol."
14 Şubat 2009 Cumartesi
seni bir gün, beni her gün...
aaa! bugün sevgililer günü! kutlarım kendim, çok seviyorum beni. iyi ki benimle tanışmışım, hayatımın sonuna kadar benimle kalmak istiyorum. muck!
duygu patlamalı rüya
hatırladığım ilk görüntü, ellerimde kelepçelerle sera gibi bir yerde ilerlediğim. tek sıra halindeyiz, en önde ben varım. hemen ardımdan b. geliyor. kendimi kelepçelerle, tutsak bulduğum zaman o kadar aşağılanmış hissediyorum ki, ağlamaya başlıyorum. herbirimizi ayrı birer hücreye yerleştiriyorlar. 5x3 gibi bir oranda hazırlanmış hücrelerin tavanları oldukça yüksek. parmaklıklar geniş karelere ayrılış ve camlı. sergilenmek için hayvanat bahçesine kapatılmış gibiyiz. kafeslere yiyecek getiren, bizleri zorla hava almaya çıkaran insanlar japon ve amerikan. daha sonra rusların da bu işe biraz karıştığını öğreniyorum. ama içinde bulunduğumuz durumun sorumlusu temelde japonlar. nasıl bir gözlem yeteneğim varsa, bunu birkaç saat içinde çözüyorum.
hava almaya çıkarıldığım zaman lise ve üniversiteden tanıdığım birkaç kişiyi de görüyorum. hatta bir ara m. ile karşılaşıyorum. ellerinde kelepçe olmadığını farkediyorum. nasıl yapmışsa diğer tarafa geçmiş. zaten gerçek yaşamda da bu adamın nasıl diplomat yerine fotoğrafçı olduğuna şaşarım hep. neyse. konuşmuyoruz onunla. sadece birbirimize bakıyor, tanışıyor olduğumuzu bile belli etmeden ilerliyoruz.
oldukça büyük, toprak zeminli bir alandayız. kafeslere dolanmış sarmaşıklar var. toprak ve sarmaşıklar dışında soluk renklerin hakim olduğu bir ortam. açık gri ve krem rengi. bir tabloya benzeteceğim ama aklıma gelmiyor.
hücreme bırakılıyorum. kapı kapandıktan sonra kelepçelerimi çıkarıyorlar. hala ağlıyorum. rüyamda bu kadar çok ağlayabilmem bana da garip geliyor. ama kendimi tutamıyorum. bilmediğim bir nedenle kaçırıldığım, bilmediğim bir yerde kapalı tutulduğum, cam kafes nedeniyle herkesin gözünün önünde bulunduğum ve oradan ne zaman çıkacağımı da bilmediğim için çaresiz hissediyorum. sanırım tüm bu bilinmezlik içinde korkuyorum. elimde en ufak bir veri olsa kendimi rahatlatabilecekmiş gibiyim ama elimden sadece ağlamak geliyor. kısa bir süre sonra çaresizlik duygum öfkeye dönüşüyor. yaklaşacak ilk gardiyanın boynunu kıracak kadar güçlü bir öfke. bana ve diğerlerine yapılan haksızlığı kanla ödetmek istiyorum.
yanımdaki hücrede b. var. sürekli konuşuyor. bize yapılan şeyin haksızlık olduğundan, bizleri burada tutmak için hiçbir geçerli nedene sahip olmadıklarından yakınıyor. sadece ve sürekli yakınıyor. mızmızlık yapmasından nefret ediyorum. konuşmak yerine çözüm bulması gerektiğini düşünüyorum. oradan çıkacağımı, eğer kabul ederlerse bir ayaklanma çıkarıp birlikte kurtulabileceğimizi söylüyorum. sadece öfkemi hissedebiliyorum. kararlılığım olağanüstü. tek amacım oradan çıkmak ve uzaklaşmak. b. benim gibi hissetmiyor. savaşmaktan vazgeçmiş. sadece haksızlık üzerine konuşuyor. ondan ve hiçbir şey yapmayan diğerlerinden ne kadar tiksindiğimi hissediyorum. kafesin kare bölmelerinden yukarı tırmanmaya başlıyorum. tepeye ulaşıp kafesin dışına çıktığımda öfkemden ve kararlılığımdan bir şey eksilmiş değil. ama bunu yanı sıra çok güçlü hissediyorum.
gardiyanların beni görmemeleri için görünüşümü değiştiriyorum. burada kendimi bile şaşırttım çünkü tebdili kıyafet seçimim interview with the vampire'ın küçük kızı olmuştu. kıvırcık sarı saçlarım, porselen beyazlığında yüzüm ve kabarık kadife kıyafetlerimle insan serasının toprak zemininde dolaşıyorum. takım elbiseli, iş adamı kılıklı japonlara nefretle bakmamak için kendimi zorluyorum. onlar kafesimde olmadığımı farkedene kadar bir çıkış yolu bulmuş olacağımı düşünüyorum.
seranın dışına çıktığımda beton bir sahil şeridi ve uçsuz bucaksız bir denizle karşılaşıyorum. açık gri ve krem rengi tonları arasında göze çarpan tek renk koyu bordo elbisem. birkaç kişiye gerçek dünyaya giden geminin nereden hareket edeceğini soruyorum. benden şüphelenmiyorlar ve ilerideki iskeleyi gösteriyorlar. iskeleye doğru ilerlerken sirenler çalmaya başlıyor. panik yapmıyorum. küçük vampir kılığımla beni bulmalarının kolay olmayacağını biliyorum. durup gri denize bakıyorum. daha önce hiç hissetmediğim kararlılık, neredeyse yaşama hırsı diyebileceğim duygu şakaklarımı zorluyor. kanımın damarlarımda akışını hissediyorum. ne kadar endişeli olursam olayım, beni o seraya tekrar sokamayacaklarını biliyorum. gardiyanlar seradan koşarak çıkarken gemiye adım atıyorum. denize açılabiliyor muyuz emin değilim. adımımı attıktan sonra uyanıyorum.
hava almaya çıkarıldığım zaman lise ve üniversiteden tanıdığım birkaç kişiyi de görüyorum. hatta bir ara m. ile karşılaşıyorum. ellerinde kelepçe olmadığını farkediyorum. nasıl yapmışsa diğer tarafa geçmiş. zaten gerçek yaşamda da bu adamın nasıl diplomat yerine fotoğrafçı olduğuna şaşarım hep. neyse. konuşmuyoruz onunla. sadece birbirimize bakıyor, tanışıyor olduğumuzu bile belli etmeden ilerliyoruz.
oldukça büyük, toprak zeminli bir alandayız. kafeslere dolanmış sarmaşıklar var. toprak ve sarmaşıklar dışında soluk renklerin hakim olduğu bir ortam. açık gri ve krem rengi. bir tabloya benzeteceğim ama aklıma gelmiyor.
hücreme bırakılıyorum. kapı kapandıktan sonra kelepçelerimi çıkarıyorlar. hala ağlıyorum. rüyamda bu kadar çok ağlayabilmem bana da garip geliyor. ama kendimi tutamıyorum. bilmediğim bir nedenle kaçırıldığım, bilmediğim bir yerde kapalı tutulduğum, cam kafes nedeniyle herkesin gözünün önünde bulunduğum ve oradan ne zaman çıkacağımı da bilmediğim için çaresiz hissediyorum. sanırım tüm bu bilinmezlik içinde korkuyorum. elimde en ufak bir veri olsa kendimi rahatlatabilecekmiş gibiyim ama elimden sadece ağlamak geliyor. kısa bir süre sonra çaresizlik duygum öfkeye dönüşüyor. yaklaşacak ilk gardiyanın boynunu kıracak kadar güçlü bir öfke. bana ve diğerlerine yapılan haksızlığı kanla ödetmek istiyorum.
yanımdaki hücrede b. var. sürekli konuşuyor. bize yapılan şeyin haksızlık olduğundan, bizleri burada tutmak için hiçbir geçerli nedene sahip olmadıklarından yakınıyor. sadece ve sürekli yakınıyor. mızmızlık yapmasından nefret ediyorum. konuşmak yerine çözüm bulması gerektiğini düşünüyorum. oradan çıkacağımı, eğer kabul ederlerse bir ayaklanma çıkarıp birlikte kurtulabileceğimizi söylüyorum. sadece öfkemi hissedebiliyorum. kararlılığım olağanüstü. tek amacım oradan çıkmak ve uzaklaşmak. b. benim gibi hissetmiyor. savaşmaktan vazgeçmiş. sadece haksızlık üzerine konuşuyor. ondan ve hiçbir şey yapmayan diğerlerinden ne kadar tiksindiğimi hissediyorum. kafesin kare bölmelerinden yukarı tırmanmaya başlıyorum. tepeye ulaşıp kafesin dışına çıktığımda öfkemden ve kararlılığımdan bir şey eksilmiş değil. ama bunu yanı sıra çok güçlü hissediyorum.
gardiyanların beni görmemeleri için görünüşümü değiştiriyorum. burada kendimi bile şaşırttım çünkü tebdili kıyafet seçimim interview with the vampire'ın küçük kızı olmuştu. kıvırcık sarı saçlarım, porselen beyazlığında yüzüm ve kabarık kadife kıyafetlerimle insan serasının toprak zemininde dolaşıyorum. takım elbiseli, iş adamı kılıklı japonlara nefretle bakmamak için kendimi zorluyorum. onlar kafesimde olmadığımı farkedene kadar bir çıkış yolu bulmuş olacağımı düşünüyorum.
seranın dışına çıktığımda beton bir sahil şeridi ve uçsuz bucaksız bir denizle karşılaşıyorum. açık gri ve krem rengi tonları arasında göze çarpan tek renk koyu bordo elbisem. birkaç kişiye gerçek dünyaya giden geminin nereden hareket edeceğini soruyorum. benden şüphelenmiyorlar ve ilerideki iskeleyi gösteriyorlar. iskeleye doğru ilerlerken sirenler çalmaya başlıyor. panik yapmıyorum. küçük vampir kılığımla beni bulmalarının kolay olmayacağını biliyorum. durup gri denize bakıyorum. daha önce hiç hissetmediğim kararlılık, neredeyse yaşama hırsı diyebileceğim duygu şakaklarımı zorluyor. kanımın damarlarımda akışını hissediyorum. ne kadar endişeli olursam olayım, beni o seraya tekrar sokamayacaklarını biliyorum. gardiyanlar seradan koşarak çıkarken gemiye adım atıyorum. denize açılabiliyor muyuz emin değilim. adımımı attıktan sonra uyanıyorum.
12 Şubat 2009 Perşembe
bozdum yav...
html'den anlamayan insanların otu boku karıştırması yasaklansa mı acaba? hayır efendim, yasaklanmasa. ama bence insanlar biraz daha dikkatli olsa. mesela ben.
az önce çok şahane bir template buldum, hemen kullanayım dedim. beceriksizlik var serde, yapamadım. gerekli uyarılara uymadığım için şimdi sen de biraz farklı görünüyorsun. olsun. değişiklik iyidir. zaten biraz daha kurcalamak istiyorum.
gaipten sesler korosu'nu açtık beybi. kendisini insanlığa faydalı bir oluşum olarak nitelendiriyorum. ölüler de konuşabilsinler, onlar da şeker yiyebilsinler istiyorum. monster magnet neydi hatırlamıyorum ama ismi kulağımda güzel tınılar bırakmakta. onu da istiyorum. çok zeki bir eleman olmak istiyorum. yetenek de istiyorum. karizma da istiyorum. ebem de istiyormuş, kulağımı çınlattı.
yine bir fikir bulma süreciyle karşınızdayım sayın ben. çetrefilli bir durum söz konusu. hayat dediğimiz, bir çetrefil dümbeleği adeta. yarın a.'ya gideyim de bir kendime getirsin beni. rot-balansım bozulmuş azıcık, kenarından.
sabah "r" harfinin son derece zor olduğuna, "k" ve "l" tarafından yakın takibe alındığına karar verdim. o sırada ne düşünüyordum kim bilir? her neyse. takip edilen r kendi içindeki zorlukları yaşayadursun, kaçan kovalanır felsefesine göre hareket eden k ve l iyice yorulmuşlardı. bir yandan yorgunluk, diğer yandan kovalama dürtüsü bastırmış, onlara ne yapacaklarını şaşırtmıştı. içlerinde bir miktar hüzün ve büyükçe bir tatminsizlikle kahve içmeye karar verdiler. oturdular bir yere. r hakkında başlayan konuşmaları onları bambaşka konulara taşıdı. kendilerinden bahsettiler. birbirlerine hikayeler anlattılar. r'yi unuttuklarını bile farketmediler. birlikte pek de eğleniyordu bu iki harf. bir daha r hakkında konuşmadılar. r kendi sorunlarına daldı, unutulduğunu yıllar sonra öğrendi. bu bile pek koymadı nedense.
ben neden değiştiremedim bu template'i? evet evet, biraz daha kurcalayayım.
az önce çok şahane bir template buldum, hemen kullanayım dedim. beceriksizlik var serde, yapamadım. gerekli uyarılara uymadığım için şimdi sen de biraz farklı görünüyorsun. olsun. değişiklik iyidir. zaten biraz daha kurcalamak istiyorum.
gaipten sesler korosu'nu açtık beybi. kendisini insanlığa faydalı bir oluşum olarak nitelendiriyorum. ölüler de konuşabilsinler, onlar da şeker yiyebilsinler istiyorum. monster magnet neydi hatırlamıyorum ama ismi kulağımda güzel tınılar bırakmakta. onu da istiyorum. çok zeki bir eleman olmak istiyorum. yetenek de istiyorum. karizma da istiyorum. ebem de istiyormuş, kulağımı çınlattı.
yine bir fikir bulma süreciyle karşınızdayım sayın ben. çetrefilli bir durum söz konusu. hayat dediğimiz, bir çetrefil dümbeleği adeta. yarın a.'ya gideyim de bir kendime getirsin beni. rot-balansım bozulmuş azıcık, kenarından.
sabah "r" harfinin son derece zor olduğuna, "k" ve "l" tarafından yakın takibe alındığına karar verdim. o sırada ne düşünüyordum kim bilir? her neyse. takip edilen r kendi içindeki zorlukları yaşayadursun, kaçan kovalanır felsefesine göre hareket eden k ve l iyice yorulmuşlardı. bir yandan yorgunluk, diğer yandan kovalama dürtüsü bastırmış, onlara ne yapacaklarını şaşırtmıştı. içlerinde bir miktar hüzün ve büyükçe bir tatminsizlikle kahve içmeye karar verdiler. oturdular bir yere. r hakkında başlayan konuşmaları onları bambaşka konulara taşıdı. kendilerinden bahsettiler. birbirlerine hikayeler anlattılar. r'yi unuttuklarını bile farketmediler. birlikte pek de eğleniyordu bu iki harf. bir daha r hakkında konuşmadılar. r kendi sorunlarına daldı, unutulduğunu yıllar sonra öğrendi. bu bile pek koymadı nedense.
ben neden değiştiremedim bu template'i? evet evet, biraz daha kurcalayayım.
30 Ocak 2009 Cuma
12 Ocak 2009 Pazartesi
arkadaş
şimdi iş için pis pis şeyler düşünüyordum da aklıma yalan dolan bir şey geldi. gayet de şahane genelleme yapılabilir ama. şöyle:
arkadaş, sana çaktırmadan arkadan iş çeviren kişidir. çaktırırsa adı göt olur.
oldu mu?
arkadaş, sana çaktırmadan arkadan iş çeviren kişidir. çaktırırsa adı göt olur.
oldu mu?
11 Ocak 2009 Pazar
temizlik umman'dan gelir.
evde bir silah olsaydı nasıl olurdu acaba?
herhangi birimiz kullanmaya cesaret edebilir miydik? ederdik diyelim; herhangi birimizi silah kullanmaya itecek bir neden bulabilir miydik? ne kadar büyük bir kavga veya ne kadar yoğun bir korku gerekirdi? hatta ne kadar trajikomik bir şaka yapabilirdik birbirimize? başkalarına?
evde bir sürü bıçağımızın olması önemli değil. bir silah olsaydı nasıl olurdu?
tetiği çekmek çok kolay, tamamen anlık bir karar olurdu. kimseye temas etmek gerekmezdi. dokunduğun şey sıcak bir ten değil, soğuk bir metal olurdu. bir canlının hayatına son verdiğini farketmezdin bile. ellerine kan bulaşmazdı. öylesi elini kana bulamak sayılmazdı. steril bir ölüm olurdu ve anı değil, sonrasını yaşardın.
peki ya ben, tüm bunlardan bir hikaye çıkarabilir miydim?
deliren ve önce ailesini, sonra kendini öldüren baba klişesini kullanmak istemezdim. işin içinde intihar olmaması da iyi olurdu. ergenlik sorunları bu aralar ilgimi çekmiyordu. özgürlük savaşçısı bir kadın fazla feminist, babasının silahıyla oynayan bir çocuk fazla didaktik olurdu.
peki kimsenin kullanmadığı bir silah?
bak, bu ilginç olabilir.
...
"silah kullanımına karşıyım." dedi melike. 17 yaşındaydı ve bir süre önce hümanist olmaya karar vermişti. 17 yaşındaki herkes gibi kafası sık sık karışıyordu. daha birkaç ay önce her şeyden nefret etmeye hazırken, şimdi bir sevgi yumağıydı. annesi ve babası, bir sonraki değişimin kızlarını satanist yapacağı konusunda endişeleniyordu. ancak hormonlarının mevcut durumuna bakılırsa, işler şimdilik yolundaydı.
"peki ya eve hırsız girse? izbandut gibi adamı ellerinle mi öldürmeyi planlıyorsun?"
sorunun sahibi emir'di. melike'nin kardeşi. 11 yaşındaydı ve kafası henüz melike'ninki kadar karışık değildi. gerçek bir tutkuyla izlediği mafya filmleri hayat görüşünü şekillendirmişti bile. ne var ki onun için mafya, bir çeşit robin hood'du. elbette büyüyünce mafya babası olmayı, henüz belirleyemediği bir şekilde elde ettiği zenginliği fakirlere yardım etmek için kullanmayı düşünüyordu. hırsızlık ise ölümcül suçlardan biriydi. çünkü hırsızın çalmak yerine kibarca isteyebileceğini düşünüyordu. henüz playstation'ını ömür boyu "ödünç almak" isteyen kimseyle karşılaşmamıştı.
"adamı neden öldüreyim ki? hırsız bile olsa yaşamaya hakkı var. bizim gibi yaşayamıyorsa mutlaka bir nedeni vardır. hiçbir insan öldürülmeyi haketmez bence."
emir şiddetle karşı çıkacakken babasıyla gözgöze geldi. ablasını sinirlendirmesi aile içi küçük bir savaşla ve melike'nin katlanılmaz sinir bozukluğuyla sonuçlanırdı. bu tip konularda genellikle "bacak kadar boyunla" şeklinde başlayan cümlelerle karşılaşan emir de kendi savunma mekanizmasını geliştirmişti. ailenin duymak istemediği bir şey varsa sessiz kalacak, umursamıyormuş gibi davranacaktı. konuşmadığı sürece kendi bildiğini okumasına karışılmıyordu.
"eee? silahı ne yapacağız şimdi?" diye sordu melike babasına. "bilmiyorum," dedi babası, "galiba polise götürmekten başka bir seçeneğimiz yok."
------
melike okuldan döndüğünde silahı mutfak masasının üstünde bulmuştu. gerçek olup olmadığına bakmak için eline aldığı (ve merakına yenilip biraz da kurcaladığı) silah aniden alev almış, mutfak dolaplarından birini ve yol üstünde karşılaştığı termosu delmişti. melike'nin aniden korkarak silahı yere düşürmesi, ikinci bir ateşle ve delinen ikinci bir dolapla sonuçlanmıştı. durup dururken kendini saçma bir maceranın içinde bulan melike ağlayarak annesi nesrin'i aramış, durumu kısaca özetledikten sonra odasına saklanarak beklemişti. annesi emir'le birlikte eve geldiğinde hala ağlıyordu. melike'nin hormonları gerçekten çılgınlar gibi çalışıyordu.
nesrin yerde duran silahı masaya koymak için eline aldığında, balkon kapısı ve karşıdaki aparmanın dış cephesi de mısır gibi patlayan tabancanın kurbanları arasına katıldı. hep bir ağızdan kısa bir çığlık attılar ve nereden geldiği belli olmayan dengesiz silaha dokunmamaya oy birliğiyle karar verdiler. nesrin yeniden ağlamaya başlayan melike'ye sarılırken, diğer eliyle de eşi hakan'ı arıyordu ki, silahın nereden geldiğini bilmediğini hatırladı. telefonu melike'ye verdi. babasını aramasını ve olanları anlatmasını, ancak bunu yaparken, kardeşiyle birlikte ayakkabılarını giyip kapının yanında beklemesini söyledi. şu anda silahın nereden geldiği değil, kim tarafından getirildiği ve o kişinin hala evde olup olmadığı daha önemliydi. eline merdaneyi alıp odaları karış karış aramaya başladı.
görünüşe bakılırsa evdeki tek yabancı salona ağ kurmuş olan örümcekti. eşyalar eksilmemiş, yerlerde çamurlu ayak izleri bırakılmamıştı. aslına bakılırsa ev oldukça derli topluydu. yine de nesrin'in korkmak için bol bol nedeni vardı. hakan yarım saat sonra eve geldiğinde, merdanenin koruma çemberinde toplanmış aile onu oturma odasında bekliyordu.
------
silah kullanımı hakkında tartışma başlamadan önce bir el daha ateş edildi ve mutfaktaki cam masa da yanlışlıkla katledildi. bu kez hakan emniyet kilidini kapamaya çalışıyordu. melike'nin sinirleri laçka olmuştu, nesrin paranoyadan paranoyaya koşuyordu ve mafya olmayı düşünen emir silaha bir kez bile dokunamamıştı. yine de hakan'ın yanlarında olması hepsinde tuhaf bir rahatlama sağlamıştı.
polis hakan'ın yetersiz açıklamalarını, nesrin'in endişe dolu yardım çağrısını, melike'nin idealist demeçlerini ve emir'in boyundan büyük hayallerini dinledikten sonra silahı araştıracaklarını söyledi ve hepsini eve gönderdi. melike ve emir, parmak izlerinin alınmasından son derece rahatsızdı. melike için bu durum gizlilik haklarına saldırı niteliği taşıyordu. emir ise büyüyüp mafya olduğunda doğrudan suçlu damgası yiyeceğini düşünüyordu. dolayısıyla melike yeniden öfkeyle dolmuş, emir de kariyer planlarında radikal bir değişiklik yapmak zorunda kalmıştı.
polisten silahın akıbeti konusunda hiçbir zaman bilgi alamadılar. bununla birlikte, iki gün sonra gelen temizlikçi sayesinde nesrin şüphelerinden kurtuldu.
temizlikçi silahı şöminede bulmuştu. o zamana kadar yanına bile yaklaşmadığı şöminenin tozlandığına ve kullanılmadığı halde kurum bağladığına karar vermişti. giriştiği derin temizlik sonucunda tuğlalardan birini yerinden oynatmış, biraz daha derine inerek de silahı ortaya çıkarmıştı. nesrin evde olmadığı için de en kolay görülebilecek yere, mutfak masasına, bırakıp gitmişti. elbette onu herkesten önce emir carleone'nin veya potansiyel intihar vakası melike'nin bulabileceğini düşünmemişti. insanlık haliydi, nereden bilsindi. peki ya anlamsız bir şömine temizliğine girişmek yerine neden tavandaki örümcek ağını ortadan kaldırmamıştı? ne bilsindi, gözünden kaçmıştı.
nesrin sinirlendi. ama yeni temizlikçi bulmak ve onu evin düzenine alıştırmak kolay olmadığı için bu seferlik bir uyarıyla yetindi.
melike ve emir'in bu açıklamaya hiç ihtiyacı olmadı. onlar kendi senaryolarına göre dünyanın en heyecanlı macerasını tüm arkadaşlarına, tekrar tekrar anlatmaktaydılar.
hakan'ın ise yapacak daha önemli işleri vardı. sabah uyandığında aklında silah yerine, iki saat sonra gireceği toplantı vardı.
herhangi birimiz kullanmaya cesaret edebilir miydik? ederdik diyelim; herhangi birimizi silah kullanmaya itecek bir neden bulabilir miydik? ne kadar büyük bir kavga veya ne kadar yoğun bir korku gerekirdi? hatta ne kadar trajikomik bir şaka yapabilirdik birbirimize? başkalarına?
evde bir sürü bıçağımızın olması önemli değil. bir silah olsaydı nasıl olurdu?
tetiği çekmek çok kolay, tamamen anlık bir karar olurdu. kimseye temas etmek gerekmezdi. dokunduğun şey sıcak bir ten değil, soğuk bir metal olurdu. bir canlının hayatına son verdiğini farketmezdin bile. ellerine kan bulaşmazdı. öylesi elini kana bulamak sayılmazdı. steril bir ölüm olurdu ve anı değil, sonrasını yaşardın.
peki ya ben, tüm bunlardan bir hikaye çıkarabilir miydim?
deliren ve önce ailesini, sonra kendini öldüren baba klişesini kullanmak istemezdim. işin içinde intihar olmaması da iyi olurdu. ergenlik sorunları bu aralar ilgimi çekmiyordu. özgürlük savaşçısı bir kadın fazla feminist, babasının silahıyla oynayan bir çocuk fazla didaktik olurdu.
peki kimsenin kullanmadığı bir silah?
bak, bu ilginç olabilir.
...
"silah kullanımına karşıyım." dedi melike. 17 yaşındaydı ve bir süre önce hümanist olmaya karar vermişti. 17 yaşındaki herkes gibi kafası sık sık karışıyordu. daha birkaç ay önce her şeyden nefret etmeye hazırken, şimdi bir sevgi yumağıydı. annesi ve babası, bir sonraki değişimin kızlarını satanist yapacağı konusunda endişeleniyordu. ancak hormonlarının mevcut durumuna bakılırsa, işler şimdilik yolundaydı.
"peki ya eve hırsız girse? izbandut gibi adamı ellerinle mi öldürmeyi planlıyorsun?"
sorunun sahibi emir'di. melike'nin kardeşi. 11 yaşındaydı ve kafası henüz melike'ninki kadar karışık değildi. gerçek bir tutkuyla izlediği mafya filmleri hayat görüşünü şekillendirmişti bile. ne var ki onun için mafya, bir çeşit robin hood'du. elbette büyüyünce mafya babası olmayı, henüz belirleyemediği bir şekilde elde ettiği zenginliği fakirlere yardım etmek için kullanmayı düşünüyordu. hırsızlık ise ölümcül suçlardan biriydi. çünkü hırsızın çalmak yerine kibarca isteyebileceğini düşünüyordu. henüz playstation'ını ömür boyu "ödünç almak" isteyen kimseyle karşılaşmamıştı.
"adamı neden öldüreyim ki? hırsız bile olsa yaşamaya hakkı var. bizim gibi yaşayamıyorsa mutlaka bir nedeni vardır. hiçbir insan öldürülmeyi haketmez bence."
emir şiddetle karşı çıkacakken babasıyla gözgöze geldi. ablasını sinirlendirmesi aile içi küçük bir savaşla ve melike'nin katlanılmaz sinir bozukluğuyla sonuçlanırdı. bu tip konularda genellikle "bacak kadar boyunla" şeklinde başlayan cümlelerle karşılaşan emir de kendi savunma mekanizmasını geliştirmişti. ailenin duymak istemediği bir şey varsa sessiz kalacak, umursamıyormuş gibi davranacaktı. konuşmadığı sürece kendi bildiğini okumasına karışılmıyordu.
"eee? silahı ne yapacağız şimdi?" diye sordu melike babasına. "bilmiyorum," dedi babası, "galiba polise götürmekten başka bir seçeneğimiz yok."
------
melike okuldan döndüğünde silahı mutfak masasının üstünde bulmuştu. gerçek olup olmadığına bakmak için eline aldığı (ve merakına yenilip biraz da kurcaladığı) silah aniden alev almış, mutfak dolaplarından birini ve yol üstünde karşılaştığı termosu delmişti. melike'nin aniden korkarak silahı yere düşürmesi, ikinci bir ateşle ve delinen ikinci bir dolapla sonuçlanmıştı. durup dururken kendini saçma bir maceranın içinde bulan melike ağlayarak annesi nesrin'i aramış, durumu kısaca özetledikten sonra odasına saklanarak beklemişti. annesi emir'le birlikte eve geldiğinde hala ağlıyordu. melike'nin hormonları gerçekten çılgınlar gibi çalışıyordu.
nesrin yerde duran silahı masaya koymak için eline aldığında, balkon kapısı ve karşıdaki aparmanın dış cephesi de mısır gibi patlayan tabancanın kurbanları arasına katıldı. hep bir ağızdan kısa bir çığlık attılar ve nereden geldiği belli olmayan dengesiz silaha dokunmamaya oy birliğiyle karar verdiler. nesrin yeniden ağlamaya başlayan melike'ye sarılırken, diğer eliyle de eşi hakan'ı arıyordu ki, silahın nereden geldiğini bilmediğini hatırladı. telefonu melike'ye verdi. babasını aramasını ve olanları anlatmasını, ancak bunu yaparken, kardeşiyle birlikte ayakkabılarını giyip kapının yanında beklemesini söyledi. şu anda silahın nereden geldiği değil, kim tarafından getirildiği ve o kişinin hala evde olup olmadığı daha önemliydi. eline merdaneyi alıp odaları karış karış aramaya başladı.
görünüşe bakılırsa evdeki tek yabancı salona ağ kurmuş olan örümcekti. eşyalar eksilmemiş, yerlerde çamurlu ayak izleri bırakılmamıştı. aslına bakılırsa ev oldukça derli topluydu. yine de nesrin'in korkmak için bol bol nedeni vardı. hakan yarım saat sonra eve geldiğinde, merdanenin koruma çemberinde toplanmış aile onu oturma odasında bekliyordu.
------
silah kullanımı hakkında tartışma başlamadan önce bir el daha ateş edildi ve mutfaktaki cam masa da yanlışlıkla katledildi. bu kez hakan emniyet kilidini kapamaya çalışıyordu. melike'nin sinirleri laçka olmuştu, nesrin paranoyadan paranoyaya koşuyordu ve mafya olmayı düşünen emir silaha bir kez bile dokunamamıştı. yine de hakan'ın yanlarında olması hepsinde tuhaf bir rahatlama sağlamıştı.
polis hakan'ın yetersiz açıklamalarını, nesrin'in endişe dolu yardım çağrısını, melike'nin idealist demeçlerini ve emir'in boyundan büyük hayallerini dinledikten sonra silahı araştıracaklarını söyledi ve hepsini eve gönderdi. melike ve emir, parmak izlerinin alınmasından son derece rahatsızdı. melike için bu durum gizlilik haklarına saldırı niteliği taşıyordu. emir ise büyüyüp mafya olduğunda doğrudan suçlu damgası yiyeceğini düşünüyordu. dolayısıyla melike yeniden öfkeyle dolmuş, emir de kariyer planlarında radikal bir değişiklik yapmak zorunda kalmıştı.
polisten silahın akıbeti konusunda hiçbir zaman bilgi alamadılar. bununla birlikte, iki gün sonra gelen temizlikçi sayesinde nesrin şüphelerinden kurtuldu.
temizlikçi silahı şöminede bulmuştu. o zamana kadar yanına bile yaklaşmadığı şöminenin tozlandığına ve kullanılmadığı halde kurum bağladığına karar vermişti. giriştiği derin temizlik sonucunda tuğlalardan birini yerinden oynatmış, biraz daha derine inerek de silahı ortaya çıkarmıştı. nesrin evde olmadığı için de en kolay görülebilecek yere, mutfak masasına, bırakıp gitmişti. elbette onu herkesten önce emir carleone'nin veya potansiyel intihar vakası melike'nin bulabileceğini düşünmemişti. insanlık haliydi, nereden bilsindi. peki ya anlamsız bir şömine temizliğine girişmek yerine neden tavandaki örümcek ağını ortadan kaldırmamıştı? ne bilsindi, gözünden kaçmıştı.
nesrin sinirlendi. ama yeni temizlikçi bulmak ve onu evin düzenine alıştırmak kolay olmadığı için bu seferlik bir uyarıyla yetindi.
melike ve emir'in bu açıklamaya hiç ihtiyacı olmadı. onlar kendi senaryolarına göre dünyanın en heyecanlı macerasını tüm arkadaşlarına, tekrar tekrar anlatmaktaydılar.
hakan'ın ise yapacak daha önemli işleri vardı. sabah uyandığında aklında silah yerine, iki saat sonra gireceği toplantı vardı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)