13 Temmuz 2010 Salı

nah yaparken yakalandılar!


david ve evren taksim'de nah yaparken yakalandı. ya da nah yapmaya zorlandı.
güzel oldu ama.

11 Temmuz 2010 Pazar

varmış, yokmuş.

haberleri dinlerken, filmleri izlerken, gazete okurken içim acıyor. gerçek bir şeyler oluyor. değiştirmeye çalışsam da izleyici olarak kalsam da bunlar olacak. insan belki bu yüzden tanrıya ihtiyaç duyuyor. bir şeyleri değiştirme umudunu içinde barındırdığı için. insan belki bu yüzden tanrıdan vazgeçiyor. umudu cevapsız kaldığı için.

yokmuş yokmuş yokmuş...

aslında bunlar gerçekten yokmuş. uzaktan, mesela uzaydan bakıldığında gezegenler varmış, her gün yok olup her gün varoluyorlarmış. insanlar sadece uzak bir ihtimalmiş. kötülük ve iyilik yokmuş, yalnız varolmak ve yok olmak varmış. birileri dünyayı kurtarmak için eylemden eyleme koşuyormuş ama dünya insanlar olsa da olmasa da bir gün zaten yok olacakmış. bugün ardından ağladığımız şeyler, uğruna savaştığımız şeyler, saatlerce, aylarca, yıllarca tartışılan konular birkaç gün, birkaç ay, birkaç yıl sonra yokmuş. yıllar önce olan bitenler şimdi çıkarlar gerektirdiğinde hortluyormuş ama aslında kimse galeyana getirilmedikçe bunları sallamıyormuş. üzerinden zaman geçince, uzaktan bakılınca, içselleştirilince her şey unutuluyormuş. devam edebilmek için gereken buymuş. uzaktan, mesela uzaydan bakılınca her şey önemsizleşiyormuş. insan kendi zihnine girince, görmek istemediklerini görmeyip kendi evrenini yaratınca her şey kaybolabiliyormuş. mistisizm muhteşem bir kaçış olabiliyormuş.

ama varmış varmış varmış...

bazı şeyler, bazı insanların çıkarları öyle gerektirdiği için, bazı insanların başına geliyormuş. bazı insanlar kendilerini kontrol edemedikleri bir karmaşanın içinde buluyormuş. bazı insanlar mutsuzmuş, açmış, yorgunmuş, her ne yapıyorsa boşuna yapıyormuş. bazıları umutsuzmuş, öfkeliymiş, iyiymiş, kötüymüş. birileri iyiliği ve kötülüğü belirlerken, insan dediğimiz kişi tüm zihinsel oyunlarını oynuyor, kendini en azından kendi gözünde temize çıkarabiliyormuş. olan birilerine oluyormuş, ateş düştüğü yeri yakıyormuş, düştüğü yerin uzağındakiler az da olsa etkileniyormuş.

yıllar önce, zengin insanların yaşadığı nezih bir sokakta, bir gece, bir araba bir kadının yanından geçmiş, çantasını çalmış, kadın arabanın altında kalmış, ölmüş. bugün nedense bu aklıma gelmiş.

iran'da soraya m. taşlanmış, etrafındakiler orospu çocuğu olduğu için, kendisi kadın olduğu için, şeriat böyle gerektirdiği için. iran'da sürekli birileri taşlanıyormuş, türkiye'de sürekli birileri töre nedeniyle öldürülüyormuş, başka birileri darbeci, vatan haini, dinci, ahlaksız, bölücü oluyormuş, dünyada sürekli birileri hapse atılıyor, öldürülüyor, linç ediliyormuş. bu aslında hep böyleymiş, tarihin başlangıcından beri. insanlık böyle bir şeymiş ve böyle devam edecekmiş.

ne gam.

birileri çok üzülüyormuş. sonra geçiyormuş. unutuyormuş. hatırlıyormuş. unutuyormuş. bunlara üzülüp başka şeylere mutlu oluyormuş. gözleri yaşararak üzülmeyi de gözleri yaşararak sevinmeyi de biliyormuş birileri. çaresizliğin ne olduğunu biliyormuş. dünyayı ve insanlığı değiştirmenin ancak tanrısal bir güç olduğunu ve tanrının varolmadığını biliyormuş.

devam edebilmek için gereken buymuş. ve o devam etmeyi seçiyormuş. uzaktan baktığında bir anlam bulamasa da kendi içindeki evrende yaşamayı seviyormuş. varolmasına rağmen kendini çok şanslı hissediyormuş.

love.

They made for themselves a sanctuary from Trachimbrod, a habitat completely unlike the rest of the world. No hateful words were ever spoken, and no hands raised. More than that, no angry words were ever spoken, and nothing was denied. But more than that, no unloving words were ever spoken, and everything was held up as another small piece of proof that it can be this way, it doesn't have to be that way; if there's no love in the world, we will make a new world, and we will give it heavy walls, and we will furnish it with soft red interiors, from the inside out, and give it a knocker that resonates like a diamond falling to a jeweler's felt so that we should never hear it. Love me, because love doesn't exist, and I have tried everything that does.

Everything is Illuminated

28 Haziran 2010 Pazartesi

sonisphere

nasıl anlatılırdı bu hafta sonu? bilmiyorum. sürekli yazdıklarımı siliyorum. bazı konserlerde 20 yıldır biriktirdiğim kurtları döktüm mesela. ses tellerim, boyun kaslarım bu hafta sonunu beklemişler yıllarca. inanılmaz bir şey yoktu. yaşamış olmaktan mutluluk duyduğum çok şey vardı. çoğunu burada anlatmayacağım, bu sadece festival raporu.

aylardır megadeth dinliyorduk. iki gün nasıl en ön sıraya geçeceğimizi düşündük. evren ve hakan'ın müthiş bir planı vardı: unleash inci. şuradan gireriz, buradan infiltrate them derken alice in chains'i dinlemeye başladık. lisedeyken dinlerdim, would hala playlist'imde. ama fark ettim ki, şarkılarının çoğu bana yabancı, bildiklerimse artık sıkıcı. yalnız yeni vokal hem karizmatik, hem şeker... çıtır mı diyim, mahmut mu diyim, ne diyim?


evronimo "briefleri sahne önüne gönderin" yazmıştı. gönderdiler.


sonra rammstein çıktı. almanca bilmediğimden olsa gerek, hiç sevmem. sevmek için de hiç çaba sarfetmedim açıkçası, sözlerin çevirilerine bile bakmadım. yalnız adamlar bir sahne yapmışlar, dibim düştü! tabi o sahneden sonra şarkı söylemeseler de olurdu, öyle bir gaz vermiş oldular. hayranları çok hayran diye düşünürdüm, du hast haricinde hemen hemen kimse bir şeye eşlik etmedi. adamlar yardırdılar ama seyircide iş yoktu desem yeridir. hayatımda böyle şov görmedim, türkiye şimdiye kadar böyle bir şova sahne olmadı, bundan sonra da kolay kolay görmeyiz, o kadar!

ikinci gün "ulan neyle karşılaşacağız kim bilir, ezerler bizi herhalde" düşünceleriyle manowar konserine gittik. öne geçme planımız vardı ama bir yandan da tırsar gibiydik. velhasıl kelam, unleash inci'yi burada devreye soktuk ve aşağıdaki fotoğrafta görülen dördüncü sıraya ulaştık, en öne geçmek için de kasmadık. bu yöntemin tamamen nezaket ve şirinlik üzerine olduğunu da belirtmem gerek. elbette minimal bedenimde obelix potansiyeli taşıyorum ama diğeri daha kolay ve etkili. velhasıl kelam, adamlar bizi mest etti. joey demaio'nun iki paragraflık türkçe konuşmasını dinlemişsinizdir herhalde. henüz görmeyenleri şuraya alalım. adamları sahnede görmek harikaydı. konser sonunda sırılsıklam ve taş taşımış kadar yorgunduk. ne de olsa "other bands play, manowar kills!" accept'i dinlemeyi zaten düşünmüyorduk, çıktık.



ertesi gün aylardır beklediğimiz megadeth'i en önden dinlemek için nispeten erken gittik. tabi herkes bizden önce girmiş ve herhalde saat 2'den itibaren en öne kök salmıştı. anthrax dinledik, beğendik. severiz yani ama çok da sallamadık, megadeth bekliyorduk sonuçta. ayrıca bu kez en öne geçme konusunda çok kararlıydık. anthrax bitince ekibin başına geçip hain planı uygulamaya koydum. altıncı sıraya geldiğimizde karşımızda resmen etten duvar vardı, hiçbir yere kıpırdayamayacak haldeydik. hakan hemen görevi üstlenip "yardırma" taktiğini denedi, o da çuvalladı. sıkışıp kaldık, bekledik.

sıkışmak derken, kollarımızı kaldırsak bir daha indiremeyeceğimiz bir şeyden bahsediyorum. önümüzde de uzun ve öfkeli gençler var, o dev ekranlar dahil herhangi bir şeyi görmek zor. bir de ortamda manyak manyak dalgalanmalar oluyor, sağa sola giderken ayaklarım yerden kesiliyor... evronimo beni sabit tutmaya çalışırken ben de ona bir şey olacak, böğrüne dirsek girecek, kolu kopacak, kafasına pogo yapacaklar diye endişeleniyorum. öyle bir dalgalanma sırasında hakan'dan da koptuk, arkaya gittik. megadeth sahneye çıkmıştı zaten, holy wars çalıyorlardı. biz de ne çaldığını gayet net duyuyor ve ciğerlerimiz patlarcasına eşlik ediyorduk ama dave mustaine bize eşlik etmiyordu?! sabote mi ettiler güzelim adamı anlamadım, ilk üç parçada dave de kıçını yırttı ama sesini duyuramadı. sonra az bir şey düzelttiler ama adamlar da bu kadar aksaklık yaşadıkları bir sahnede, hem de sadece bir saat için bulunmaktan memnun kalmadılar. sahneden ayrılırken dave gitarıyla bir amfi devirdi. belki arkada gitarı birilerinin kıçına da sokmuştur.

bittiğinde evronimo'yla bağıra bağıra trust söylemeye başladık. belki eşlik ederler, megadeth çalmamış olsa da tüm stad birlikte söyleriz diye düşündük. detonelikten helak olmuş seslerimiz bir de "megadeth! megadeth!" çığlıklarıyla kesildi, devam edemedik.

yalnız broderick'in de gelmesiyle iki elf olmuşlar resmen. buna kalp dayanmaz. hatta sanırım bir çocuğun kalbi de dayanmamış. slayer çalarken stage dive misali taşıyıp ambulansa yerleştirmişler. yazık. orada ölen direkt cehenneme gidiyormuş diyorduk, keşke sağlamasını yapmasaymış.


dave mustaine'le tanışmayı çok istiyorduk. bir ara güvenliğe gidip "iyi günler, dave bey'le görüşecektik, iş için, şu anda bizi bekliyor olmalı" diyecektim. ama karşımızda freakshow'dan kaçıp güvenlik görevlisi olmuş dev adamlar olunca yutkunmakla yetindim.


slayer sevmediğimizden kelli kenarda oturduk ve ne ilginçtir ki, en ilgilenmediğimiz elemanları bu kadar yakınımızda bulduk.


slayer hayranlarını vahşi buldum ben. tribünlerde oturarak dinleyenler de vardı ama şu öndeki kalabalık aczimendilerden farksızdı. orta taraflarda millet birbirine giriyordu zaten, pogonun pogo olduğu yer orasıydı. saha içini görmedim ama orası daha acayipmiş.

metallica'da gemi azıya almış, beni artık sadece omuzlar paklar demiştim. böylece bir kamera tarlası da görmüş oldum. organik. bu arada metallica da pyro numaraları yaptı ama sahneye benzin pompası getirip izleyiciye alev sıkan, ağzından ateş çıkaran, sahnede adam yakan rammstein'dan sonra çok sönük kaldı.

bir yandan "dave kicks ass" desek de metallica'da o kadar coştuk ki, festivalin en iyi konseri oldu diyebilirim. kapanışa uygun, muazzam bir kalabalık ve buna yakışır coşku. yine ciğerlerimiz patladı ama bu kez hiç de yalnız değildik. koskoca inönü stadyumu çevre ilçeleri "seek and destroy!" diye bağırarak inletti. muhteşemdi. gerçekten. anlatılacak bir tarafı da yok, orada olmak gerekliydi.

bittiği zaman artık hacı olduğumuzu söylüyorduk. tam anlamıyla huşu içindeydik. tabi bu sadece konser kısmı. o hafta sonu benim için konserden fazlası da vardı. göz yaşartan mutluluklar.

sonra skik bir pazartesi başladı ve işe gittim. sesim hala travesti gibi çıkıyor.

22 Haziran 2010 Salı

sinirlendiren tasarımlar part x

bugünkü konumuz bir saat. daha doğrusu bir bileklik. 110$ tutarında, yazın en ilginç aksesuarlarından biri. web sitesinde diyor ki "the conceptual accessory introduces freedom from deadlines, time changes, alarm clocks (and the constant inching towards death) with its sleekly sustainable design". haklı. çünkü bu saatin zamanı gösteren kısmı yok. yani böyle bir aksesuar isterseniz eski bir saatinizin saat kısmını çıkarıp elde edebilirsiniz. peki bunu neden isteyesiniz? bu 110$'lık tasarım hangi ihtiyacımızı karşılıyor?



tasarım, buluş ve benzeri "yaratıcılık bazlı" şeyler kimsenin görmediği çok basit şeyleri görebilmekten çıkarlar genellikle. harikadırlar. bir ihtiyaca cevap verdiklerinde hem güzel hem de kullanışlı oldukları için iyice harikalaşırlar. bir ihtiyaca cevap vermiyorlarsa varolmalarının anlamı yoktur. beni sinirlendirmekten başka bir işe yaramazlar. bu bileklikte olduğu gibi.

21 Haziran 2010 Pazartesi

pazartesi gündemi

israil sorunu gündemde üç gün kaldı. şimdi görünürde kimse bununla ilgilenmiyor gibi. pkk her gün birilerini öldürmese o da unutulacak. teröre çözüm olarak çocuklara yaptığımız gibi ilgilenmemeyi önerebilir miyiz cevat abi? (siktir git lan!)

dün kadavra sergisine gittik. fotoğraf çekmenin yasak olması üzücüydü. çok ilginç şeyler vardı. apandisit beni tam anlamıyla hayal kırıklığına uğrattı. minicikmiş. zaten şişip patlamak dışında ne işe yaradığı da bilinmiyor.

cumartesi internet sansürüne karşı ortak platform toplantısındaydım. karamsar ve kofti bir aktivist olarak temelde izleyicilik yaptım diyebilirim. şahsen bu tip oluşumların bir yaptırım sayılmayacağını düşünüyorum. youtube sansürü hukuka aykırı olmakla birlikte yıllardır aşılamıyorsa, kararlar birilerinin şımarıklığına kaldıysa ve bu hükümet "no youtube land" olmaktan azıcık bile utanmıyorsa, bir de bunun üstüne en yüksek makamlardan biri pişkince "ben giriyorum, siz de girin" diyebiliyorsa... olmaz o iiiiş! daha da enteresanı, sokağa dökülmeyi, yürüyüş falan yapmayı düşünürken toplantıya ~70 kişinin katılması, toplantı sonunda ~50 kişi kalınması, bununla birlikte 500+ kişinin de internetten izleyici olarak katılmasıydı. misal, benim bir tane bile arkadaşım yoktu o toplantıda. na şuraya yazıyorum, kimsede kaldıracak kıç yok. (ay lütfen, moral bozmayalım!)

aynı günün akşamı liderlik üzerine konuştuk. böyle toplantılar falan pek işe yaramıyor, ayrıca katılımcı sayısı çoğaldıkça görüş birliğine varıp harekete geçmek zorlaşıyor. dolayısıyla bireylerin yapabildikleri kadar ve ellerine geçen ilk fırsatta harekete geçmeleri gerektiğini, iyi bir fikirse bunun zamanla taraftar toplayacağını söyledik. ne güzeldir ki, nefis bir örneğimiz de var: "Erişim engelleyenlere erişim engellendi"

şahsen bayıldım bu yapılan işe. üzerinde günlerce konuşulmayacak belki ama tepkinin tam zamanında verilmesi açısından harika bir örnek. sürekliliği sağlanırsa, hareket her gün, artan süreler ve artan sitelerle devam ederse çok daha başarılı olacağını da düşünüyorum. velhasıl kelam "süreklilik" ve "tutarlılık" mühim kavramlar.

bu arada, biz de sokağa dökülmemiz gerektiğini düşünüyoruz. kelime anlamıyla dökülme hem de. üzerimizde deklarasyon metni olan tişörtlerle, her neredeysek yere yatıp birileri sürükleyerek götürene kadar kalkmamak, hiçbir soruya cevap vermemek, bir yerden diğerine erişimi engellemek veya zorlaştırmak şeklinde. böyle bir şey için de kimse kıçını kaldırmayacak tabi. umutsuz olmakta haksız mıyım yoksa?

dün kadınlar ve erkekler üzerine de konuştuk. neden kadın rock gruplarının tırt olduğunu, neden bir joanna satriani'nin olmadığını, çok güzel şeyler üreten kadınların neden kadınlar arasında bile "ayrık otu" ve "erkeksi" olduğunu konuştuk. (halide edib adıvar'ı erkeksi bulmayan var mı? peki kötü yazdığını söyleyebilecek bir densiz?) kübra dışında bateri çalan kadın görmedim ben hiç. neden? bazı konularda taklitçi olarak katılım göstermemiz, bazılarında da hiç etliye sütlüye bulaşmamamız tuhaf geldi bana. x kromozomuna kazınmış yemek yapmak gibi bir olguyu bile erkekler bizden daha iyi yapabiliyorsa (zira en kallavi ve ünlü aşçılar erkektir) boşuna mı çıktı feminizm diye bir şey?

bu konuda yazmaktan sıkıldığım için şimdilik bırakıyorum, aslında nedenler konusunda birkaç fikrim var. her neyse. ortak görüşlerimizden biri de erkeklerin daha duygusal, kadınlarınsa daha odun olduğu yönündeydi. erkekleri mantık abidesi, duygusuz, sadece seks düşünen ve tek eşli olması imkansız, iğrenç yaratıklar olmakla itham eden kadınlar! kendinizi kandırmayın! (bireylere inmeden, genellemelerden genelleme beğenerek sonuna kadar da arkasında dururum bunun.)

canım tartışma çıkarıp muhalefet etmek istedi galiba. pazartesileri sevmiyorum.