i'm having a nervous breakdown.
i'm NOT having a nervous breakdown.
everybody's talking, shouting and it's getting louder and louder and more annoying each time.
i don't need to LET them effect me, do i?
the tears are right behind my eyeballs, trying to get out.
there's just a brain behind my eyes. and THAT'S ALL.
but it screams for help.
no. my brain doesn't scream. and it NEVER asks for help.
i am just a cold, arrogant bitch.
I AM.
just a little depressed maybe?
there's no depression.
and i am fine now.
30 Haziran 2009 Salı
23 Haziran 2009 Salı
ideal
"Tam bir İstanbul hanımefendisi" diye düşündü Şöbiyet. Oturuşu, kalkışı, kahve fincanını tutarken nazikçe kalkan serçe parmağı, konuşması... Görünüşe bakılırsa Baklagül tam da evlenilecek kadındı.
"Sizi tekrar görebilecek miyim?" diye sordu. Baklagül hafifçe kızardı, uzun kirpiklerinin gölgelediği gözlerini indirerek, incecik sesiyle cevap verdi; "Çok isterim. Fakat buna bir isim koymamız gerek. Sonra ne derler?"
Şöbiyet uzaklara baktı. Çok eskilerden tanıdığı bir ses, yine hayatın önemli derslerinden birini kulağına fısıldıyordu. "Kadının iyisi sokakta hanımefendi, mutfakta aşçı, yatakta orospu olmalı."
"Ah be Kamil Abi," diye düşündü Şöbiyet; "Şimdi kadayıfa döndün, ağzında diş kalmadı ama gençliğinde neler neler öğrettin bana. Bir tek şu aşçı meselesini öğretemedin be abim. Kadın milleti sokakta ve yatakta çeşitli sıfatlarla anılırken neden mutfağa girince meslek sahibi oluyor, bir bunu anlatamadın. Bir de keşke Cine5'in şifresinin nasıl kırıldığını öğretseydin zamanında. Ama sen de haklısın be abi, nereden bileceksin? Hem zaten artık..."
Baklagül kibarca öksürdü ve Şöbiyet'i düşüncelerinden uzaklaştırdı. "Kalkalım mı artık? Geç oldu."
---
Ne güzel kızdı şu Baklagül. Hanımefendiliğine diyecek yoktu doğrusu. Her hareketinden incelik akıyordu. Annesi bir kaşığa kırk mantı sığdırabildiğini de söylemişti. Bütün mahalle Baklagül'ün tarifine göre baklava yapıyordu. Daha ne olsundu? Dahasını Şöbiyet de çok merak ediyordu. Konuyu annesine yeniden açtı. Baklagül'ü düşündükçe kabaran merakı yüzünden daha fazla bekleyemeyecekti.
---
Şöbiyet annesinin itirazlarına aldırmadı. Babası "Dur bakalım hele" dediyse de beklemedi. Baklagül'le evlenecekti, başka yolu yoktu. Hazırlıklar tamamlandı, bir hafta içinde söz, nişan, düğün yapıldı. Kamil Abi düğüne tekerlekli sandalyesiyle katıldı. Artık konuşamıyordu ama düğün boyunca Baklagül'e bakıp kafasını iki yana sallayıp durdu. Şöbiyet bunu parkinsona bağladı. Ne var ki yanılıyordu. Kamil Abi tüm bilgeliğiyle, Şöbiyet'i uyarmaya çalışıyordu.
---
Beklenen an sonunda gelmişti. Davul zurna çalınmış, yüzlerce 1$ yerlere saçılmış, takılar takılmış, göbekler atılmış ve düğün tamamlanmıştı. Kadınlar Şöbiyet'in anlamadığı gelenekleri yerine getirmiş, Baklagül'ü odasına yerleştirmişlerdi. Arkadaşları sırtına hayvan gibi yumruklar attıktan sonra Şöbiyet de hazırdı. Odanın kapısına gelince derin bir nefes aldı, "Vay be! Artık evli bir adamım," diye düşündü; "üstelik galiba kusursuz bir kadınla."
Baklagül yatağa uzanmıştı. Son derece müstehcen bir pozisyon, kırmızı kombinezon, kırmızı örtüler, kırmızı ışıklar... Kalp krizi geçirmek için uygun bir ortam. Şöbiyet'in nabzı hızlandı. Titremesini zar zor kontrol edebildiği elini Baklagül'e uzattı.
"Yalnız ücreti peşin alıyorum kocacım."
Yanlış mı duymuştu? Baklagül'ün ağzında cak cak çiğnediği sakız kafasını mı karıştırmıştı? Kulakları ona bir oyun mu oynuyordu? Nasıldı yani? Baklagül o kadar ideal bir kadındı ki, yatakta hakikaten orospuya mı dönüşmüştü?!
Şöbiyet ne söyleyeceğini bilemedi, ağzında birkaç kelime geveledikten sonra hızla oturma odasına gitti. Koltuğa külçe gibi yığıldı. "Herhalde heyecandandır" diye düşündü. "Bu geceyi atlatalım, yarın sağlam kafayla konuşuruz. Bu böyle olmaz. Yok, vallahi olmaz. Hatta şimdi gidip sakinleştirsem iyi olacak."
Koltuktan kalkarken mutfağın ışığı yandı. Baklagül mutfağa girmişti, "Susadı herhalde heyecandan, canım benim" diye düşündü Şöbiyet. Baklagül'ü korkutmamak için, dikkatli adımlarla mutfak kapısına geldi. Kapıda durdu ve "Oha" dedi.
Baklagül gecenin bu saatinde bir yandan patates doğruyor, diğer yandan kremalı sosu karıştırıyordu. Üzerinde beyaz bir mutfak önlüğü vardı, saçlarını sıkıca toplamıştı. Az önceki şuh kadından eser kalmamıştı. Şöbiyet o kadar şaşkındı ki, içinden küfür bile edemiyordu. Şu anda sanki dünya dışı bir varlıkmış gibi gördüğü maydonoza bakakaldı. Elini uzatmasıyla tahta kaşığın "çotank" diye elinin üzerine inmesi bir oldu. Anlaşılan Baklagül malzemelerini kimseye kullandırmayan bir aşçıydı. Ayrıca Allah belasını versindi.
Şöbiyet "konuşmamız lazım" diyerek mutfaktan çıktı. Baklagül mutfak robotu sesleri çıkararak onu izledi.
---
Evet, Kamil Abi'nin tanımına göre Baklagül ideal kadındı. Hatta bundan da fazlasıydı. Mesela koridorda manken gibi yürüyor, sokak kapısının önünden geçerken selam veriyor (bazen selamını "Ekmek lazım mı beyim?" sorusuyla destekliyor), bilgisayar başında ise tüm ciddiyetini takınıp direktif vermeye başlıyordu. Kendini rakı sofrasına meze edip boylu boyunca masaya uzandığı ve ara sıra kendini kavun sanıp kesmeye kalktığı için Şöbiyet evde rakı içmekten vazgeçmişti. Onunla hiç banyoya girmemişti. Görebileceklerinden korkuyordu.
Bir keresinde Şöbiyet televizyon izlerken Baklagül'ün bacağını tuttu. Bir tepki alamayınca hafifçe okşamaya başladı. Baklagül kalkıp kanalı değiştirdi, yerine oturdu. Şöbiyet bir şey anlamamıştı. Biraz bekledi ve kolunu Baklagül'ün omzuna attı. Bu hareket de televizyonun sesinin açılmasıyla sonuçlandı. "Komşular duymasın diye yapıyor" dedi Şöbiyet içinden, iyice yaklaşıp öpmeye başladı. Baklagül donup kaldı. En ufak bir tepki vermiyor, gözlerini bile kırpmıyordu. Şöbiyet neyi yanlış yaptığını fark etmişti. Oturma odasında televizyon kumandası olan bir kadınla koltukta sevişmeye kalkarsa, kısa devre yapması normaldi.
Yeniden çalışması için kafasına birkaç kez vurdu, işe yaramayınca eline iki tane yeni pil tutuşturdu. Baklagül kalkıp kanalı değiştirdi.
---
Evleneli bir hafta olmamıştı ama Şöbiyet ideal kadın arayışının dünyanın en saçma uğraşı olduğuna karar vermişti bile. Boşanmak istediğini söylese herkes kıçıyla gülerdi. Balkonda oturdu, bir sigara yaktı. Omuzları çökmüş, düşünceli düşünceli otururken omzunda bir el hissetti. Gelen Baklagül'dü. "Bu ne hal lan? Karadeniz’de gemilerin mi battı yarraaam?!" dedi. O an Şöbiyet sadece erkek arkadaşlarının seviyesiz muhabbetinden değil, dünya üzerindeki tüm küfürlerden tiksindi. Ama yapacak bir şey yoktu. Balkonda arkadaşa dönüşen Baklagül Şöbiyet'in derdini dinlemeden gitmeyecekti.
Şöbiyet olan biteni anlattı. "Harika bir kadın, kesinlikle çok seviyorum, daha iyisi olamaz. Ama olmuyor be kanka, olmuyor anasını satim!"
Baklagül bilge arkadaş tavrıyla "Anladım seni kanka," dedi; "erkek dediğin kusursuz kadın istemez. Kendisi kusursuz değilken karşısında ilahe görünce ne yapacağını şaşırır, ellerini nereye koyacağını bilemez. Zaten kadın dediğin de kusursuz olamaz, bünyesi kaldırmaz. Bir yerde balataları yakar işte. Mühim olan uyum. Bize asıl gereken o işte. Ne bir eksik, ne bir fazla. Beyin kıvrımlarınız birbirine oturacak ki mutlu olasınız. Böyle, uçurtma gibi. Rüzgar nasıl eserse ona göre, hafif. Ama bir yandan da ipini koparıp gitmeyecek, eşine bağlı olacak. Böyle işte."
Şöbiyet ana fikri anlamıştı. Hatta daha fazlasını da. O gece yatağına gitti, Baklagül'e biraz para verdi. Evlendiklerinden beri ilk kez seviştiler. Ertesi gün Şöbiyet pikniğe gitmeyi önerdi kahvaltıda. Baklagül mutfağa girdi, mükellef bir piknik sepeti hazırladı. Arabada sürekli şarkı söyledi. Bijon anahtarı rolüne soyunmadığı için şükretti Şöbiyet. Ama zaten birazdan evlilikle ilgili tüm dertleri bitecekti.
Yemeklerini yedikten sonra Şöbiyet uçurtma uçurmak istediğini söyledi. Baklagül hazırdı, uzun bir çamaşır ipini beline bağlamıştı bile. Şöbiyet ipin ucunu tuttu, birlikte koşmaya başladılar. Tepenin sonuna geldiklerinde Baklagül iyice yükseğe zıpladı. Uçtu, uçtu, bir süre havada kaldı. Ve uçan her şey gibi yere indi. Mevcut duruma daha uygun bir tanım gerekirse, çakıldı.
Şöbiyet merhum eşinin ardından baktı. Belki de dünyanın tek kusursuz kadınını kaybettiğini düşündü. Üzülmedi. Kendini her yeri doldurmaya adamış bu kadın, ardında nasıl olduysa hiç boşluk bırakmamıştı.
"Sizi tekrar görebilecek miyim?" diye sordu. Baklagül hafifçe kızardı, uzun kirpiklerinin gölgelediği gözlerini indirerek, incecik sesiyle cevap verdi; "Çok isterim. Fakat buna bir isim koymamız gerek. Sonra ne derler?"
Şöbiyet uzaklara baktı. Çok eskilerden tanıdığı bir ses, yine hayatın önemli derslerinden birini kulağına fısıldıyordu. "Kadının iyisi sokakta hanımefendi, mutfakta aşçı, yatakta orospu olmalı."
"Ah be Kamil Abi," diye düşündü Şöbiyet; "Şimdi kadayıfa döndün, ağzında diş kalmadı ama gençliğinde neler neler öğrettin bana. Bir tek şu aşçı meselesini öğretemedin be abim. Kadın milleti sokakta ve yatakta çeşitli sıfatlarla anılırken neden mutfağa girince meslek sahibi oluyor, bir bunu anlatamadın. Bir de keşke Cine5'in şifresinin nasıl kırıldığını öğretseydin zamanında. Ama sen de haklısın be abi, nereden bileceksin? Hem zaten artık..."
Baklagül kibarca öksürdü ve Şöbiyet'i düşüncelerinden uzaklaştırdı. "Kalkalım mı artık? Geç oldu."
---
Ne güzel kızdı şu Baklagül. Hanımefendiliğine diyecek yoktu doğrusu. Her hareketinden incelik akıyordu. Annesi bir kaşığa kırk mantı sığdırabildiğini de söylemişti. Bütün mahalle Baklagül'ün tarifine göre baklava yapıyordu. Daha ne olsundu? Dahasını Şöbiyet de çok merak ediyordu. Konuyu annesine yeniden açtı. Baklagül'ü düşündükçe kabaran merakı yüzünden daha fazla bekleyemeyecekti.
---
Şöbiyet annesinin itirazlarına aldırmadı. Babası "Dur bakalım hele" dediyse de beklemedi. Baklagül'le evlenecekti, başka yolu yoktu. Hazırlıklar tamamlandı, bir hafta içinde söz, nişan, düğün yapıldı. Kamil Abi düğüne tekerlekli sandalyesiyle katıldı. Artık konuşamıyordu ama düğün boyunca Baklagül'e bakıp kafasını iki yana sallayıp durdu. Şöbiyet bunu parkinsona bağladı. Ne var ki yanılıyordu. Kamil Abi tüm bilgeliğiyle, Şöbiyet'i uyarmaya çalışıyordu.
---
Beklenen an sonunda gelmişti. Davul zurna çalınmış, yüzlerce 1$ yerlere saçılmış, takılar takılmış, göbekler atılmış ve düğün tamamlanmıştı. Kadınlar Şöbiyet'in anlamadığı gelenekleri yerine getirmiş, Baklagül'ü odasına yerleştirmişlerdi. Arkadaşları sırtına hayvan gibi yumruklar attıktan sonra Şöbiyet de hazırdı. Odanın kapısına gelince derin bir nefes aldı, "Vay be! Artık evli bir adamım," diye düşündü; "üstelik galiba kusursuz bir kadınla."
Baklagül yatağa uzanmıştı. Son derece müstehcen bir pozisyon, kırmızı kombinezon, kırmızı örtüler, kırmızı ışıklar... Kalp krizi geçirmek için uygun bir ortam. Şöbiyet'in nabzı hızlandı. Titremesini zar zor kontrol edebildiği elini Baklagül'e uzattı.
"Yalnız ücreti peşin alıyorum kocacım."
Yanlış mı duymuştu? Baklagül'ün ağzında cak cak çiğnediği sakız kafasını mı karıştırmıştı? Kulakları ona bir oyun mu oynuyordu? Nasıldı yani? Baklagül o kadar ideal bir kadındı ki, yatakta hakikaten orospuya mı dönüşmüştü?!
Şöbiyet ne söyleyeceğini bilemedi, ağzında birkaç kelime geveledikten sonra hızla oturma odasına gitti. Koltuğa külçe gibi yığıldı. "Herhalde heyecandandır" diye düşündü. "Bu geceyi atlatalım, yarın sağlam kafayla konuşuruz. Bu böyle olmaz. Yok, vallahi olmaz. Hatta şimdi gidip sakinleştirsem iyi olacak."
Koltuktan kalkarken mutfağın ışığı yandı. Baklagül mutfağa girmişti, "Susadı herhalde heyecandan, canım benim" diye düşündü Şöbiyet. Baklagül'ü korkutmamak için, dikkatli adımlarla mutfak kapısına geldi. Kapıda durdu ve "Oha" dedi.
Baklagül gecenin bu saatinde bir yandan patates doğruyor, diğer yandan kremalı sosu karıştırıyordu. Üzerinde beyaz bir mutfak önlüğü vardı, saçlarını sıkıca toplamıştı. Az önceki şuh kadından eser kalmamıştı. Şöbiyet o kadar şaşkındı ki, içinden küfür bile edemiyordu. Şu anda sanki dünya dışı bir varlıkmış gibi gördüğü maydonoza bakakaldı. Elini uzatmasıyla tahta kaşığın "çotank" diye elinin üzerine inmesi bir oldu. Anlaşılan Baklagül malzemelerini kimseye kullandırmayan bir aşçıydı. Ayrıca Allah belasını versindi.
Şöbiyet "konuşmamız lazım" diyerek mutfaktan çıktı. Baklagül mutfak robotu sesleri çıkararak onu izledi.
---
Evet, Kamil Abi'nin tanımına göre Baklagül ideal kadındı. Hatta bundan da fazlasıydı. Mesela koridorda manken gibi yürüyor, sokak kapısının önünden geçerken selam veriyor (bazen selamını "Ekmek lazım mı beyim?" sorusuyla destekliyor), bilgisayar başında ise tüm ciddiyetini takınıp direktif vermeye başlıyordu. Kendini rakı sofrasına meze edip boylu boyunca masaya uzandığı ve ara sıra kendini kavun sanıp kesmeye kalktığı için Şöbiyet evde rakı içmekten vazgeçmişti. Onunla hiç banyoya girmemişti. Görebileceklerinden korkuyordu.
Bir keresinde Şöbiyet televizyon izlerken Baklagül'ün bacağını tuttu. Bir tepki alamayınca hafifçe okşamaya başladı. Baklagül kalkıp kanalı değiştirdi, yerine oturdu. Şöbiyet bir şey anlamamıştı. Biraz bekledi ve kolunu Baklagül'ün omzuna attı. Bu hareket de televizyonun sesinin açılmasıyla sonuçlandı. "Komşular duymasın diye yapıyor" dedi Şöbiyet içinden, iyice yaklaşıp öpmeye başladı. Baklagül donup kaldı. En ufak bir tepki vermiyor, gözlerini bile kırpmıyordu. Şöbiyet neyi yanlış yaptığını fark etmişti. Oturma odasında televizyon kumandası olan bir kadınla koltukta sevişmeye kalkarsa, kısa devre yapması normaldi.
Yeniden çalışması için kafasına birkaç kez vurdu, işe yaramayınca eline iki tane yeni pil tutuşturdu. Baklagül kalkıp kanalı değiştirdi.
---
Evleneli bir hafta olmamıştı ama Şöbiyet ideal kadın arayışının dünyanın en saçma uğraşı olduğuna karar vermişti bile. Boşanmak istediğini söylese herkes kıçıyla gülerdi. Balkonda oturdu, bir sigara yaktı. Omuzları çökmüş, düşünceli düşünceli otururken omzunda bir el hissetti. Gelen Baklagül'dü. "Bu ne hal lan? Karadeniz’de gemilerin mi battı yarraaam?!" dedi. O an Şöbiyet sadece erkek arkadaşlarının seviyesiz muhabbetinden değil, dünya üzerindeki tüm küfürlerden tiksindi. Ama yapacak bir şey yoktu. Balkonda arkadaşa dönüşen Baklagül Şöbiyet'in derdini dinlemeden gitmeyecekti.
Şöbiyet olan biteni anlattı. "Harika bir kadın, kesinlikle çok seviyorum, daha iyisi olamaz. Ama olmuyor be kanka, olmuyor anasını satim!"
Baklagül bilge arkadaş tavrıyla "Anladım seni kanka," dedi; "erkek dediğin kusursuz kadın istemez. Kendisi kusursuz değilken karşısında ilahe görünce ne yapacağını şaşırır, ellerini nereye koyacağını bilemez. Zaten kadın dediğin de kusursuz olamaz, bünyesi kaldırmaz. Bir yerde balataları yakar işte. Mühim olan uyum. Bize asıl gereken o işte. Ne bir eksik, ne bir fazla. Beyin kıvrımlarınız birbirine oturacak ki mutlu olasınız. Böyle, uçurtma gibi. Rüzgar nasıl eserse ona göre, hafif. Ama bir yandan da ipini koparıp gitmeyecek, eşine bağlı olacak. Böyle işte."
Şöbiyet ana fikri anlamıştı. Hatta daha fazlasını da. O gece yatağına gitti, Baklagül'e biraz para verdi. Evlendiklerinden beri ilk kez seviştiler. Ertesi gün Şöbiyet pikniğe gitmeyi önerdi kahvaltıda. Baklagül mutfağa girdi, mükellef bir piknik sepeti hazırladı. Arabada sürekli şarkı söyledi. Bijon anahtarı rolüne soyunmadığı için şükretti Şöbiyet. Ama zaten birazdan evlilikle ilgili tüm dertleri bitecekti.
Yemeklerini yedikten sonra Şöbiyet uçurtma uçurmak istediğini söyledi. Baklagül hazırdı, uzun bir çamaşır ipini beline bağlamıştı bile. Şöbiyet ipin ucunu tuttu, birlikte koşmaya başladılar. Tepenin sonuna geldiklerinde Baklagül iyice yükseğe zıpladı. Uçtu, uçtu, bir süre havada kaldı. Ve uçan her şey gibi yere indi. Mevcut duruma daha uygun bir tanım gerekirse, çakıldı.
Şöbiyet merhum eşinin ardından baktı. Belki de dünyanın tek kusursuz kadınını kaybettiğini düşündü. Üzülmedi. Kendini her yeri doldurmaya adamış bu kadın, ardında nasıl olduysa hiç boşluk bırakmamıştı.
11 Haziran 2009 Perşembe
Gerrrrrgin
İnsanlar gergin. Ben kalem çevirip plastik bardak katlediyorum. Pek bir şey yok. Buna rağmen dikkatsiz ve biraz düşüncesizim. Vücudumun “banne grip olcam ben” dediği ve tüm irademle karşı koyduğum zamanlar gibi biraz. Grip olmuyorum, sadece sıkıldım. Gerginlikten yükselen sesleri duyunca milletin ağzına ayağımı sokmak istiyorum, çorabımla birlikte. Sonucun daha iyi olmayacağını, hatta gayet de kötüye gideceğini bilmeleri için yapmak istiyorum bunu. Dikkatsizliğim ve düşüncesizliğim sanırım biraz da bununla ilgili. Elbette salakça bir savunma mekanizması, durumu kötüleştiriyor.
Bir yandan da ıvır zıvır blogları okuyorum. Bazıları hakikaten gayet hoş yazılmış, okunası. Mesela az önce bir tanesi hislerime tercüman oldu. Al işte:
Son günlerde daha çok selamlaşma, daha çok havadan sudan konuşma ve daha çok “karşılaştıkça gülümseşme” durumu söz konusu. Bunu konu etmeye dilim varmıyor aslında. Ama bak işte, varıyormuş, söyledim bile. Ama asıl söylemek istediğim bu durumlardan memnun olmadığımdı. Asosyalim bu aralar içten içe. Gülümserken yine yüzüm çatlıyor. Ama nasıl sakin, nasıl sevimli... Sırf sigara içerken konuşmamak için çimenlere uzanıp gözlerimi kapatıyorum. Oysa o çimenler bokumu yesin benim, sevmiyorum üç metrekarelik kurumaya yüz tutmuş çimen müsveddelerini. Millet “buna da şükür” der, o çimenlerde piknik yapar. Ben demiyorum öyle. Ofis koltuğunu tünek olarak kullanıyorum, ayakkabılarımla basıyorum üstüne üstüne. Hem de tuvalete girdim ben o ayakkabılarla, n’aabeeer...
Ben galiba bu güzel havalarda mahvoluyorum. Fayda’dan ayrılma düşünceleri de böyle havalarda oluşmuştu. Beni gidi güzel hava quitter’ı.
Dün şaka gibi bir blog gönderdi sevgili. Aşkla ve geri zekalılıkla yoğrulmuş iki gencin TDK ajanlarını intihara sürükleyecek öyküsü. O kadar romantik komedi tadında ve tahmin edilebilir ilerliyor ki hikaye, bir çift ne kadar salak olursa olsun bu şekilde yaşayamaz, yaşasa da bunları yazamaz diye düşünerek fake olduğuna karar verdim. (Ara bölge: İnsanların “bacım” diye hitap etmesinden hep beraber tiksinebilir miyiz lütfen? Bu görüşümü paylaşmanız ve hayatınızdan bacım kelimesini çıkarmanız benim için önemli sayın okur. Evet, haklısınız, bildiğiniz şımarıklık bu. Ama dünyayı bir nebze güzelleştirecek bu durum, ciddiyim.) Bunun bir nedeni de yazarlardan birinin (her ne kadar bir kişinin yazdığını düşünsem de) diğerinden bahsederken aşırı miktarda ve ardı ardına (Keşke bunu da “ardarda” diye kabul etsek. TDK sesimi duy!) “böcüşüm, hayatımın anlamı, ilk ve son aşkım, minnoşum” ve benzeri tanımlamalar kullanmasıydı. Sadece ben böyle dangalak tanımlamalardan hoşlanmıyorum diye değil, ciddi bir insan yazmaz öyle diye düşünüyorum. Doğuştan yavşak olsa bile yazmaz. Bir de zaten nasıl bir insan sevgilisine böcek der ki? Ne kadar şirinleştirmeye çalışsan da böcek işte. Tamam, fazla takıldım buna, kesiyorum.
Ben çok sıkıldım buradaki insanlardan. İlk zamanlarda hoş, daha sonra da en azından kabul edilebilir gelen huyları batıyor. İster istemez iletişimi minimuma indirdim. Özellikle iletişim kurmak istedikleri zaman son derece makul, kalan zamanlarda sessiz, sakin. Ortamdan da sıkıldım zaten. Çıksam şimdi. Geri dönmesem belki. Sevgili kokusu istiyorum.
Bir yandan da ıvır zıvır blogları okuyorum. Bazıları hakikaten gayet hoş yazılmış, okunası. Mesela az önce bir tanesi hislerime tercüman oldu. Al işte:
kötü bi draft yazdım çünkü. bilerek kötü yazdım çünkü müdürlük olarak drafta inanmıyoruz, kırmızı kaleme ve “bunu okuyucunun yorumuna bırakalım”lara inanıyoruz.
Son günlerde daha çok selamlaşma, daha çok havadan sudan konuşma ve daha çok “karşılaştıkça gülümseşme” durumu söz konusu. Bunu konu etmeye dilim varmıyor aslında. Ama bak işte, varıyormuş, söyledim bile. Ama asıl söylemek istediğim bu durumlardan memnun olmadığımdı. Asosyalim bu aralar içten içe. Gülümserken yine yüzüm çatlıyor. Ama nasıl sakin, nasıl sevimli... Sırf sigara içerken konuşmamak için çimenlere uzanıp gözlerimi kapatıyorum. Oysa o çimenler bokumu yesin benim, sevmiyorum üç metrekarelik kurumaya yüz tutmuş çimen müsveddelerini. Millet “buna da şükür” der, o çimenlerde piknik yapar. Ben demiyorum öyle. Ofis koltuğunu tünek olarak kullanıyorum, ayakkabılarımla basıyorum üstüne üstüne. Hem de tuvalete girdim ben o ayakkabılarla, n’aabeeer...
Ben galiba bu güzel havalarda mahvoluyorum. Fayda’dan ayrılma düşünceleri de böyle havalarda oluşmuştu. Beni gidi güzel hava quitter’ı.
Dün şaka gibi bir blog gönderdi sevgili. Aşkla ve geri zekalılıkla yoğrulmuş iki gencin TDK ajanlarını intihara sürükleyecek öyküsü. O kadar romantik komedi tadında ve tahmin edilebilir ilerliyor ki hikaye, bir çift ne kadar salak olursa olsun bu şekilde yaşayamaz, yaşasa da bunları yazamaz diye düşünerek fake olduğuna karar verdim. (Ara bölge: İnsanların “bacım” diye hitap etmesinden hep beraber tiksinebilir miyiz lütfen? Bu görüşümü paylaşmanız ve hayatınızdan bacım kelimesini çıkarmanız benim için önemli sayın okur. Evet, haklısınız, bildiğiniz şımarıklık bu. Ama dünyayı bir nebze güzelleştirecek bu durum, ciddiyim.) Bunun bir nedeni de yazarlardan birinin (her ne kadar bir kişinin yazdığını düşünsem de) diğerinden bahsederken aşırı miktarda ve ardı ardına (Keşke bunu da “ardarda” diye kabul etsek. TDK sesimi duy!) “böcüşüm, hayatımın anlamı, ilk ve son aşkım, minnoşum” ve benzeri tanımlamalar kullanmasıydı. Sadece ben böyle dangalak tanımlamalardan hoşlanmıyorum diye değil, ciddi bir insan yazmaz öyle diye düşünüyorum. Doğuştan yavşak olsa bile yazmaz. Bir de zaten nasıl bir insan sevgilisine böcek der ki? Ne kadar şirinleştirmeye çalışsan da böcek işte. Tamam, fazla takıldım buna, kesiyorum.
Ben çok sıkıldım buradaki insanlardan. İlk zamanlarda hoş, daha sonra da en azından kabul edilebilir gelen huyları batıyor. İster istemez iletişimi minimuma indirdim. Özellikle iletişim kurmak istedikleri zaman son derece makul, kalan zamanlarda sessiz, sakin. Ortamdan da sıkıldım zaten. Çıksam şimdi. Geri dönmesem belki. Sevgili kokusu istiyorum.
31 Mayıs 2009 Pazar
aktivist
bu kısa bir hikaye. hayatımın değil, yaşamımın hikayesi. yaşanması gibi yazılmasının da kimseye bir faydası olmayacak. hiçbir şeyi değiştiremedim, bundan sonra da hiçbir şey değişmeyecek. ama yazıyorum. çünkü hepsi, kelimesi kelimesine, yaşanmaya değerdi.
yeniden doğsam, yeniden 23 yaşında olsam, yeniden televizyonu açsam ve aynı konuşmayı dinlesem, yine aynı şeyleri yapardım.
23 yaşındaydım ve seçimlere inanmıyordum. hiçbir şeyden memnun değildim ama hiç oy kullanmamıştım. büyük devrimciler ancak efsane olurdu, güç yine iktidardakilerde kalırdı. denesem yanılacağımdan o kadar emindim ki, harekete geçmek bir yana, parmağımı bile kıpırdatmıyordum.
satriani olmak için çok çalışmak gerektiğini fark edip gitarı, yeni bir akım yaratmak için uyumsuz olmak gerektiğini anlayıp düşünmeyi bırakmıştım. ortalamadan şaşmadan, sadece yemek tarifine bir küp şeker ekleyerek takdir edilmeyi tercih ediyordum. umutsuz ev kadınlarının bile benden çok umudu vardı. üstelik onlar benim gibi 19 yaşında evlenmemişlerdi.
o sabah yine eşimi işine göndermiş, kahvaltı masasını olduğu gibi bırakıp etrafı toplamaya başlamıştım. içten içe saçma olduğunu hissediyordum ama ev işlerini odak noktası olarak görmek birçok şeyi kolaylaştırıyordu. bir rutin diğerini izlerken, sıra televizyona geldi.
o kadar kendinden emin görünüyor, o kadar düzgün konuşuyordu ki, program bittiğinde dayak yemiş gibi kalmıştım koltukta. siyah çarşafının katları arasına sıkıştırılmış kusursuz yüzünde kendini tamamen adamış birinin gerginliği vardı. çıkardığı sesler melodik, mimikleri şiir gibiydi. "kadınlar ilk fırsatta evlendirilmeli, erkeklerin işlerine burunlarını sokmamalı, elbette olabildiğince çok çocuk yapmalı, evde efendinin kim olduğunu bilmeli" diyordu. uzun uzun konuştu, örnekler verdi, pek çok kişiye mantıklı gelecek açıklamalarda bulundu ve tüm karizmasını ortaya koyarak kendisine karşı çıkan herkesi susturdu. ondan nefret etmem için gereken her şeyi yaptı.
farklı şartlarda taş kafalı bir güzellik kraliçesi olabilecek bu kadın, bugün beyni de dili de zehir gibi çalışan bir tanrıçaydı. her ilahi güç gibi, onu devirmek de kolay değildi. bir peygamber olup yeni bir din ve yeni bir tanrı yaratmak gerekiyordu. müritler toplamak, kutlu haberi yaymak ve sonunda ölmek zorundaydım ben de. bu devrim kadife yumuşaklığında gerçekleşemezdi.
sıradan bir ev kadını olmam her şeyi zorlaştırıyordu. ona ulaşmamı bile. eminim her gün yüzlerce övgü ve tehdit mektubu alıyordu. kendisine yazacağım hiçbir şeyi ciddiye alacağını düşünmemiştim. bu yüzden doğrudan saldırmaya karar verdim ve gazeteye iki cümlelik bir ilan gönderdim. "sana savaş açtım. ordumu topluyorum."
aynı gün aldığım telefonların haddi hesabı yoktu. eşim işten döndüğünde bir gazeteci ordusuyla karşılaştı. o gece, dört yıldır biriktirdiğimiz tüm öfke, birbirimize söylemediğimiz her kelime masaya döküldü. geceyi bir otelde, iş ilanlarına bakarak geçirdim. ertesi gün televizyondaki kadın programlarına davet ediliyordum, onunla yüzleştirilecektim. kısa vadeli de olsa hem gelir getirecek hem de amacıma yaklaşmamı sağlayacak bir yöntem bulmuştum. her şey bittiğinde ölmüş olacağım için de zaten uzun soluklu bir plana ihtiyacım yoktu.
kadın programlarını haber programları izledi. röportajlar, söyleşiler, makaleler... bir gazeteden köşe yazarlığı için teklif aldığımda, bu işlerin bu kadar kolay olmasına nasıl şaşırdığımı anlatamam. mürit topluyordum, ordu kuruyordum, ister istemez kurumsallaşıyor ve büyüyordum. dizi izlemek yerine kitap okuduğum zamanların faydasını görmüştüm. gayet iyi gidiyordum yani. sanırım o da kendisiyle boy ölçüşebilecek birini bulduğuna sevinmişti.
bir ay dolmadan ilk tehdit mektubumu aldım. gönderenleri köşemde "korkaklar" diye aşağılamamdan iki gün sonra, günün ve sokağın ortasında ilk dayağımı yedim. üç kırık kaburgam ve eskisinden de çok tanınan bir yüzüm oldu. polis, zanlıları hiçbir zaman bulamadı. kime bağlı çalıştıkları göz önünde bulundurulursa, hiçbir zaman aramadılar da.
boşanma belgelerini imzalarken, bunca zaman kendimi hiç tanımadığımı fark ettim. eşimi hiç tanımamıştım diyemiyorum. atacağı her adımı biliyordum. onun için boşanmamız sadece rutinde bir aksama olmuştu. kendini keşfeden, tanınmayacak hale gelen bendim. şimdi sahip olduğum yaşama tutkusuna bakınca, kabartma tozu tadındaki dört yıllık mutluluğumu hiç özlemiyorum. ben şimdi gerçekten yaşıyorum. birkaç saat içinde de gerçekten ölü olacağım. cesedimi nereye atacaklarını merak ediyorum. bu saatten sonra ne önemi varsa?
gazetelerde görmüşsünüzdür, iki gün önce ortadan kayboldum. kapımı kırıp evime girdiler ve karga tulumba götürdüler beni. gözlerimi bağlamaya gerek duymadılar, buradan sağ çıkamayacağımı o zaman anladım. polisle çalışsalar da bildiğiniz ayak takımından öteye gidebilmiş değiller. kaba sakalın kaba kuvvetiyle hareket ediyorlar. bu sabah midem guruldamaktan vazgeçti. susuzluktan tükürük bile salgılayamıyorum. aptallar, son köşe yazımı yazıp bugüne kadar söylediğim her şeyi yalanlamamı istediler bu sabah. sanki yazsam inandırıcı olacakmış gibi. bunun için bir tomar kağıt, kalem ve bacağıma yakışacağını düşündükleri bir kurşun verdiler. "birileri izlerken yazamıyorum" dedim, dışarı çıktılar. işte bizi böyle aptallar yönetiyor, bu aptallardan korkuyoruz.
birazdan bu yazıyı bitireceğim ve içime sokacağım. sonra hiçbir şey yazmadığımı görüp beni öldürecekler. cesedim kim bilir nerede bulunacak ve otopsiye gönderilecek. yazılar bir şekilde zarar görmemişse vücudumda bulunacak ve okunacak. benim gibi düşünen biri tarafından bulunursa, son köşe yazım olarak gazeteye gönderilecek. belki dünya için hiçbir şey değişmeyecek. ama bunların yazmaya, uğrunda yaşamaya ve ölmeye değer olduğunu biliyorum.
insan gibi ölemesem de tekrar dünyaya gelirsem, insan gibi yaşamak istiyorum.
yeniden doğsam, yeniden 23 yaşında olsam, yeniden televizyonu açsam ve aynı konuşmayı dinlesem, yine aynı şeyleri yapardım.
23 yaşındaydım ve seçimlere inanmıyordum. hiçbir şeyden memnun değildim ama hiç oy kullanmamıştım. büyük devrimciler ancak efsane olurdu, güç yine iktidardakilerde kalırdı. denesem yanılacağımdan o kadar emindim ki, harekete geçmek bir yana, parmağımı bile kıpırdatmıyordum.
satriani olmak için çok çalışmak gerektiğini fark edip gitarı, yeni bir akım yaratmak için uyumsuz olmak gerektiğini anlayıp düşünmeyi bırakmıştım. ortalamadan şaşmadan, sadece yemek tarifine bir küp şeker ekleyerek takdir edilmeyi tercih ediyordum. umutsuz ev kadınlarının bile benden çok umudu vardı. üstelik onlar benim gibi 19 yaşında evlenmemişlerdi.
o sabah yine eşimi işine göndermiş, kahvaltı masasını olduğu gibi bırakıp etrafı toplamaya başlamıştım. içten içe saçma olduğunu hissediyordum ama ev işlerini odak noktası olarak görmek birçok şeyi kolaylaştırıyordu. bir rutin diğerini izlerken, sıra televizyona geldi.
o kadar kendinden emin görünüyor, o kadar düzgün konuşuyordu ki, program bittiğinde dayak yemiş gibi kalmıştım koltukta. siyah çarşafının katları arasına sıkıştırılmış kusursuz yüzünde kendini tamamen adamış birinin gerginliği vardı. çıkardığı sesler melodik, mimikleri şiir gibiydi. "kadınlar ilk fırsatta evlendirilmeli, erkeklerin işlerine burunlarını sokmamalı, elbette olabildiğince çok çocuk yapmalı, evde efendinin kim olduğunu bilmeli" diyordu. uzun uzun konuştu, örnekler verdi, pek çok kişiye mantıklı gelecek açıklamalarda bulundu ve tüm karizmasını ortaya koyarak kendisine karşı çıkan herkesi susturdu. ondan nefret etmem için gereken her şeyi yaptı.
farklı şartlarda taş kafalı bir güzellik kraliçesi olabilecek bu kadın, bugün beyni de dili de zehir gibi çalışan bir tanrıçaydı. her ilahi güç gibi, onu devirmek de kolay değildi. bir peygamber olup yeni bir din ve yeni bir tanrı yaratmak gerekiyordu. müritler toplamak, kutlu haberi yaymak ve sonunda ölmek zorundaydım ben de. bu devrim kadife yumuşaklığında gerçekleşemezdi.
sıradan bir ev kadını olmam her şeyi zorlaştırıyordu. ona ulaşmamı bile. eminim her gün yüzlerce övgü ve tehdit mektubu alıyordu. kendisine yazacağım hiçbir şeyi ciddiye alacağını düşünmemiştim. bu yüzden doğrudan saldırmaya karar verdim ve gazeteye iki cümlelik bir ilan gönderdim. "sana savaş açtım. ordumu topluyorum."
aynı gün aldığım telefonların haddi hesabı yoktu. eşim işten döndüğünde bir gazeteci ordusuyla karşılaştı. o gece, dört yıldır biriktirdiğimiz tüm öfke, birbirimize söylemediğimiz her kelime masaya döküldü. geceyi bir otelde, iş ilanlarına bakarak geçirdim. ertesi gün televizyondaki kadın programlarına davet ediliyordum, onunla yüzleştirilecektim. kısa vadeli de olsa hem gelir getirecek hem de amacıma yaklaşmamı sağlayacak bir yöntem bulmuştum. her şey bittiğinde ölmüş olacağım için de zaten uzun soluklu bir plana ihtiyacım yoktu.
kadın programlarını haber programları izledi. röportajlar, söyleşiler, makaleler... bir gazeteden köşe yazarlığı için teklif aldığımda, bu işlerin bu kadar kolay olmasına nasıl şaşırdığımı anlatamam. mürit topluyordum, ordu kuruyordum, ister istemez kurumsallaşıyor ve büyüyordum. dizi izlemek yerine kitap okuduğum zamanların faydasını görmüştüm. gayet iyi gidiyordum yani. sanırım o da kendisiyle boy ölçüşebilecek birini bulduğuna sevinmişti.
bir ay dolmadan ilk tehdit mektubumu aldım. gönderenleri köşemde "korkaklar" diye aşağılamamdan iki gün sonra, günün ve sokağın ortasında ilk dayağımı yedim. üç kırık kaburgam ve eskisinden de çok tanınan bir yüzüm oldu. polis, zanlıları hiçbir zaman bulamadı. kime bağlı çalıştıkları göz önünde bulundurulursa, hiçbir zaman aramadılar da.
boşanma belgelerini imzalarken, bunca zaman kendimi hiç tanımadığımı fark ettim. eşimi hiç tanımamıştım diyemiyorum. atacağı her adımı biliyordum. onun için boşanmamız sadece rutinde bir aksama olmuştu. kendini keşfeden, tanınmayacak hale gelen bendim. şimdi sahip olduğum yaşama tutkusuna bakınca, kabartma tozu tadındaki dört yıllık mutluluğumu hiç özlemiyorum. ben şimdi gerçekten yaşıyorum. birkaç saat içinde de gerçekten ölü olacağım. cesedimi nereye atacaklarını merak ediyorum. bu saatten sonra ne önemi varsa?
gazetelerde görmüşsünüzdür, iki gün önce ortadan kayboldum. kapımı kırıp evime girdiler ve karga tulumba götürdüler beni. gözlerimi bağlamaya gerek duymadılar, buradan sağ çıkamayacağımı o zaman anladım. polisle çalışsalar da bildiğiniz ayak takımından öteye gidebilmiş değiller. kaba sakalın kaba kuvvetiyle hareket ediyorlar. bu sabah midem guruldamaktan vazgeçti. susuzluktan tükürük bile salgılayamıyorum. aptallar, son köşe yazımı yazıp bugüne kadar söylediğim her şeyi yalanlamamı istediler bu sabah. sanki yazsam inandırıcı olacakmış gibi. bunun için bir tomar kağıt, kalem ve bacağıma yakışacağını düşündükleri bir kurşun verdiler. "birileri izlerken yazamıyorum" dedim, dışarı çıktılar. işte bizi böyle aptallar yönetiyor, bu aptallardan korkuyoruz.
birazdan bu yazıyı bitireceğim ve içime sokacağım. sonra hiçbir şey yazmadığımı görüp beni öldürecekler. cesedim kim bilir nerede bulunacak ve otopsiye gönderilecek. yazılar bir şekilde zarar görmemişse vücudumda bulunacak ve okunacak. benim gibi düşünen biri tarafından bulunursa, son köşe yazım olarak gazeteye gönderilecek. belki dünya için hiçbir şey değişmeyecek. ama bunların yazmaya, uğrunda yaşamaya ve ölmeye değer olduğunu biliyorum.
insan gibi ölemesem de tekrar dünyaya gelirsem, insan gibi yaşamak istiyorum.
20 Mayıs 2009 Çarşamba
korku dolu bir yazı
sen yokken ne yapıyordum ben?
yine film izlemiyor muydum aşırı eleştirel ve sıkılgan gözlerimle? yine içinde kendimi bulamadığım, bulamadığıma sıkıldığım kitaplar okumuyor muydum? peri masalı yerine gerçeği istiyorum diye tutturmuyor muydum neredeyse nefret olacak bir öfkeyle? yine bir şeyler karalamıyor muydum sanki? ama hiçbir zaman yolda değil. ya sarhoş olmadan önce, iyice düşünerek; ya da kanım alkol olmuşken, kırık dökük ve fikirsizce.
yine kaçmıyor muydum başkalarından? ne değişti sen hayatıma girince?
yine okuduğum her samimi cümle bir yumru olup boğazıma oturuyor, beni hıçkırmaya zorluyor ama... yine bir aşığın bol gözyaşlı ölümü benim de gözlerimi dolduruyor ama... yine sarhoş olunca etrafı yakıp yıkıyor veya ayıkken olmayan bir şeye ağlıyorum ama... yine aptal zamanlarım oluyor, yine moralim yerlerde sürünüyor ama... yine uyumsuz, uzak ve tek başıma hissediyorum ama...
ama farklı işte. yolda yazıyorum falan. pek içmiyorum falan. daha az konuşuyorum, seninle ilgili ağzımı açmaya çekiniyorum falan. minicik bir şeyle kaşlarımı çatıp senin bir o kadar minik bahsinle veya sesinle şebek gibi gülümsüyorum falan.
kimseyi bu kadar özlememiştim ben. hiç böyle korkularım olmamıştı. mutluluk hiç dehşete düşürmemişti beni.
yol uzun. ayn rand kafasına en çok ihtiyaç duyduğum anlardayım. ya iki kişilik boş zaman verin bana ya da büyük bir iş. kafamı dağıtmalıyım.
yine film izlemiyor muydum aşırı eleştirel ve sıkılgan gözlerimle? yine içinde kendimi bulamadığım, bulamadığıma sıkıldığım kitaplar okumuyor muydum? peri masalı yerine gerçeği istiyorum diye tutturmuyor muydum neredeyse nefret olacak bir öfkeyle? yine bir şeyler karalamıyor muydum sanki? ama hiçbir zaman yolda değil. ya sarhoş olmadan önce, iyice düşünerek; ya da kanım alkol olmuşken, kırık dökük ve fikirsizce.
yine kaçmıyor muydum başkalarından? ne değişti sen hayatıma girince?
yine okuduğum her samimi cümle bir yumru olup boğazıma oturuyor, beni hıçkırmaya zorluyor ama... yine bir aşığın bol gözyaşlı ölümü benim de gözlerimi dolduruyor ama... yine sarhoş olunca etrafı yakıp yıkıyor veya ayıkken olmayan bir şeye ağlıyorum ama... yine aptal zamanlarım oluyor, yine moralim yerlerde sürünüyor ama... yine uyumsuz, uzak ve tek başıma hissediyorum ama...
ama farklı işte. yolda yazıyorum falan. pek içmiyorum falan. daha az konuşuyorum, seninle ilgili ağzımı açmaya çekiniyorum falan. minicik bir şeyle kaşlarımı çatıp senin bir o kadar minik bahsinle veya sesinle şebek gibi gülümsüyorum falan.
kimseyi bu kadar özlememiştim ben. hiç böyle korkularım olmamıştı. mutluluk hiç dehşete düşürmemişti beni.
yol uzun. ayn rand kafasına en çok ihtiyaç duyduğum anlardayım. ya iki kişilik boş zaman verin bana ya da büyük bir iş. kafamı dağıtmalıyım.
15 Mayıs 2009 Cuma
Mesela diyorum bazen...
Tanrı’nın yarattığı canlılara aşık olması muhtemelen çok işlenmiş bir konu. Şimdi aklıma kesin bir örnek gelmiyor ama mutlaka bunun üzerine yazılıp çizilmiş bir sürü şey vardır. Ben de bu aralar bir şeyler yazmak istiyorum ama biraz konu kıtlığı çekmekteyim. Daha doğrusu düşünemiyorum. Yine kafamın iyi çalışmadığı zamanlar geldi çattı.
Şimdi sürekli dikkatim dağılarak bir kurgu oluşturmaya çalışıyorum kafamda. Mesela Tanrı tüm yaratıklara değil de bir yaratığa aşık olsa, yaratık evrimleştikçe aşkı büyüse... Onu kendi özüyle beslese, her yeniden doğuşunda bir parçasını koparıp verse mesela ve hep onu korumaya çalışsa. Ama hiçbir zaman başarılı olamasa. Mesela yarattığı ilk atom bölünse ve kendi parçasıyla çarpışsa, bu şekilde yok olsa. Henüz toy olan Tanrı, sevdiği atom patlayınca onun sonsuza kadar kaybolduğunu sansa. Mesela öyle üzülse ki, kolunu kesip kanını boşluğa saçsa Tanrı. Dökülen kan sevgili atomla birleşse, büyük patlama gerçekleşse. Ve Tanrı bu kez de koskoca evren içinde bulsa aşkını. Tüm yıldızlar ve gezegenleri çocuğu, dünyadaki bir canlıyı da sevgilisi olarak görse. İlk olarak bir bitki olsa bu canlı, kıtalar ayrılırken toprağın altında kalsa. Tanrı çok ağlasa, dünyayı denizlerle doldursa ve ilk su canlısında görse sevdiğini. Milyarlarca ölüm, milyarlarca değişimle karşılaşsak, Tanrı her seferinde bir parçasını kaybetse üzüntüden. Kesse kendini, kanatsa, paramparça olsa. Ve her yeniden doğuşta da ilk kez aşık olmuş gibi sevinse, özleminden sıyrılsa. Sevgili her seferinde ışık saçsa. Bazen yarı tanrı olarak bilinse, bazen dünyanın bir harikası, bazen de kimsenin görmediği efsanevi bir canlı. Evrenin tarihini anlatsam, savaşları, yıkımları... Ve ardından keşfedilen yeni canlı türlerini, yeni düşünce akımlarını, bilimi ve sanatı. Tanrı’nın yaşamını bir döngüye sığdırsam, intiharını milyarlarca yıla ve ölüm haberini bir filozofa. Mesela Nietzsche Tanrı’nın sevgilisinin dönüşümlerinden biri olsa, onu çok sevdiği için kaybetmekten ölesiye korksa. Bu yüzden onu yok saysa, mutluluğu kaybetmekten korktuğu için kendini sonsuz acıya mahkum etse. Ve Tanrı öldüğünde; sevgilisini her kaybedişinde bir parçasını da kaybederek bu kez gerçekten öldüğünde; milyarlarca yıllık tükenişi ilk kez sona erdiğinde, Nietzsche dağlara vursa kendini. Oradan kimsenin anlayamayacağı bir acıyla Tanrı’nın öldüğünü haykırsa.
Ve sonra ne olsa? Belki de bu kayıp, son kayıp olur. Belki Tanrı’nın hüzünlü parçalarından oluşan her varlık içinde aynı hüznü, aynı korkuyu ve aynı umudu yaşatır. Belki bir gün, bir adam ve bir kadın o parçayı bilinçle kucaklar, birleşerek ve bir olmaktan her daim korkarak, Tanrı’ya ve sevgilisine yeniden hayat verir.
Bilmiyorum. Kurguyu çıkarırken bile dikkatim çok dağılıyor, kafamı toplayamıyorum. Bir de zaten bundan hikaye olmaz, ansiklopedi falan olur. Şimdiden içim sıkıldı. Üşendim.
Şimdi sürekli dikkatim dağılarak bir kurgu oluşturmaya çalışıyorum kafamda. Mesela Tanrı tüm yaratıklara değil de bir yaratığa aşık olsa, yaratık evrimleştikçe aşkı büyüse... Onu kendi özüyle beslese, her yeniden doğuşunda bir parçasını koparıp verse mesela ve hep onu korumaya çalışsa. Ama hiçbir zaman başarılı olamasa. Mesela yarattığı ilk atom bölünse ve kendi parçasıyla çarpışsa, bu şekilde yok olsa. Henüz toy olan Tanrı, sevdiği atom patlayınca onun sonsuza kadar kaybolduğunu sansa. Mesela öyle üzülse ki, kolunu kesip kanını boşluğa saçsa Tanrı. Dökülen kan sevgili atomla birleşse, büyük patlama gerçekleşse. Ve Tanrı bu kez de koskoca evren içinde bulsa aşkını. Tüm yıldızlar ve gezegenleri çocuğu, dünyadaki bir canlıyı da sevgilisi olarak görse. İlk olarak bir bitki olsa bu canlı, kıtalar ayrılırken toprağın altında kalsa. Tanrı çok ağlasa, dünyayı denizlerle doldursa ve ilk su canlısında görse sevdiğini. Milyarlarca ölüm, milyarlarca değişimle karşılaşsak, Tanrı her seferinde bir parçasını kaybetse üzüntüden. Kesse kendini, kanatsa, paramparça olsa. Ve her yeniden doğuşta da ilk kez aşık olmuş gibi sevinse, özleminden sıyrılsa. Sevgili her seferinde ışık saçsa. Bazen yarı tanrı olarak bilinse, bazen dünyanın bir harikası, bazen de kimsenin görmediği efsanevi bir canlı. Evrenin tarihini anlatsam, savaşları, yıkımları... Ve ardından keşfedilen yeni canlı türlerini, yeni düşünce akımlarını, bilimi ve sanatı. Tanrı’nın yaşamını bir döngüye sığdırsam, intiharını milyarlarca yıla ve ölüm haberini bir filozofa. Mesela Nietzsche Tanrı’nın sevgilisinin dönüşümlerinden biri olsa, onu çok sevdiği için kaybetmekten ölesiye korksa. Bu yüzden onu yok saysa, mutluluğu kaybetmekten korktuğu için kendini sonsuz acıya mahkum etse. Ve Tanrı öldüğünde; sevgilisini her kaybedişinde bir parçasını da kaybederek bu kez gerçekten öldüğünde; milyarlarca yıllık tükenişi ilk kez sona erdiğinde, Nietzsche dağlara vursa kendini. Oradan kimsenin anlayamayacağı bir acıyla Tanrı’nın öldüğünü haykırsa.
Ve sonra ne olsa? Belki de bu kayıp, son kayıp olur. Belki Tanrı’nın hüzünlü parçalarından oluşan her varlık içinde aynı hüznü, aynı korkuyu ve aynı umudu yaşatır. Belki bir gün, bir adam ve bir kadın o parçayı bilinçle kucaklar, birleşerek ve bir olmaktan her daim korkarak, Tanrı’ya ve sevgilisine yeniden hayat verir.
Bilmiyorum. Kurguyu çıkarırken bile dikkatim çok dağılıyor, kafamı toplayamıyorum. Bir de zaten bundan hikaye olmaz, ansiklopedi falan olur. Şimdiden içim sıkıldı. Üşendim.
11 Mayıs 2009 Pazartesi
2 Mayıs 2009 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
