29 Ekim 2012 Pazartesi

pasta

yemek blogları oluyor ya hani, böyle çok iştah açıcı görünen yemekler yapıyorlar, çok şık fotoğraflarını çekiyorlar falan. dün akşam anladım ki, bu blog hiçbir zaman onlardan biri olamayacak.

biyolojik silah (temsili resim)

ripley'nin uzay boşluğuna çekilmiş evladı gibi görünen bu şey aslen bir pasta. pandispanyanın nasıl öyle parçalandığını, krem şantinin nasıl genleşmeye devam ettiğini bir türlü anlayamadım. belki mutfağımın bir yerlerinde önceki deneylerden uranyum kalmıştır, emin olamıyorum.

bu arada, sofi okumayı öğrendi. şu anda sadece ingilizce okuyabiliyor, iki hafta içinde türkçe de öğretmeyi planlıyorum.

tam bir entelektüel

19 Ekim 2012 Cuma

Bir Zombi Hikayesi

Dünya kitlesel panik yapacak, isteri krizlerine girecek yer arıyordu. Yazılan onca senaryonun ve kalitesi giderek kötüleşen onca zombi filminin ardından dünya hükümetleri ortak bir bildiri yayınlayarak, insanları zombi yapmaya neden olan hiçbir bilimsel çalışma yapmayacaklarını beyan etmişlerdi. Herhangi bir deneyin zombilikle sonuçlanması ciddi yaptırımların uygulanmasına neden olacaktı. "Mazallah elimizden bir kaza çıkar" endişesi yaşayan bilim insanları bir süre işi gücü bıraksa da, onlara boşuna maaş ödemek istemeyen devletler kontrolü yeniden ele aldılar. Sonuçta bu zamana kadar hiç gerçek zombi üretilmemişti, insan gibi çalışırlarsa sorun çıkmayacağı belliydi. Rage virüsü gibi şeylerle oynamayacaklardı, bu kadar basit. Hem zaten neden bir insan kıçından virüs uydurmak istesindi ki?

Özellikle, yeni diş macunu ve diş fırçası onaylamak dışında hiçbir şey yapmayan İsviçreli bilim adamlarının endişesi ise tamamen yersizdi. Millet çalışmamak için bahane arıyordu resmen.

Bu karar bir tek Türkiye'yi etkilememişti. Bilim insanından sade vatandaşa kadar herkes dur durak bilmeden çalışıyordu. Kararın onaylanma aşamasında tüm yurtta gösteriler düzenlenmişti. Bir kısım, zombi araştırmalarının Allah'a şirk koşmak olduğunu söylüyor (pankartlar arasında "Yaratamazsın Kel Fatma, Allah Güzel Sen Çirkin" şeklinde bir tane vardı ki, Türkler dahil dünyada hiç kimse buna anlam verememişti); diğerleri ise bilimin sınırlandırılamayacağını, bunların hep hükümet sansürü olduğunu savunuyordu. Duyan da Türkiye'de bilimin ne biçim noktalara geldiğini düşünecekti. Ülkenin tek bilim kuruluşu TÜBİTAK, robot yapmak dışında pek bir çalışmaya imza atmamanın yanı sıra, evrimi bile kabul etmeyen tuhaf bir yerdi. Ne var ki onlar da gelişmeler sonucunda gaza gelmişti. Kurum içi kutuplaşmalar tuhaf noktalara gitmekteydi. O zamana kadar "Elhamdülillah müslümanım" diye kurumdan ihraç edilmekten kurtulan bir kısım bilim insanı açık açık zombi araştırmaları yapmaya başlamıştı. Diğer kesimin halkın tepkisini çekmemek için gizlice düzenlediği sabotajlar sonucunda araştırmalar laboratuarlardan merdiven altlarına kadar inmişti.

Bunlar sorun değildi, çünkü bilim adamlarının hayal gücü de filmlerden gördükleriyle sınırlıydı. Ancak bir kişi vardı ki, bu işe gerçekten gönül vermiş, tüm zombi filmlerini ve dizilerini izledikten sonra, kendi yaratıcılığını da kullanmayı akıl ederek "üstün zombi" teorisi üzerinde çalışmaya başlamıştı. TÜBİTAK'tan sıradışı çalışmaları ve istikrarlı görüşleri nedeniyle ihraç edilen Yelda Şipşirin, evindeki laboratuarda yaptığı deneylerin meyvelerini yemek ve ardından insanların gerdanlarına yumulmak üzereydi.

Bu deneylerin içinde genler, elektrik akımları, GDO'lar, radyoaktifler, termodinamikler, paralel evrenler, yeniden canlandırmalar, motorlar ve sıradan insanın ismini bile duymadığı bir sürü bilimsel kavram yer almaktaydı. Hayvanat bahçesi ve İsmet Usta'nın tamirhanesi arasında bir nokta sayılabilecek ev laboratuarı komşuların da tepkisini çekmekte, ancak Yelda'nın kapıya gelenlere yönelttiği aksi davranışlar sonucunda ayakta kalabilmekteydi. Tabii dedikodular ayyuka çıkmıştı. Bir kısım mahalleli Yelda'nın çöp evde yaşadığını düşünüyor, diğerleri "çılgın bilimciymiş, akıl hastanesinde doğmuş, geceleri sadece bir saat uyuyormuş" şeklinde çeşitli iddialar öne sürüyordu. Tüm mahallenin fikir birliğine vardığı nokta, Yelda'nın akıl hastası olduğu, er ya da geç toplumsal değerlere zarar vereceğiydi. Kendileri yaklaşamadıkları için belediyeyi ve çeşitli hastaneleri arayarak destek istediler.

Belediyenin yol yapımından insan sağlığına vakit ayıramaması, hastanelerin de form doldurup onaylatmak gibi bürokratik engellerle karşılaşması sonucunda 7 ay geçti. Bu süre içinde Yelda çalışmalarını tamamlamış, kendi üzerinde deneyler yapmış ve zombiye dönüşmüştü. Ölüm ve yeniden canlanma arasında geçen sürede beyin hücrelerinin bir kısmını kaybetmişti, bu nedenle kapı kolunun ne işe yaradığını bir türlü hatırlayamıyordu. Sıkıntılı bir şekilde kapının kırılmasını ve eve kurbanların doluşmasını beklerken, diğer deneylerin artıklarıyla beslenmeye ve güçlenmeye devam etti. Sonunda kapıda bir tıkırtı duyuldu. Beklenen an gelmişti.

"Beklenen an" dediğimiz kişi, mahallenin piçlerinden İbrahim Tatlı dışında biri değildi. Arkadaşlarıyla iddiaya girmiş, Yelda Şipşirin'in evine gizlice girip neler olduğunu öğrenecek cengaver olmayı kendi seçmişti. Geçimini hırsızlıkla sağlayan yeğeninden öğrendiği kapı açma yöntemlerinin onu bir dizi kesici ve öğütücü dişle karşılaştıracağını da elbette bilemezdi.

Yelda ve İbrahim mahalleliye saldırmaya başladığında silahlar çekildi, kafa travmaları için harekete geçildi ama filmlerden öğrenilen her şey nafileydi. Yelda Şipşirin imzalı üstün zombiyi yenilmez yapan element, modifiye edilmiş uçucu gazlardı. Omurilik soğanına tava indirildiğinde gazlar diz kapağının güvenli bölgelerine kaçıyor, beyne giren kurşun sonucunda midenin ücra köşelerine saklanıyorlardı. İşin tuhafı, zombiler filmlerdeki gibi aptal da değildi. İnsan etine duydukları açlık olmasa hayatlarına gayet devam edebilirler, hatta milletvekili bile olabilirlerdi. Bu nedenle alnından vurulan İbrahim Tatlı'nın Dom Dom Kurşunu'nu söylemeye başlaması Yelda'ya hiç tuhaf gelmemişti. İbrahim vurulduktan sonra sadece biraz yavaşladı, ah dedi ağladı, yaresini bağladı, bir de üstüne "Gel gel gümle gel böğrüme dom dom kurşunu" diyerek meydan okudu.

Mahalleli şaşkındı. Hemen marketi yağmalayıp evlerine döndüler ve uzun süre kapıyı kimseye açmadılar. Tabii bu arada birkaç kurban da vermiş bulundular. Zombiler diğer mahallelere ve semtlere akın ederken, Yelda Şipşirin eseriyle gurur duymaktan kendini alamıyordu.

Kısa sürede İstanbul ve hatta Türkiye sınırlarını aşan zombi sorununa ilk çözüm A.B.D Savunma Bakanlığı'ndan değil, lokantacı Rasim Usta'dan geldi. Besini tükenen halk açlıktan kırılırken, Rasim Usta kepenklerini indirdiği lokantasının et dolu buzluğuyla uzun süre yaşayabilirdi. Ancak insanlar mahalleyi üç öğün saran taze et kokusuna daha fazla karşı koyamayacaktı. Bir yandan zombiler, diğer yandan canlılar saldırınca kepenkler de fazla dayanamadı. Tek kişiye hizmet eden lokanta bir anda eski, tıka basa günlerine dönüverdi. Et stokları hızla tükeniyordu ve insan hala insandı. Müşteriler kalabalıktan ve servis kalitesinden şikayet etmeye başlamıştı bile. Tüm emeğine rağmen mızmızlanan müşteriye sinirlenen Rasim Usta, "yok öyle üç liraya beş köfte" anlayışıyla ocağa bir iki tane de zombi attı. Sonuç mükemmeldi. Hem uçucu gazların ateşle teması zombilik etkilerini ortadan kaldırıyor hem de çürümüş et yiyen müşteriler basit gıda zehirlenmesi nedeniyle ölüyorlardı. Rasim Usta elbette yakında dükkanı kapatmak zorunda kalacaktı ama olsundu. En azından bunca yıllık lokantacılık hayatında biriktirdiği öfkeyi, hep hayalini kurduğu zehirli et sayesinde dışa vurmuştu. Birkaç mıymıntı müşteri öldükten sonra lokum gibi bir adam olmaması için neden kalmamıştı. Ayrıca başka semtte dükkan açardı, zombi pişirdiğini kim bilecekti? Sağlık Bakanlığı mı kalmıştı allasen?

Zombilerin yakılarak öldürülebildiği haberi kısa sürede tüm dünyaya yayıldı. Karantinaya alınan şehirler, Napalm stoklarının ilk kez etkin bir şekilde kullanılması derken, zombi sorunu Asya ve Avrupa kıtalarındaki nüfusun 3'te 1'inin imha edilmesiyle çözüldü. Ne var ki, hükümetlerce verilen ortak karar bir kere bozulmuştu. Üstelik kimse hangi bilim adamını cezalandıracağını da bilemiyordu. Olayın Türkiye'de patlak verdiği belliydi ama TÜBİTAK sorumluluğu üstlenmek istese de "ya yapma hocam, saçma sapan konuşma" diyerek susturulmuştu.

Hükümetler yeniden bir araya gelip nerede yanlış yaptıklarını tartıştılar. İnsanların kendi hallerine bırakıldıkları zaman dizilerle ve filmlerle yetindiklerini göz önünde bulundurarak zombi araştırmaları yasağını kaldırdılar. Karar işe yaramıştı. Hiçbir bilim insanı zombi yapmakla ilgilenmiyordu; mevcut hastalıklara çare bulmak, uzay araştırmaları yapmak ve diş macunu geliştirmek hem daha ilginçti hem de daha çok kazandırıyordu.

Her şey normale dönmüştü. Ta ki hükümetler bir araya gelip ortak bir kararla vampir araştırmalarını yasaklayana kadar...

sofi

sevgili yavrumuz sofi (kendisi aslen bir kedi olmakla birlikte ara sıra tavşan veya sincaba da dönüşebiliyor) 3-4 hafta kadar süren ve bizi umutsuzluklara gark eden sokak maceralarının ardından yuvasına döndü. geldiğinde tek tek basaraktan, sek sek sekerekten yürüyordu ki, kısa sürede bunun kalça kırığı olduğunu öğrendik. tek bacağın sağından girip solundan çıkan köpek dişi iziyle birlikte hayli şenlikli zamanlar geçireceğimizi de çoktan anlamıştık.

veteriner bu arkadaşın fazla hareket etmemesi, hatta kutusundan çıkmaması gerektiğini söyledi. ardından sofi "the space cat" dünyanın kalan kısmından izole edilmiş, günlerini bir odada tek başına geçirir olmuştu. ancak kapu "the big brother" odada neler olduğunu ziyadesiyle merak etmekte, kapı önü turlarında miyavlama kanonları bestelemekteydi. ayrıca odadaki yatak sofi'nin hareketini kısıtlamak bir yana, hayvancağızı adeta hoplayıp zıplamaya teşvik ediyordu.

bu nedenle sofi mekan değiştirerek banyoma taşındı. onunla birlikte ben de zamanımın büyük bölümünü oturma odası yerine banyoda geçirmeye başladım. turuncu polar battaniye veya banyo paspası üzerinde insanın bütün elektriğini alabilecek zamanlar geçiriyoruz. çünkü bebekliğinden beri insanlardan sevgi dışında bir tepki görmemiş olan bu tavşan kılıklı, kendisini okşayan ele patisiyle dokunmak, uzanan kolu kucaklamak, banu alkan pozlarında gerinmek, karnını sevdirmek gibi hoş temassal özelliklere sahip.

dün akşama kadar banyo dışında bir dünyadan habersizdi ve nedense keşfe çıkmak için hiçbir hamle yapmamıştı. ne var ki, sevdiceğim gelince kedimizin oidipus kompleksi ortaya çıktı. birbirimize sarıldığımızda bacaklarımıza sürünüp miyavlamalar, evren'in ardından banyodan çıkmaya çalışmalar... daha bebekken annesinin kucağından alınıp evren'in şefkatli kucağına bırakılınca böyle oluyor. o gidince yine bana kaldı tabii zibidi. şimdi oyuncağı falan da yok, küçücük bir yerde yiyip içip yatıyor zavallım. sıkılmasın diye yanına bir kitap bırakacağım ve okumayı öğreteceğim galiba. sonuçta isminin uzun hali "sophisticat", neden olmasın?

13 Ekim 2012 Cumartesi

sesler, yüzler

acilen kat etmem gereken kısa bir mesafe için taksiye bindim. yolcuğumuz 5 dakika kadar sürdü. taksici amca oldukça paylaşımcıydı.

nereli olduğumu sordu. kendisi "güller şehri ısparta'dan" geliyormuş. bilir miydim ısparta'nın gülleriyle ünlü olduğunu? evet, biliyordum.

sonra müzik başladı. radyo değil, cd'ymiş. sanatçımız sibel can. bilir miydim sibel can'ı? evet. sever miydim? hayır.

peki orhan gencebay?
yok. çocukluğumdan bilirim ama dinlemem.
ceylan?
ı-ıh. aslına bakarsanız ben metal dinliyorum.
kısa bir duraklama... ferdi tayfur?
hayır.

ama taksiciye göre ferdi tayfur dinlemeliydim yine de. şarkıyı değiştirdi, sesini iyice açtı. şu anda sözlerini hatırlamıyorum. genizden gelen hafif bayık ses hala aklımda. sanırım hayatı boyunca çektiği acıları sembolize ediyor. aşk acısı, fakirlik, kadere isyan... hepsi zor bunların.

rahatsız edici sesler aklıma sürekli karşı apartmanda oturan bir çift komşuyu getiriyor. onların sesini her duyduğumda merakla cama çıksam da henüz nasıl bir yüze ve gırtlak yapısına sahip olduklarını görebilmiş değilim. anne ve ergen çocuğu olabilir bunlar. anne karakteri sinirlenip bağırmaya başladığında gırtlağı parçalanacak gibi hissediyorum. nasıl çatallı, nasıl bet bir ses... black metal vokalistleri yanında halt etmiş. oğlu ise o ses ve tonlamayla tam bir çirkef gay. henüz bir erkekle beraber olmamışsa bile ilk adımı sesiyle atmış, belki öfkesi bundan. gırtlağın arka tarafından, buruna yakın bir yerlerden çıkan yağ gibi kaygan bir ses bu. vurgular hep kelimenin sonunda, sürekli bir şikayet havasında. çok bağırdığı zaman detone oluyor, cümle sonlarında (yaağĞIIIII!) çatallanan bir sopranoyla karşılaşıyoruz. iki ses de o kadar kötü ki, kadın gözlerimin önüne paçavralar giymiş, saçları doğal rastalı bir kağıtçıyı getiriyor. erkeğin ise saçları açık kumral ve dalgalı, yanakları göbeği kadar etli. gözlerinde fatih ürek baygınlığı var. belki biraz da nicholas cage.

lisedeyken tuvalette sigara içen kızlardan çok rahatsız olduğumu hatırlıyorum. en köşedeki tuvalete dört kız doluşur, macera ihtiyaçlarını tek bir sigarayla giderirlerdi. tuvaletin duman altı olmasını sorun etmezdim. ama bazen tüm tuvaletler dolu olurdu ve çişini bile yapmayan insanları beklemek zorunda kalırdım. ayrıca o kabin doluyken sürekli kapıyı çalarak sakin sakin işeyen kızları rahatsız etmelerine de sinir olurdum. sonra bir gün onlara en azından bir kez sigara içirmemeye karar verdim.

ders bittiğinde neredeyse koşarak tuvalete gittim ve bu kızların kullandığı kabine çöreklendim. birkaç dakika sonra gelip kapıyı çalmaya başladılar. önce sakin bir sesle "dolu" dedim. devam edince sesimi biraz yükseltip "doluuuu" diye cevap verdim. ama durmadılar.

and i released the kraken...

boğazımdan "KES LAN!" kelimeleriyle çıkan ses beni bile şaşırtmıştı. o sesten sonra travestiliğe kadar yolum vardı diyeyim, dışarıdakilerin "bu kim ya?" deme nedeni anlaşılsın. tenefüsün bitmesine 2-3 dakika kala, artık sessizleşmiş olan tuvaletten çıktım. tabii kimse oradan kısa boylu, zayıf, pis bakışları dışında neredeyse sevimli sayılabilecek birinin çıkmasını beklemiyordu. ağzıma sıçacaklarını söylediler, psah yapıp devam ettim.

aynı gün bahçede servise doğru yürürken bu kızlar ve ekürilerinin sınıf penceresinden beni gösterdiklerini fark ettim. ne de olsa güvenli uzaklıktaydım, hemen bir orta parmak çıkardım. yine küfürler, tehditler... ciddi ciddi bir ara toplanıp dalacaklarını düşünüyordum ama hiç bulaşmadılar. belki önemsememişlerdir. belki de okulda beni tanıyan birkaç kişinin "psikopat o" demesi etkili olmuştur. eğer öyleyse, haksız sayılmazlar. havlayan köpeğin nadiren ısırdığı doğru. ama ben o kadar sessiz ve o kadar metalciydim ki, birileri "ailesini pişirip yemiş" diye dedikodu çıkarsa inanmamak için bir neden bulamazlardı. oysa ne kadar da zararsızdım.

o gün bugündür sessiz savunma mekanizmalarına saygım büyüktür. hürmetler.

9 Ekim 2012 Salı

bu aralar

bir tarafını yayıp paso kitap okumak, arada da bir şeyler yazmak çok kebap iş. iyi ki yıllardır bunu yapıyormuşum. bugün mesela bir değişiklik olsun diye birkaç spor hareketi yaptım (sonucunda hareketin kralını gördüm) ve yaklaşık dört aydır ertelediğim toz alma merasimini gerçekleştirdim (mobilyalarım beyazmış meğer).

insanlar bir süredir kilo aldığımı ve normal göründüğümü söylüyordu. ben sadece dizlerime kadar inen selülitleri fark etmiştim. yine de ısrarlara dayanamayarak (bazı durumlarda "kilo aldın" cümlesi ısrar anlamı taşır) yıllar sonra tartıya çıkmış bulundum. evet, son dört yılda 7 kilo kadar almışım. hatta bunu dört yıla yaymaya gerek yok, muhtemelen ilk adımı yemek yapmaya başladığım zaman attım. o tartı bana şimdiye kadar hiç 45 üstü bir rakam göstermemişti. ne var ki pilleri bitesice, devreleri yanasıca gibi şeyler söyleyemiyorum. kendim ettim, kendim buttum.

işte selülit kısmı biraz canımı sıkıyordu. ben de uzman tv'den evde nasıl spor yapılacağını öğrendim, bugün uyguladım. bacaklarım ağrıyor şu anda. eğilip doğrulurken guns n' roses dinliyordum. axl rose'un jungle king'den burger king'e dönüşmesi, o sahnelerde at gibi koşturan cillop gibi adamın bile dobiş olabilmesi bana ne kadar boş işlerle uğraştığımı gösteriyordu. yarın aynı hareketleri yine yapabilirim, emin değilim. ama yaşlanıyoruz vesselam. 32'ye girmeye kaç gün kaldı şunun şurasında.

toz alma konusundaki hislerimi ise tarif etmem zor. tozun büyük bölümünün insan derisi artıkları olduğunu düşünürsek, kendimi evden temizlemenin hafif bir ürküntü verdiğini söyleyebilirim. tabii sadece felsefi bir dokunuş için, yoksa kim korkar iki parmak tozdan? ama çok sıkıcı iş valla. hem birkaç gün sonra bir de bakıyorsun, aldığın tozun hayrını görememişsin bile.

ekim ve kasım doğum günü overdose ayları. hediye almak konusunda hiçbir zaman başarılı olamadım. enteresandır, biriyle iki saat oturup konuşsam ne kadar süre emzirildiğine kadar tahmin edebilecek kadar empatik (yoksa analitik mi demeliyim?) biriyim ama konu hediye almaya gelince elim kolum bağlanıyor. aklım alınıp satılabilecek şeyler değil de bir pişmanlığıyla yüzleşme fırsatı vermeye falan gidiyor. öyle hediye mi olur lan? oysa insan sami gibi olmalı. her özel günde, kim olursa olsun, bir çeyrek altın alacaksın. mis.

dün gece babama hediye almak yerine hikaye yazmak geldi aklıma. henüz kayda değer bir şey bile yazmamışken gözlerim doldu. bu adama karşı neden böyleyim bilmiyorum. ne zaman içten bir şeyler söyleyecek olsak, ikimizin de aklına bunca zaman birbirimizi ne kadar kırdığımız geliyor sanırım. o baba olduğu için ağlamıyor. on yıldan uzun süredir gayet iyi anlaşıyoruz aslında, sadece mazi gönlümüzde yaredir.

babama aldığım en fiyasko hediyelerden biri gömlekti sanırım. kardeşimin giyebileceği kadar küçükmüş meğer. adama o göbeği yakıştıramadım mı, şekli şemali gözüme çarpmadı mı bilemiyorum. en son bir şort almıştım. onu da sözde değiştirecekti ama üşengeçlikten sadece giymemeye karar verdi galiba.

bir de tüm bunların yanı sıra "keşke bilim adamı olsaydım" diyorum. matematiği beceremeyince fizik, kimya, biyoloji de yalan oldu. böyle şeyler biliyor olsaydım dizimdeki döküntüyü kendi kendime tedavi edebilirdim. bazı durumlarda doğru ilacı bulabiliyorum ama dizim konusunda şimdiye kadar yaptıklarım kızarıklığı büyütmek ve üzerinde kırmızı noktalar çıkarmak dışında bir işe yaramadı. doktorun da söyleyeceği şey "egzama olmuşsunuz, ilacı bir hafta kullanıp kontrole gelin" olacak. sırf doğru ilacı bulamadığı için insanın doktora gitmesi çok sıkıcı. ama adam matematik biliyor işte, yapacak bir şey yok.

savaş üzerine bir bahis sitesi açmak istiyorum bu aralar. zamanını, ilk olarak hangi ülkeler arasında başlayacağını ve olası ittifakları sorasım var. doğru tahmin eden kişiye sığınağa koyması için 20 kutu konserve (büyük boy) vermeyi planlıyorum, benim de maddi gücümün bir sınırı var. hşş, illuminati! beni de aranıza alın lan! bahis sitesini açtıktan sonra parayı toparlarım, dernek aidatlarımı düzenli öderim, valla bak.

20 Eylül 2012 Perşembe

Sigortalı


Bir insan neden hayvanat bahçesinden ağzıyla burnu yer değiştirmiş olarak çıkar? Anlatayım.

Birine bir şey getirmeye söz verirsiniz. Çeşitli nedenlerle sözünüzde duramazsınız. Hayvanat bahçesinde buluşursunuz. Siz söz verdiğiniz şeyi getiremezken, o, söz konusu bile olmayan ağabeylerini getirmiştir. Olay bundan ibaret.

Anlaşılmıyor mu? O halde baştan başlayayım.

Üniversiteden endüstri mühendisi olarak mezun olduğumda büyük bir şey başardığımı hissetmiştim. Bu his iki yıl boyunca yaptığım her iş görüşmesiyle azaldı ve sonunda, bir sigortacılık şirketinde çalışmaya başlamamla tamamen ortadan kayboldu. Sen onca yıl oku, aklına gelen en kıytırık tasarımla milyon dolarlar kazanacaksın diye hayal kur, sonunda geldiğin yer "Allah korusun, bir kazayla karşılaşmanız durumunda şirketimiz zararınızı karşılayacak" olsun. İnsanı hayata küstüren şeyler bunlar.

Yaptığım işin beni çileden çıkaran pek çok yönü var ama iki tanesi daha ilk günden bu mesleğe uygun olmadığımı düşünmeme neden oldu. Öncelikle, ben Allah'a inanmam. Ama aldığımız eğitimde, genellikle müslümanlara hitap ettiğimiz ve kaza olasılığından bahsederken "Allah korusun" demezsek tepki göreceğimiz uzun uzun anlatıldı. Şahsen kimseyi batıl inançlara teşvik etmemeyi tercih ederim. Ne var ki, sigortacılık batıl inançlar üzerine kurulu bir meslek. Hem insanları normal bir günün kabusa dönebileceğine ikna etmeye çalışıyorsun hem de zor zamanlarında onlara yardım edeceğini söylüyorsun. Külliyen yalan. Normal şartlarda, normal bir gün, sadece normal geçer. Ve anormal bir şey olursa, bir sigortacı sana yardım etmemek için elinden gelen her şeyi yapar.

İşe uygun olmamamın ikinci nedeni, insanlarla konuşmayı sevmemem. Düzgün cümleler kurarak havlayan köpeğe susmasını söyleyebilir, ağlayan çocuğa aslında canının acımadığını açıklayabilir veya çarptığım masaya ana avrat küfür edebilirim. Ama cümlelerime anlam verebilecek kişilerle konuşmakta zorlanıyorum. Çünkü cevap veriyorlar. Diyalog kuruluyor. Konuşma uzuyor. Sıkılıyorum.

Neyse ki aradığım kişilerin %90'ı sigorta satmaya çalıştığımı anladıkları anda telefonu yüzüme kapatıyorlar. Alacağım primi tehlikeye atsa da işin tek katlanılır yönü bu.

Bir de işi cazip kılan şeyler var. Bunlardan biri Buse. Kendisiyle iki yıl önce tanıştım. Tabii keşke tanışmasaydım ama o kısma birazdan geleceğim.

Buse o gün aradığım 57. kişiydi. Söyleyeceklerimi sonuna kadar dinleyen 12. kişi olacaktı. Aradığım 54 kişi gibi ona da sigorta satamayacaktım. Ama diğer 56 kişinin aksine, onunla iletişimimiz telefon kablolarının sınırlarını aşacaktı. Ve ben tanıştığımız günün tek bir ayrıntısını bile unutmayacaktım.

Standart prosedür gereği kendimi tanıtıp, başına Allah korusun gelebilecek korkunç şeylerden bahsedip ürünlerimizi ve sunduğumuz benzersiz fırsatları anlattıktan sonra Buse'nin soruları başladı. Kaç yaşındaydım? Ne kadar zamandır sigortacıydım? Sadece sağlık sigortası mı satıyordum? Başka alanlara geçmeyi düşünüyor muydum? Terfi etmem mümkün müydü? Gözlerim ne renkti? Üzerimde ne vardı? Bu akşam için bir planım var mıydı? Nerede buluşacaktık?

Sağlık sigortasıyla başlayan konuşmamız yaklaşık yarım saat sürdü. Telefonu kapadığımda mutluydum. Dışarı çıkıp bir sigara yaktım. O sırada aklıma Buse'nin Godzilla gibi bir şey olabileceği geldi. 120 kilo ağırlığında, bıyıklı, en iyi arkadaşı bir somun ekmek olan biri olabilirdi. Belki de ölümcül bir hastalığı vardı ve onu tanıyanlar geleceğe dair cümleler kurmaktan çekiniyordu. Ya da belki sesinin aksine oldukça yaşlıydı, cinsel hayatının son kozlarını oynamak için ancak telefondaki bir fikirsizden yararlanabilecek durumdaydı. Daha kötüsü, sesini gayet iyi kullanan bir erkek bile olabilirdi. Veya adem elmalı bir kadın.

Bunları düşünürken sigaram bitmiş, masama dönme vaktim gelmişti. Mesai bitimine kadar ne yaptığımı hatırlamıyorum bile. Telefonda sigorta satarken hatırlamaya değer çok fazla olay gerçekleşmiyor. Olabilecek en ilginç şey, birilerinin sağlık sigortası yaptırmaya karar vermesi.

Buse'yle buluşmama hazırlanmak üzere eve gittiğimde ikilemde kalmıştım. Görücü usulü bile o anki durumumdan daha güvenilir bir seçenekti. Karşıma ne çıkacağı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Buse'yi haber vermeyip ektiğimi düşünmek bile suçlu hissetmeme yetiyordu. Yani mümkün değildi. Arayıp gelemeyeceğimi söyleseydim telefon numaramı öğrenecekti, daha sonra sorun çıkarabilirdi. Başka birini de gönderemezdim. Hem kimseyi ateşe atamazdım hem de zaten benim yerime geçmeyi kabul edebilecek tek bir arkadaşım bile yoktu. Bu kadar yalnız olmak insana gerçekten tuhaf şeyler yaptırabiliyor. Buse’nin de benim gibi biri olabileceğini düşündüm o an. Umutlandım. Tıraş oldum. Duş aldım. Giyindim. Aynaya son bir kez baktım. Pişman oldum. Ama bunu büyütmedim. Evden çıktım.

20 dakika sonra buluşma yerindeydim. Benim gibi üç adam daha bekliyordu. Çaktırmadan etrafta kamera aramaya başladım. Yarın kendimi Facebook'ta "mallar sürüsü" başlıklı bir fotoğrafta görebilirdim. Fotoğraf başlığını düşünmemle, ne kadar mal olduğumu fark etmem bir oldu. Çiçek almamıştım. Koşarak karşı kaldırıma geçerken neredeyse eziliyordum.

Yerime döndüğümde hala dört kişiydik. Diğer adamlar gözlerini elimdeki çiçeklere dikmişti. Biri oflayarak karşı kaldırıma yürüdü. Diğerleri de onu takip ettiler. Arkalarından pis pis gülerken, hafif bir öksürükle kendime geldim. Gayet alımlı, bakımlı, iyi giyimli, 25 yaşlarında bir kadın, nazik bir sesle "Çağdaş Bey?" dedi.

Tüm kötü senaryolarımın boşa çıkmasıyla yüzüme bir gülümseme yayılırken "Evet," dedim. Buse gülümsemiyordu. Tek kaşı kalkmıştı.

"Adımı söyler misiniz lütfen Çağdaş Bey?"
"B-buse Hanım?"
"Evet, doğru. Doğru Çağdaş Bey olduğunuzdan emin olmak istedim. Yani, olur olur..."

Yüzümdeki salak ifadeden kurtulmak için tekrar gülümseyerek "Haklısınız," dedim, "tanıştığımıza memnun oldum."

Buse uzattığım eli hafif bir gülümseme eşliğinde sıktı, gözlerime baktı ve hiçbir şey demedi. Belki çok yakışıklı birini hayal etmişti. Belki daha zekice bir tanışma bekliyordu. Bilmiyorum. Ama hayal kırıklığına uğradığı belliydi. Yine de insan en azından nezaketen tanıştığına sevindiğini söyler. Elini tutarak biraz daha bekledim. Söylemedi. Güzel görünüşünün altında Buse düpedüz öküz çıkmıştı. İşte bunu gerçekten beklemiyordum.

Elini çekerken "Haydi bir şeyler yemeye gidelim, açlıktan ölüyorum" diyerek döndü ve arkasına bile bakmadan yürümeye başladı. Orada dönüp gitsem belki fark etmeyecekti bile. Yine de yapmadım. Büyüklük bende kalsın dedim. İki adımda yetişip yanında yürümeye başladım. Yetiştiğimi fark edince yüzüme bakıp "Nereye gitsek?" diye sordu. Biriyle yemeğe çıktığı halde yemeği hiç düşünmemiş insanların şapşallığıyla "Bilmem?" dedim.

Buse durdu. Yere bakıp kaşlarını çattı. Saniyeler sessizce geçerken bu kadar seri bir şekilde hayal kırıklığına uğrattığım tek kadının annem olabileceğini düşündüm. Çatık kaşlarını hiç düzeltmeden bakışlarını gözlerime kaydırdığında çok fena fırça yiyeceğimi sandım ama o sadece "Rakı balıkla aran nasıl?" diye sordu. Ne dese kabul edecektim zaten. Yüzündeki ifade yeniden sakin bir gülümsemeye dönüştüğünde yürümeye başladık.

I think I'm paranoid...
And complicated...

Sonraki saatlerde Buse'nin bir şeyler düşünürken kaşlarını çatıp yere baktığını, sağlam içtiğini, beklenmedik cümlelerle şaşırttığını, şaşırttığına şaşırdığını, kolayca iletişim kurabildiğini, esprileri daha tamamlanmadan anladığını, rahatlığıyla rahat hissettirdiğini, konuşmayanları bile konuşturabildiğini ve nefis bir gülümsemeye sahip olduğunu öğrendim. Harika bir gece geçirmiştim. Ayrılırken Buse "Tanıştığımıza memnun oldum" dedi. Bu sayede aslında öküz olmadığını da öğrenmiş bulundum. Bir de sanırım aşık olmuştum.

Bend me, break me anyway you need me
All I want is you...

Birkaç gün sonra yine buluştuk. Sonra yine. Sonra bir de bakmışız, sevgili olmuşuz. Bir de bakmışım, mutluymuşum.

Buse her anlamda iyi hissetmemi sağlıyordu. Dış görünüşümle ilgili kaygılarımı iltifata gerek duymadan, sanki yoklarmış gibi davranarak ortadan kaldırmıştı. Öyle ki, daha fit görünüyor ve daha iyi giyiniyor olduğum için neredeyse kısmetim açılmıştı. Kişiliğimle ilgili zayıf bulduğum yönler onun yanındayken üzerinde hiç konuşmadan, kendiliğinden düzeliyordu. Güçlü hissediyordum. Onun da yardımıyla kendime yeni hedefler koymuştum. O kadar güzel gülüyordu ki, esprili bir adam olduğumu bile düşünmeye başlamıştım. Onun için değişiyor değildim. Sadece o hayatıma girmişti ve ben potansiyelimi kullanmaya başlamıştım.

Bu farkındalıkla birlikte işimde de yükselmeye başladım. Bu mesleğe saygı duymam hiçbir zaman mümkün olmasa da yeni yeni gelişmeye başlayan özgüvenim onu bile iyi yapmamı gerektiriyordu. Bu sayede birkaç ay içinde departman değiştirdim, takım elbise giyip insanlarla yüz yüze görüşmeye başladım ve sağlık sigortacılığından nakliye sigortacılığına geçiş yaptım. Bu alanda da sıradan taşınmalarla değil, müze envanteri ve antikalar gibi değerli, hatta yer yer paha biçilmez eşyalarla ilgilenmeye başladım.

Şimdi dönüp geriye baktığımda Buse'nin beni bu konuda nasıl ustaca yönlendirdiğini daha iyi görüyorum. O olmasa, 4 milyon dolarlık bir tablo çalmak aklımın ucundan geçmezdi.

İki yıllık beraberliğimiz süresince beni hipnotize mi etti, rüyalarıma girip beynime bir düşünce mi yerleştirdi, Jedi mind trick mi yaptı, hiçbir fikrim yok. Sadece bir gün çok zengin olsak ne yapardık diye konuştuğumuzu, ardından soygun planlamaya başladığımızı biliyorum. Tabii planı yapan Buse'ydi, ben sadece taşınma sürecinin detaylarında yardımcı oldum. Şimdi o detayları bile çoktan planlamış olduğunu düşünüyorum. Tek ihtiyacı, planı uygulayacak bir dangalaktı. Onu kıvamına getirmesi de iki yıl sürmüştü.

Bend me, break me, breaking down is easy
All I want is you...

Plana göre, tek yapmam gereken orijinal tabloyu sahtesiyle değiştirmekti. Paketleme işleminde bizzat yer alacaktım. Değerli eşyaların yerleştirileceği kutuları bizzat hazırlatacaktım. Kutulardan birine iki bölme yaptıracak, tablonun mükemmel bir kopyasını bu bölmelerden birine koyacaktım. Taşıma elemanlarından birine sağlam para yedirecek, eşyalar yeni eve götürüldüğünde kutudan sahte tablonun çıkarılacağından emin olacaktım. Oldum da. Üzerime düşen her şeyi yaptım. Ne var ki, taşıma elemanının bir gece önce karısıyla kavga edip kafasına yediği çelik tava sonucunda beyin sarsıntısı geçirmesine engel olamadım. Nakliyatın yapılacağı gün onu hastaneden çıkaramadım, onun yerine gelen elemana da güvenip planı anlatamadım. Sonuçta tek yapabildiğim, delili yok etmek ve eksik kutu götürdüğüm için fırça yemek oldu.

Tabii gerçekleşemeyen bu planın bir de devamı var.

Buse tablonun satışını ayarlamış bile. Alıcı, şehirdeki tek hayvanat bahçesinin müdürü. Sanki etrafında yeteri kadar hayvan yokmuş gibi, hala atlı matlı bir tabloya bir sürü para bayılacak adam. Tabii şüpheci de. Buse'yle anlaşmış ve onun dışında kimsenin bu alışverişe bulaşmasını istemiyor. Biz de bunun için hayvanat bahçesinin en az ziyaret edilen noktasında, en dipte yer alan yaban domuzlarının kafesinin önünde buluşacağız. Ben bir sanat öğrencisi gibi elimde şövale ve boyalarla gideceğim. Buse geldiğinde kağıtlarımın arasına sakladığım tabloyu vereceğim. O alışverişi tamamlayıp hayvanat bahçesinden ayrılacak, ben biraz daha postmodern domuz çizeceğim, üç gün sonra evimde buluşacağız.

Tabii ortada tablo olmayınca planın bu kısmı da gerçekleşmedi. Ama soygundan önceki ve sonraki üç gün boyunca birbirimizi hiç aramamaya karar verdiğimiz için, hayvanat bahçesine gidip haber vermem gerekiyordu. Yerimi almış, yaban domuzlarını izlerken, Buse yanında zebellah gibi iki adamla geldi. Bir an oyuna geldiğini, yakalanmış olduğunu, işimizin bittiğini düşündüm. Ama Buse'nin çatık kaşlarını görünce yanıldığımı anladım. İki yılda öğrendiğim kadarıyla bunlar düşünceli ya da çaresiz değil, düpedüz sinirli bakışlardı. İyice yaklaştıklarında, biraz da sevimli görünmeye çalışarak, ellerimi iki yana kaldırıp omuz silktim. Buse etkilenmedi.

"Tablo nerede lan?!"

Bu tavır, iki yıl boyunca karşılaşmadığım, dolayısıyla öğrenemediğim bir şeydi. Anlam veremedim. Sevimli görünme çabam yerini önce şaşkınlığa, ardından paniğe bırakırken, "Ulan gerizekalı! Bir bok beceremedin di mi?! Alın bunu n'aparsanız yapın!" cümlesi ve elmacık kemiğime inen ilk yumruk kafamdaki anlayış hücrelerini çalıştırmaya başladı. Sevgilimin devasa ağabeylerinden hayatımın dayağını yedim.

Just a perfect day
You made me forget myself
I thought I was someone else...

Sonrası, siz deyin Picasso, ben diyeyim Pollock.

Hastaneye nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. Çıkışım ise hayli acı vericiydi, muhtemelen uzun süre unutmayacağım. Polise gitmem tabii ki mümkün olmadı. Sigortamın bu durumu kaza kapsamına almadığı için hastane masraflarımı karşılamaması da cabası. İş yerindekiler gasp edildiğimi sanıyor. Aslında bir yerde, ben de gasp edildiğimi düşünmüyor değilim. Keşke çaldıkları şey para olsaydı.

13 Eylül 2012 Perşembe

retweet

sosyal medya "uzmanları"nın twitter kurgusu dediği bir şey var. genellikle yarım saat - bir saat kadar sürüyor bu kurguyu hazırlamak. nedense bu hazırlığın ardından ortaya çıkan kurgu genellikle şöyle bir şey oluyor:

"x cümlesini retweet eden her 25. kişiye y veriyoruz."

müşteri buna olumlu cevap veriyor, hatta bazen süper bir fikir olduğunu söylüyor.

peki neden? herkes sadece retweet edilecek cümleyi ve kaçıncı kişiye ne hediye vereceklerini değiştirip aynı şeyi tekrar tekrar satarken, bu kurguyu (!) yapmak neden sadece 2 dakika sürmüyor? haydi cümle zorladı diyelim, neden 15 dakikadan fazla zaman harcanıyor buna?

elalem twitter'ı retweet'le sınırlamayıp şöyle şeyler yapabiliyor:


böyle fikir bulacaklarsa günlerce düşünsünler, sunumlarında havalarından geçilmesin, çok para kazansınlar, helali hoş olsun.

ammaaaa, gün gelir müşteri olursam, bana retweet'i uzun uzun düşünüp kurguladık diye yutturmaya çalışırlarsa... söylemedi demeyin, kan çıkar.

24 Ağustos 2012 Cuma

bugünü bir yerlere "hayatımın sıradandan kötüye doğru gitme ihtimalinin başladığı gün" olarak işaretlemem gerekiyordu.

done.

17 Ağustos 2012 Cuma

bayram sabahı

galiba ilk kez bayramı gerçekten bayram gibi görüyorum. bu sefer bayram sabahında yanımda yalnız kardeşim olacak. annem ve babamla aynı evde uyanıp kahvaltı etmeyeceğiz. ne davulcu, ne çocuk ne de misafir karşılayacağız. kimseye çay ve tatlı ikram edip yılda bir kez görüşenlerin boş sohbetlerine biblo olmayacağız.

bu yıl annemi ve babamı görmek için yazlığa gideceğim. onlar dahil, oradaki herkes tatil yapıyor olacak. ben ütülenmiş elbisemle yanlarına gidip bayramlarını kutlayacağım. ritüel muhtemelen bir dakika bile sürmeyecek. ama onlara bu kez alışkanlıktan değil, bayram sabahını birlikte geçirme özlemiyle sarılacağım.

her şeyin ilki, eğer ilk olduğunu fark edebiliyorsan, biraz duygusallık içeriyor.