evimin bireyi ve yuvamın direği olma konusunda iyiden iyiye deneyim kazandığım şu günlerde pek çok yeni karakterle tanışma şansım oldu. bunlardan biri çamaşır makinesinin yumuşatıcı gözü, diğeri ütü, bir diğeri mini fırın. hatta mini fırınla "sen miniksin, ben miniğim, bundan sonra senin adın mönü fırın olsun" şeklinde şakalaşmalar bile yaşadık. ilahi biz.
hayatıma giren yeni karakterlerden bulaşık eldiveni ile oldukça sıcak bir ilişkimiz var. birikmemesi için her yemek ya da atıştırmadan sonra üçer beşer bulaşık yıkıyor olmam kendilerini evdeki en yakın dostlarımdan biri haline getirdi. her şeyi bir leğen içine doldurup topluca yıkamak ise hala aklımın almadığı konulardan biri. kim tabaktaki yağların homojen bir şekilde tüm bulaşıklarda katmanlaşmasını ister ki? ya da ben ilk denememde bir hata yaptım, şimdi düzeltmeye cesaret edemiyorum.
ütüyle tanışıklığım uzun yıllar alabilirdi. ne var ki birkaç parça beyaz çamaşır yıkamam gerekti. gardrobunun büyük bölümü koyu renklilerden oluşan biri olarak böyle bir su ve enerji israfına katlanamazdım. beyaz gömleklerim ve tişörtlerim imdadıma yetişti, geçen yazdan beri görmediğim giysiler makineye doluştu. sonra gömlekler, ütü ve ben sepultura eşliğinde neşeli bir sohbete başladık.
yemek yaparken metallica'dan "master of carrots", genel temizlik sırasında megadeth'den "cleaning is my business", tozları üfleyerek ortadan kaldıramadığım ve elime bez almaya karar verdiğim anlarda ise queen'den "another one hates the dust" parçalarını dinlemeyi adet edindim.
henüz hiç resim yapmadım ama önceki yazılardan birinde sevimli dostum ayı nuri'yle tanıştınız. ailemin evinden her dönüşümde, babamı depresyona sokmanın vicdan azabını kendisiyle paylaşıyorum. onun bardağı her zaman elinde, ben de bazen bir birayla eşlik ediyorum.
birkaç tane misafirim oldu. bir kısmına bu mübarek ellerle hazırladığım böreği, patatesli keki, ve çikolatalı pastayı gerçek bir ev sahibi gibi ikram ettim. iki kere de yemek yaptım (isimleri jülyengiller ve izmir köftemsi). hatta dün akşam itibariyle bir yemek kitabım da oldu, üşenmezsem harikalar yaratacağım. belki mutfak heyecan vermemeye başladığında ailemin evine dönerim, en azından "kızımız bizi terketti" üzüntüsünden kurtulurlar. ama haftanın neredeyse yarısını orada geçirdiğim için hevesimi çabucak kaybetmeyebilirim.
banyomdan hala hoşlanmıyorum ama beterin beterin var, buna da şükür. hem belki evime gerçekten alıştığım, belki taşınırım diye düşünmek yerine "burada yıllarca yaşarım" dediğim zaman orayı da düzeltebilirim. boyacıyı ise yapmadıklarını tamamlaması için yeniden çağırmaktan vazgeçtim. kapılarımı kendim boyadığıma göre bir gün gaza gelip banyonun tuhaf alanlarını alçıyla düzeltebilirim.
gayet yaşanası bir yer oldu burası. babamın da görüp aferin demesini isterdim.
alice in wonderbra
eat me. drink me. wear me.
19 Mart 2012 Pazartesi
6 Mart 2012 Salı
egemen beni bağışlasın lütfen ama...
aşağıdaki video karşısında "haysiyetsiz, şerefsiz, yalancı it!" desem suçlu olacağım, di mi? bu nedenle demiyorum. bence o kendini, bu memlekette iftira atanlara ne dendiğini biliyor.
4 Mart 2012 Pazar
Çay
Bazen bir göz hareketi yeterdi. Devrilen, odayı dolaşan, dikkatimi çekmek için dik dik bakan gözler. Bazen de bir sigara içmek için ya da sadece bunaldığımdan kaçardım. Çok geçmeden, duymazlıktan gelinemeyecek bir sesle çağırırdı beni.
"Bernaaaa! Bir bakar mısın annem?"
Berna bakana kadar kimse kalkıp çayını tazelemez, tezeleyemez. Annem çay boşaltmak için değil, beni aramak için yerinden kalkardı. Madem bütün evi dolaşacak kadar ayrılabiliyorsun misafirlerinin yanından, bir çay da koyamaz mısın diye düşünürdüm. Sinirlenirdim. Misafirlerin çabucak gitmesi için vücut dilimin el verdiği her şeyi yapardım. Onlar da sadece bana zahmet verdiklerini söyler, ardından boşalmış çay bardaklarını uzatırlardı.
Çok uzun süredir çay içmiyorum. Kahve daha pratik. Su kettle'da kaynıyor, hazır kahveyle birlikte büyük bir fincana boşaltılıyor, en az yarım saat dayanıyor. Bir bardak biter bitmez yenisini getirmek zorunda kalmıyorsun. Türk kahvesi daha bile iyi. Sadece bir tane içiliyor. Misafirlikse bu da misafirlik. Nezaketse bu da nezaket. En azından sohbet etmeye daha fazla zaman bırakıyor. Çaydan, özellikle Ajda bardaklarla içilen çaydan nefret ediyorum.
Benim nefret etmem bir işe yaramaz tabii. Şimdiye kadar kendimi daha çaresiz hissetmem dışında bir etkisinin olduğunu görmedim. Ne kadar tiksinirsem tiksineyim, çıkan ses aynı.
"Bernaaaa! Bir bakar mısın annem?"
Berna kek yapar. Börek sarar. Fırın ayarlarını bilir. Tabak hazırlamayı becerir. Pratiktir. Türk kahvesinin yanında lokum ikram etmek gibi küçük hoşlukları akıl eder. Tabakları statüye göre dağıtır. Önce yaşlılar ve erkekler. Tabaklardan önce zigonları ve peçeteleri dağıtmayı ihmal etmez, elinde çaylarla dikilip yardım beklemez. Çayı tepsiyle çıkarır. Boş bardakları tepsiyle toplamaya üşenir ama maşallah arı gibidir. Bir bardak boşalınca hemen dolusuyla çıkagelir. Misafir gidince etrafı toparlar, Allah’tan bulaşık makinesi var. Bizim zamanımızda makine falan ne gezer? Misafir gidene kadar hizmet et, sonra su kaynatıp saatlerce bulaşık yıka, gece yarılarına kadar ev temizle... Hey gidi günler. Haydi annesinin bir tanesi, çikolata tut misafirlere. Çayı demle. Meyveler en son.
"Bernaaaa! Çatal düştü, şurayı bir alır mısın annem?"
Evin kızı büyüğü ya da küçüğü olan bir kavram değil. Evin küçük oğlu gibi değil mesela. Onlar hep prens olurlar, bir selam verdikten sonra misafirin yanında durmaları bile gerekmez ya. Kızlar öyle değil. Daha küçük yaşlarda misafir ordusuna karşı destek kuvvet olarak yetiştiriliyor evin kızları. Bazıları hayatlarını hamarat olarak geçirmeye meyilli oluyor üstelik. Mesela küçük kardeşim Selma. Daha 10 yaşındaydı, misafir geleceğini duyunca "ben bir kek çırpayım" diye mutfağa dalardı. Benim canıma minnet. Kek yapsın, çay yapsın, tatlı tatlı gülümsesin, yeteneklerini sergilesin. Maşallah, annemin iki kızı da birbirinden marifetli, Allah nazarlardan saklasın. Hem zaten kızı olanın sırtı yere gelmezmiş, annemin iki kere gelmeyecek.
Ama büyük kız olunca herkesin beni görmesi gerekiyor. Benim marifetlerimi öğrensinler, önce beni beğensinler, kısmet sırayla gelsin. Selma da çalışsın tabii, ablasına yardım etsin. Ne var ki, istediği kadar pervane olsun, kulağıma dolan ses aynı.
"Bernaaaa! Bir bakar mısın annem?"
Galiba Selma bu yüzden bu kadar hamarat oldu. Tabii kimin umrunda? Ben evlenene kadar ikinci planda kalmaya mahkum kızcağız. Neyse ki sonunda o da oldu. Evlendim, çaylar Selma'ya kaldı. Öyle çok uzun bir süre değil. Bir yıl içinde o da evlendi, şimdi kendi misafirlerinin etrafında dört dönüyor. Hazırlıklarını bir gece önceden yapmaya başlar, yine de yetiştiremez. Üç kişilik misafire sekiz çeşit yemek hazırlamaya çalışırsa böyle olması normal. Bir de bir sofra hazırlar, sanırsın ziyafet verecek. Fırfırlı örtülerinden peçete halkalarına kadar her şey dört dörtlük. Supla diye bir şeyin olduğunu onda öğrendim.
Ben hiç öyle değilim. Zaten fazla arkadaşım da yok. Kızlar ayda yılda bir gelirler, 1-2 saatte kek – börek – kısır üçlemesini hallederim. İlk servisten sonra çayı biten kalkar kendi alır. Akşam yemeğinden sonra gelen olursa ya kahve ve ortaya kurabiye ya da birayla çerez. Benim ev sahipliğim bu kadar. Sonuçta beni görmeye, sohbet etmeye geliyorlar. Selma'nın çok daha fazla misafiri oluyor tabii. Hiçbirinin de Selma'nın hayatı hakkında en ufak bir bilgileri yok, varsa yoksa bilmem neli pastasının güzelliği, servisinin mükemmelliği. Hizmetçilik yapıyor sanki mübarek.
Annemin de gençken böyle olduğunu sanıyorum. Sonra ben doğup büyüdüm zaten. Misafir miktarı hiç azalmamakla birlikte, annemin hareket ihtiyacı büyük değişim gösterdi. Sana zahmet verdiklerin, ellerine sağlıkların ve maşallahların arasında beni bol bol övdü sağolsun. O övgülerin hakaret etkisi yarattığını hiç söyleyemedim.
"Kız evlat gibisi yok" diyorlar.
"On tane oğlun olacağına bir tane kızın olsun" diyorlar.
"Anneye hem arkadaş hem yardımcı" diyorlar.
"Bunun kaynanası yaşadı valla" diyorlar.
Gülümsemiyorum. Hiçbir şey demiyorum. Annem dik dik bakıyor. İçimden küfür ediyorum. Sizin kız anlayışınıza sıçayım diyorum. Kız evlatların ne kadar paha biçilmez olduğuna dair tiratlar devam ederken gözüm kararır gibi oluyor, ağzımı hafiften açıyorum. Annem neler söyleyeceğimi daha aklımdan geçerken anlıyor, ilk hece çıkmadan müdahale ediyor.
"Berna, şekeri getirir misin annem?"
Öyle nazik ve kırılgan ki. Küçük harflerle konuşuyor. Rica ediyor. Yorgun olduğunu, artık eskisi gibi her şeye koşamadığını söylüyor. Ne kadar sıkıldığımı, bütün bu geleneklerin beni ne kadar boğduğunu anlatmaya çalışıyorum. Misafir çağırma diyorum. İki kızın da yuvadan uçunca ne yapacaksın diyorum. Mutfak masasında simit yiyorsunuz, şuradaki çaydanlığa uzanamıyor musun diyorum. Hemen suratı asılıyor. Gözleri doluyor. İyice sessizleşiyor. Alakasız bir anda parlıyor, "Böyle surat yapacaksan yardım falan etme, kendi başıma yaparım, bir de evladımızdan hayır bekliyoruz" diye zincirleme sitem tamlamasına başlıyor. Yüzü öyle düşmüş, gözleri öyle hüzünlü ki. İçim parçalanıyor. Yine özür dileyen ve nezaketinden zerre ödün vermeden çay servisini yapan ben oluyorum.
Biz evlendikten sonra bir kadın tuttu. Anlaşamadı, başka bir tane tuttu. Kadın hırsız çıktı, başka bir tane tuttu. Kadın istediği gibi servis yapamadı, başka bir tane tuttu. Kadın aylak çıktı, başka bir tane tuttu. Kadının çocuğu oldu, başka bir tane tuttu. Yıllarca böyle devam etti. Yıllarca eve bir misafir geleceği zaman Selma ve ben de davet edildim. Evde çalışan bir kadın ve kendi eviymiş gibi fır dönen bir Selma olduğu halde annem geleneği bozmak istemedi.
"Berna, Canan teyzenin çayını tazeleyiver annem."
Şimdi kendi evime bakıyorum. Bu kadar kızıyorum ama her şey annemin içime nakış nakış işlediği gibi. Evime ilk kez gelip çekmeceleri, dolapları kontrol ettiğinde, peçeteleri masaya aynen onun gibi katlayıp yerleştirdiğimi gördüğünde gözlerinin nasıl parladığı dikkatimden kaçmadı. Hem ailem hem de arkadaşlarım tarafından ev kadınlığından en uzak, pasaklı olması en muhtemel, burnu düşse yerden kaldırmayacak kadar üşengeç sanılan ben, aslında annemin bir kopyası gibiydim. Tek fark, teferruat söz konusu olduğunda gerek esneyerek, gerek konuşmayarak tam bir misafirsavar gibi davranmamdı. Bunun için de sadece asosyalliğimi değil, annemin askeri eğitimini gönül rahatlığıyla suçlayabilirim.
"Ablaaaa, bir on tane falan daha pide lazım."
Bu akşam mutfaktan neredeyse hiç çıkmadım. Sadece komşulardan sandalye, tabure ve tabak istemek için apartmanı dolaştım. Ondan sonra ne kapıya baktım ne de mutfağa girip çıkanlar haricinde insan gördüm. Bir ara mutfak bile o kadar kaotik bir hal aldı ki, elimden geldiğince sesimi yükseltmemeye çalışarak işi olmayan herkesi dışarı çıkardım. Selma, "Sadece yardım etmeye çalışıyorlar!" diye kızdı, onu da kovdum. Motor takılmış gibi tabak hazırlıyorum. Önce kasenin içine biraz et, üstüne pilav, tabakta kubbe oluşturduktan sonra yanına iki tane zeytinyağlı sarma, bir pide, bir ayran. Varsa çatal, kalmamışsa kaşık. Yanımda koca bir çöp torbası. Yenilmeyen her şey, miktarına bakılmadan, ayran kutularıyla birlikte içine. Çatalları ayır, boş tabakları hızlıca sudan geçir, makineye diz, kısa programda çalıştır. Tatlı için çatal yıkamak gerekiyor. Küçük tabaklara ikişer tane kemalpaşa. Biri baklava getirmişti, yanlarına bir dilim koyulur, yettiği kadar. Kirli tabaklar gelmeye devam ediyor. Makine durana kadar hızla sudan geçir, tezgahta biriktir. Tabaklar dolar dolmaz gönder. Su isteyen var. Büyük bir tepsi hazırla, 16 bardak sığdırmaya çalış. Çünkü su isteği bulaşıcı bir hastalık gibi. Biri isteyince herkes ister. Biri boş su bardaklarını toplasın. Makine birazdan yıkamayı tamamlayacak. Alttaki dolaplarda boş yer ayarlamıştım, tabaklar hemen oraya dizilecek. Göt kadar mutfakta beş kişi çalışıyor. Bir kişi daha sigara kaçamağı için mutfağa girmeye çalışırsa ağzına tabakla vuracağım. Ama şimdilik sakinim.
Makine duruyor. Ellerim yanıyor olmalı ama hissetmiyorum. Tabaklar yerine dizildi. Elde yıkananları da aynı yere yerleştir. Yeni boş tabaklar geliyor. Sudan geçir, makineye diz. Daha fazla tatlı tabağı hazırlanacak mı? Hayır, herkese dağıtılmış. Saatlerdir sigara içmedim. Çöpleri çıkarırken bir tane yakarım. Birkaç nefes yeter şimdilik, herkes gittikten sonra bir paket bitirebilirim. Umarım bu gece kimse kalmaz. Gitmeye başladılar mı acaba? Yemeklerini bitirdiler işte, defolup gitsinler. Sanki yemek için toplanmışlar buraya, hizmet bekliyorlar. Odalarda sıkış tıkış oturmuşlar, "buraya ayran gelmedi" diyorlar. Buna o kadar sinirleniyorum ki. Yalnız kalmak dışında hiçbir isteğim yok. Ama bir şey eksik sanki...
"Bernaaaa! Çayları hazırladın mı?"
Kafamı lavabodan kaldırıyorum. Sesin geldiği yöne dönüyorum. Kapıda bekliyor. "İyi misin?" diye soruyor. Cevap veremiyorum. Mutfaktaki herkes sessizliğimi fark etmiş, bana bakıyorlar. Ben bu gece hiç ağlamadım. Hiç konuşmadım. Kimseyle göz göze gelmedim. Sadece tabak hazırladım. Bulaşık yıkadım. Tabak hazırlamaya devam ettim. Yapmam gereken her şeyi yaptım. Çay dışında.
Cenazeye gelip "Son görevimizi yaptık" diyen kaç kişi aslında son görevin çay yapmak olduğunu düşündü acaba? Ben düşünmemiştim. Ben anneme karşı son görevimin, hayatım boyunca yapmaktan tiksindiğim şey olduğunu hiç aklıma getirmemiştim.
Sonra birileri koluma girdi galiba. Sonrası karanlık.
"Bernaaaa! Daha iyi olduysan kalk hadi. Misafirler gitmeden seni bir görmek istiyorlar."
26 Şubat 2012 Pazar
one more bear
yeni evde ayı beslemeye karar verdim. karşılıklı bira içiyoruz şimdi. belki bir ara arkadaş da yaparım ona. hatta iki tane yaparım, okey çeviririz.
7 Şubat 2012 Salı
beşiktaş
bu yazıyı yeni evimden yazmıyorum. ama orası yeni evim oldu. yarın sabah yatağımı getirecekler. birkaç gün içinde kapılarımı boyayacağım. daha sonra antre ve mutfağın yer döşemelerini değiştireceğim. bunları hep yerleştikten sonra yapmayı düşünüyordum, herhalde öyle de olacak, ama annemin fizik tedavisi bitene kadar orada yaşamaya başlamak için bir haftam daha var gibi.
bir sorunum var. dolayısıyla da bir sorum. "neden beşiktaş?"
babam "orası it kopuk yuvası" diyerek tavrını baştan belli etmişti zaten, beşiktaş seçimime hiç anlam veremedi. annem ortamdan da evden de ilk görüşte nefret etti. son olarak, kardeşim eşya taşımama yardım etmek için geldi ve babamla aynı kanıya vardı.
"taşın oradan sen. bir rezidansa geç. neden mecidiyeköy'de oturmuyorsun? aralarındaki mesafe beş dakika, o da her yere yakın, daha güvenli ve kiralar daha ucuz. beşiktaş it kopuk yuvası."
boku bile cilalayıp en gerekli malzeme gibi göstermeye alışık olan ben, beşiktaş'ı neden sevdiğimi anlatacak tanımları bulamıyorum. kimsenin kimseye yan gözle bakmadığı, alışveriş merkezleri tarafından ele geçirilmemiş, halkı yerleşik ve mütevazı olan bu mekanın neden mecidiyeköy'den çok farklı olduğunu, neden mecidiyeköy'den nefret ettiğimi açıklayamıyorum.
ben komşularıyla selamlaşmak dışında iletişim kuracak biri değilim. esnafla hiçbir zaman ahbap olmayacağım. aslında alışkanlıklarım şimdikinden farklı olmayacak, sadece toplantılara 10 dakikada gidebileceğim. ama şimdiki gibi güvenli yaşamayacağım. etrafta takımı yenilince araba tekmeleyen beşiktaş taraftarları olacak. gece taksim'de işe çıkan travestiler benim sokağımda makyajlarını silip yataklarına girecek. camları, kapıları şak diye açabilen hırsızlar geceleri cirit atacak. karşıma kavgacı sarhoşlar, bir sigara isteyen berduşlar, diz çatlatan yokuşlar çıkacak.
bütün ailem bana bunlardan bahsedip duruyor. ben üç yıla yakın süredir sık sık orada zaman geçirdim, gece yarısını çok geçe otoparklara yürüdüm, bunları gördüm. hiçbiri bana yan gözle bakmadı bile. kendimi hiç güvensiz hissetmedim.
ama benim nasıl hissettiğim değil, gördükleri tehditler onları endişelendiriyor. neden orada yaşamak istediğime anlam veremiyorlar. mecidiyeköy'le arasındaki farkı göremiyorlar. ben de tanımlayacak kelime bulamıyorum. "gerçekten kozmopolit, bir o kadar da umursamaz" desem yine anlam veremeyecekler.
bir insan beşiktaş'ı neden sever?
bir sorunum var. dolayısıyla da bir sorum. "neden beşiktaş?"
babam "orası it kopuk yuvası" diyerek tavrını baştan belli etmişti zaten, beşiktaş seçimime hiç anlam veremedi. annem ortamdan da evden de ilk görüşte nefret etti. son olarak, kardeşim eşya taşımama yardım etmek için geldi ve babamla aynı kanıya vardı.
"taşın oradan sen. bir rezidansa geç. neden mecidiyeköy'de oturmuyorsun? aralarındaki mesafe beş dakika, o da her yere yakın, daha güvenli ve kiralar daha ucuz. beşiktaş it kopuk yuvası."
boku bile cilalayıp en gerekli malzeme gibi göstermeye alışık olan ben, beşiktaş'ı neden sevdiğimi anlatacak tanımları bulamıyorum. kimsenin kimseye yan gözle bakmadığı, alışveriş merkezleri tarafından ele geçirilmemiş, halkı yerleşik ve mütevazı olan bu mekanın neden mecidiyeköy'den çok farklı olduğunu, neden mecidiyeköy'den nefret ettiğimi açıklayamıyorum.
ben komşularıyla selamlaşmak dışında iletişim kuracak biri değilim. esnafla hiçbir zaman ahbap olmayacağım. aslında alışkanlıklarım şimdikinden farklı olmayacak, sadece toplantılara 10 dakikada gidebileceğim. ama şimdiki gibi güvenli yaşamayacağım. etrafta takımı yenilince araba tekmeleyen beşiktaş taraftarları olacak. gece taksim'de işe çıkan travestiler benim sokağımda makyajlarını silip yataklarına girecek. camları, kapıları şak diye açabilen hırsızlar geceleri cirit atacak. karşıma kavgacı sarhoşlar, bir sigara isteyen berduşlar, diz çatlatan yokuşlar çıkacak.
bütün ailem bana bunlardan bahsedip duruyor. ben üç yıla yakın süredir sık sık orada zaman geçirdim, gece yarısını çok geçe otoparklara yürüdüm, bunları gördüm. hiçbiri bana yan gözle bakmadı bile. kendimi hiç güvensiz hissetmedim.
ama benim nasıl hissettiğim değil, gördükleri tehditler onları endişelendiriyor. neden orada yaşamak istediğime anlam veremiyorlar. mecidiyeköy'le arasındaki farkı göremiyorlar. ben de tanımlayacak kelime bulamıyorum. "gerçekten kozmopolit, bir o kadar da umursamaz" desem yine anlam veremeyecekler.
bir insan beşiktaş'ı neden sever?
19 Ocak 2012 Perşembe
hareketli günlerden bir kuple (no: 5)
günler enteresan bir hızla geçiyordu ve ben planlarımın biraz gerisinde kalmıştım. ama her şeyin bağlanacağı günü tutturmuştum sanırsam. aslında bu yarın belli olacak. yarın gideceğim ikea ve koçtaş nakliyeyi cuma günü yaparsa adeta mükemmel bir sonuçla karşılaşacağım.
öncelikle, annem söylediği ve beklendiği üzere hasta oldu. ama bunun tek sorumlusu ben değilim. 15 yıl kadar önce arabalı bir kapkaççı kendisini 10 metre kadar sürüklediğinden beri iskelet sisteminde problemler yaşıyor, doktordan doktora koşuyor. geçen hafta sonu omuz ağrısı ağlatacak boyutlara ulaştı, oysa annem değme acıya gık demeyen bir kişilik. son ilaçları işe yaramamış, durum sandığımızdan daha vahimmiş, bu nedenle yepyeni bir serüven bizi beklemekteymiş. velhasıl kelam, pazartesi başlayan serüvenimiz hala devam ediyor. hatta pazar akşamı annem yerine hastalığı benimle konuşup ağzıma sıçtı biraz.
babamın da morali oldukça bozuk ama bunun da tek sorumlusu ben değilim. üst üste gelen bazı problemler nedeniyle bu aralar depresyona yakın durumlarda. "bana çok mu kızdın?" diye sorduğumda sadece akıllı insanlara kızdığını, yaptığım şeyde ve hatta taşınacağım yerde hiçbir mantık bulamadığını söyledi. ona da gecikmiş açıklamalar yapmak durumunda kaldım ama yoo dostum yoo... adam mantıklı. ve tabii benim mantığımı anlamaması da normal geliyor.
bunlar olurken, yani anneme florya'dan nişantaşı'na, nişantaşı'ndan florya'ya ufak istanbul turları attırırken ve yolda ne kadar üzüldüğünü dinlerken, ve kar yağarken, ve doktor randevuları uzadıkça uzarken, ve diğer yanda para kazanmak için yapmam gereken işler varken buzdolabı ve çamaşır makinesini aradan çıkardım. taşınma deneyimli insanlar derler ki, bunları ikinci el falan almayacaksın, ne zaman sorun çıkaracaklarını bilemezsin. haklılar. annem de der ki, bosch alsaydın. o da haklı. ben de akibetimin belirsizliğini ve servis bulma konusundaki tasdikli gerizekalılığımı göz önünde bulundurarak sadece birinci grubu dinledim. ucuzundan ve garantilisinden beyaz eşyamı almış bulundum.
bu arada emlakçıdan haber geldi, elektriği ve suyu üstüme almam gerekmiyormuş. sadece ona her ay faturanın bir kopyasını versem yeterliymiş. iki işin kendiliğinden hallolmasına sevinerek bugün öğleden sonra igdaş'a yol aldım. beşiktaş'ın bağlı olduğu okmeydanı'na giderken, ecnebilerin "cold feet" dediği, benim de gönül rahatlığıyla "yavşaklık" olarak adlandırabileceğim duruma düştüm. aklımda yani aslındalar geçit töreni yaparken sert bir sesle "saçmalama!" dedim ve kendi kendime şarkı söylemeye başladım.
oooook meydanııııı
ovalara yayılııııır
iiiiinsan bunaaaaa
hayvan gibi bayılıııır
bu devlet daireleri artık korktuğum gibi değilmiş. ya da bu aralar bana iyisi denk geliyor. öyle ki, sayın igdaşçı amca "siz isteyin, çiğ tavuk bile yeriz" dedi bugün bana. öyle bir gülüşmeler falan...
muhtarla işi halledemedik, zira kendisi nüfus işlerinde yetkili değilmiş. önce elektrik, su ya da doğalgazı halledip verilen kağıtla birlikte nüfus müdürlüğüne gidiliyormuş. ikamet taşıma işlemleri orada yapılıyormuş. bu kısmı taşınma sonrasına bıraktım.
sonra yeni bir telefon hattım ve internet bağlantım oldu. pazartesi'den itibaren zaruri ihtiyacım olan adsl kullanıma hazır ve nazır olacak. tabii bunun için ilk olarak türk telekom'un genel müdürlüğüne gidip "o diğer bina nerede ki? ben bilmiyorum öyle bir şey, bu da türk telekom işte?" demem gerekti.
boya işini arkadaşlarımla halledemedim, çünkü hepimiz birer kont veya kontes soyundan geliyoruz. aslına bakarsanız soramadım bile. sana gül bahçesi vadetmedim'de başkalarından bir şey isteyemeyen bir akıl hastası vardı, biraz öyle triplerdeyim ben. bunları dert ediyor olmasam temizliği de aradan çıkarırdık oysa.
ama sonuçta boya bitti. oturma odam gri-beyaz, yatak odam mor-beyaz olacaktı, tersi olmuş. yine de tonlar birbirine yakın (gibi sanki biraz) olduğu için, tabii bir de bütün işe yeniden başlanmasını sinirlerim kaldırmayacağından ses çıkarmadım. bunu sorun saymıyorum. ama "oturma odam turuncu olup enerji vermeli, yatak odam maviliğiyle sakinleştirmeli" gibi bir kafada olanlar boyacıya söylemekle, duvarlara yazmakla falan yetinmesinler; ellerine fırçayı alıp "bu renk olacak!" şeklinde işaretlesinler derim. ampütasyon durumunda "bu kol kesilecek" diye üstüne yazarlar ya, boyacıya böyle anlatmak iyi olabilir. en azından renkleri odanın doğru bölümlerine uygulamış, bu da yeter.
yarın yine hareketlerden hareket beğeneceğim bir gün olacak gibi. sabah annem ve omzu, öğleden sonra gayrettepe'de toplantı, hemen ardından koçtaş, belki arada temizlikçinin eserine bir göz atış (bugün domestos'um ve migros markalı yüzey temizleyicim oldu), sonra sevdiceği kapıp ikea, ve son olarak eve dönüp bütün gün yapılmamış işlere başlama.
bu arada, yazı çok uzadı ama annem ağrısı hafifleyince lokum gibi oldu. eski perdeleri vermeyi önermekle kalmadı, tabak çanak işini kolaylaştıracak gibi görünüyor. bugün itibariyle iki tane mor tencerem, mutfak bezlerim ve havlularım var, birlikte aldık. böyle yumuşamasının nedenlerinden biri de benim "ne olacağını bilmiyorum, bakarsın beklediğim gibi çıkmaz, geri dönerim" cümlelerim oldu. ve bunu sadece annemi rahatlatmak için söylemedim. yani olmaz herhalde ama sonuçta ben de gerçekten bilmediğim bir şey yapıyorum. sırf bu yüzden türk telekom'un 24 ay sözleşmeli turuncu telefonunu bile almadım.
ama alabilirim de. bir taşınayım önce. yok cold feet falan. kapı gibi doğalgaz sözleşmesi var.
sonraki yazının konusu: boş bir evde eşya beklemek, evden eve nakliyatın cilveleri, soğuk hava dalgası göndermesinler diye balkanlar'a uçan tekme atmak istemek.
öncelikle, annem söylediği ve beklendiği üzere hasta oldu. ama bunun tek sorumlusu ben değilim. 15 yıl kadar önce arabalı bir kapkaççı kendisini 10 metre kadar sürüklediğinden beri iskelet sisteminde problemler yaşıyor, doktordan doktora koşuyor. geçen hafta sonu omuz ağrısı ağlatacak boyutlara ulaştı, oysa annem değme acıya gık demeyen bir kişilik. son ilaçları işe yaramamış, durum sandığımızdan daha vahimmiş, bu nedenle yepyeni bir serüven bizi beklemekteymiş. velhasıl kelam, pazartesi başlayan serüvenimiz hala devam ediyor. hatta pazar akşamı annem yerine hastalığı benimle konuşup ağzıma sıçtı biraz.
babamın da morali oldukça bozuk ama bunun da tek sorumlusu ben değilim. üst üste gelen bazı problemler nedeniyle bu aralar depresyona yakın durumlarda. "bana çok mu kızdın?" diye sorduğumda sadece akıllı insanlara kızdığını, yaptığım şeyde ve hatta taşınacağım yerde hiçbir mantık bulamadığını söyledi. ona da gecikmiş açıklamalar yapmak durumunda kaldım ama yoo dostum yoo... adam mantıklı. ve tabii benim mantığımı anlamaması da normal geliyor.
bunlar olurken, yani anneme florya'dan nişantaşı'na, nişantaşı'ndan florya'ya ufak istanbul turları attırırken ve yolda ne kadar üzüldüğünü dinlerken, ve kar yağarken, ve doktor randevuları uzadıkça uzarken, ve diğer yanda para kazanmak için yapmam gereken işler varken buzdolabı ve çamaşır makinesini aradan çıkardım. taşınma deneyimli insanlar derler ki, bunları ikinci el falan almayacaksın, ne zaman sorun çıkaracaklarını bilemezsin. haklılar. annem de der ki, bosch alsaydın. o da haklı. ben de akibetimin belirsizliğini ve servis bulma konusundaki tasdikli gerizekalılığımı göz önünde bulundurarak sadece birinci grubu dinledim. ucuzundan ve garantilisinden beyaz eşyamı almış bulundum.
bu arada emlakçıdan haber geldi, elektriği ve suyu üstüme almam gerekmiyormuş. sadece ona her ay faturanın bir kopyasını versem yeterliymiş. iki işin kendiliğinden hallolmasına sevinerek bugün öğleden sonra igdaş'a yol aldım. beşiktaş'ın bağlı olduğu okmeydanı'na giderken, ecnebilerin "cold feet" dediği, benim de gönül rahatlığıyla "yavşaklık" olarak adlandırabileceğim duruma düştüm. aklımda yani aslındalar geçit töreni yaparken sert bir sesle "saçmalama!" dedim ve kendi kendime şarkı söylemeye başladım.
oooook meydanııııı
ovalara yayılııııır
iiiiinsan bunaaaaa
hayvan gibi bayılıııır
bu devlet daireleri artık korktuğum gibi değilmiş. ya da bu aralar bana iyisi denk geliyor. öyle ki, sayın igdaşçı amca "siz isteyin, çiğ tavuk bile yeriz" dedi bugün bana. öyle bir gülüşmeler falan...
muhtarla işi halledemedik, zira kendisi nüfus işlerinde yetkili değilmiş. önce elektrik, su ya da doğalgazı halledip verilen kağıtla birlikte nüfus müdürlüğüne gidiliyormuş. ikamet taşıma işlemleri orada yapılıyormuş. bu kısmı taşınma sonrasına bıraktım.
sonra yeni bir telefon hattım ve internet bağlantım oldu. pazartesi'den itibaren zaruri ihtiyacım olan adsl kullanıma hazır ve nazır olacak. tabii bunun için ilk olarak türk telekom'un genel müdürlüğüne gidip "o diğer bina nerede ki? ben bilmiyorum öyle bir şey, bu da türk telekom işte?" demem gerekti.
boya işini arkadaşlarımla halledemedim, çünkü hepimiz birer kont veya kontes soyundan geliyoruz. aslına bakarsanız soramadım bile. sana gül bahçesi vadetmedim'de başkalarından bir şey isteyemeyen bir akıl hastası vardı, biraz öyle triplerdeyim ben. bunları dert ediyor olmasam temizliği de aradan çıkarırdık oysa.
ama sonuçta boya bitti. oturma odam gri-beyaz, yatak odam mor-beyaz olacaktı, tersi olmuş. yine de tonlar birbirine yakın (gibi sanki biraz) olduğu için, tabii bir de bütün işe yeniden başlanmasını sinirlerim kaldırmayacağından ses çıkarmadım. bunu sorun saymıyorum. ama "oturma odam turuncu olup enerji vermeli, yatak odam maviliğiyle sakinleştirmeli" gibi bir kafada olanlar boyacıya söylemekle, duvarlara yazmakla falan yetinmesinler; ellerine fırçayı alıp "bu renk olacak!" şeklinde işaretlesinler derim. ampütasyon durumunda "bu kol kesilecek" diye üstüne yazarlar ya, boyacıya böyle anlatmak iyi olabilir. en azından renkleri odanın doğru bölümlerine uygulamış, bu da yeter.
yarın yine hareketlerden hareket beğeneceğim bir gün olacak gibi. sabah annem ve omzu, öğleden sonra gayrettepe'de toplantı, hemen ardından koçtaş, belki arada temizlikçinin eserine bir göz atış (bugün domestos'um ve migros markalı yüzey temizleyicim oldu), sonra sevdiceği kapıp ikea, ve son olarak eve dönüp bütün gün yapılmamış işlere başlama.
bu arada, yazı çok uzadı ama annem ağrısı hafifleyince lokum gibi oldu. eski perdeleri vermeyi önermekle kalmadı, tabak çanak işini kolaylaştıracak gibi görünüyor. bugün itibariyle iki tane mor tencerem, mutfak bezlerim ve havlularım var, birlikte aldık. böyle yumuşamasının nedenlerinden biri de benim "ne olacağını bilmiyorum, bakarsın beklediğim gibi çıkmaz, geri dönerim" cümlelerim oldu. ve bunu sadece annemi rahatlatmak için söylemedim. yani olmaz herhalde ama sonuçta ben de gerçekten bilmediğim bir şey yapıyorum. sırf bu yüzden türk telekom'un 24 ay sözleşmeli turuncu telefonunu bile almadım.
ama alabilirim de. bir taşınayım önce. yok cold feet falan. kapı gibi doğalgaz sözleşmesi var.
sonraki yazının konusu: boş bir evde eşya beklemek, evden eve nakliyatın cilveleri, soğuk hava dalgası göndermesinler diye balkanlar'a uçan tekme atmak istemek.
12 Ocak 2012 Perşembe
and... action! (hayal, plan, falan no: 4)
perfect day'in biraz umutlu, biraz hüzünlü, böyle keyifli gibi ama hala bokun içindeymişsin gibi bir hali vardır ya. hani debelenmeyi bırakıp bir süre batmaya izin vermek gibi. ben şimdi öyle hissetmiyorum. ama bugün iki mühimsi iş yaptım, perfect day karşıma iki kez çıktı, stres içerikli bir baş ağrısı sahibiyim. kozmos mesaj vermeye çalışıyor olabilir. ne var ki şu anda ne demek istediğini anlamıyorum.
ilk mühimsi iş: bağcılar sgk'ya gidip isteğe bağlı sigortalı olmak için başvuru yaptım. devlet kurumları gözümü korkuttuğu için aylardır erteliyordum bu işi. açıkçası hayatımı sigortasız sürdürmek de öyle çok rahatsız etmiyordu beni. ama şu genel sağlık sigortası boku bana "haydi yavrum, kaldır kıçını" dedi, ben de ne olacaksa olsun artık ulan düşüncesiyle başvurumu yaptım.
neden bağcılar'da? çünkü bakırköy sgk oraya taşınmış. peki bağcılar nedir? eşşeğin ziti diyebileceğimiz genişçe bir alanmış. biraz google maps, biraz da benzinci tarifiyle kaybolmadan gittim her nasılsa. korktuğum gibi de olmadı. öğleden sonra gitmeme rağmen sıra uzun değildi, en fazla yarım saatte başvurumu yapıp çıktım. bir ay sonra da genel sağlık sigortası için gitmem gerekiyormuş. bu olay için 230 tl civarında aylık ödeme olacağını sanıyordum, 280 tl civarında bir ödemem olacakmış meğersem. bir ay sonra o 230'u da bunun üstüne eklerlerse ne gülerim...
giderken kaybolmamış olmam yeteri kadar şaşırtıcıydı. bu şaşkınlığı üzerimden atabilmek için dönüşte kayboldum. florya'ya ancak bayrampaşa üzerinden dönebilmem bana hala aynı gerzeklikte olduğumu gösterdi, rahatladım.
ikinci mühimsi iş: evi tuttum. fikir aklıma ilk düştüğünden beri, evi tuttuğum zaman şener şen'in "eeaaallleeeeeaaaaaahhhh!!!" bağırışıyla blogu inleteceğimi hayal ediyordum. olabilirdi de. orospu çocuğu emlakçı sevincimi kursağıma tıkana kadar her şey yolundaydı.
ev tutmuş olanlar "komisyon" diye bir şeyin varlığından haberdardır. ben değildim. bugün bizzat emlakçıdan, sgk'da sıra beklerken öğrendim. miktarı söyleyince bir sıfır attım, "bu kadar demek istediniz herhalde?" diye sordum. adam güldü biraz. yıllık kiranın %12'sini aldıklarını söyledi. anlam veremedim. allak bullak olduğum için "ne yaptınız ki ne istiyorsunuz?" diye soramadım bile.
kiraya veren ve kiracı adına, bir ev için bir şeyler yapan emlakçılar olabilir. ne bileyim, herhangi bir şey yapıyor olabilirler. evi boyatıp temizlettikten sonra gösterirler mesela. aldıkları komisyonu bir şekilde hak ediyor olabilirler, böyle bir şey mümkün. mesela eski "inci hanım'ın evi"nin emlakçısı bence komisyonu hak edecek bir şeyler yapıyordu. ama bu eşşoğlueşşekler 3-5 fotoğraf çekip emlak sitesine yüklemek, sonra da 20 adım yürüyüp kapıyı açmak dışında hiçbir şey yapmadı.
birkaç arkadaş pazarlık yapmamı söyledi. ben pazarlık falan yapamıyorum. beceremiyorum işte, öyle dil dökmelere falan katlanamıyorum. mesela trafikte alkollü yakalanıp ya dil dökerek ya da rüşvet vererek ehliyeti kaptırmayanlar var. ben öyle değilim. yıllar önce öyle bir durumda ehliyetimi vermem 2 dakikadan kısa sürmüştü. bunda da öyle oldu. neredeyse gıkımı çıkaramadım. biraz mırmır yaptım, adam birkaç şey söyledi, istediği parayı verdim. öyle bir pazarlık sürecine girecek olsam "sırf burada oturduğun için sana bir kuruş verecek değilim göt!" diyerek taşınmaktan tamamen vazgeçebilirdim.
bu heriflerin en fazla yarım kilo baklavalık iş yapıp bir sürü para alması, böylesi bir beleşçiliğin yanlarına kar kalması allah'ın varolmadığının en açık kanıtlarından biri bence. komisyonu bilgi hanesine yazıp tamamen unutmak istiyorum. bir de boyacı bulmam gerekiyor. çünkü bu aşağılık herifler aldıkları onca paraya rağmen evi biraz düzgün teslim etmek için bile kıllarını kıpırdatmıyor. olur da bu adam yakınımda bir yerde düşüp ölürse ben de kılımı kıpırdatmam artık.
şimdi biraz sinirden, biraz da yakın gelecekte yaşayacağım uğraştan dolayı eve pek ısınabilmiş değilim. gelecekteki güzel günlerin hayalini kuramıyorum. belki eşya alışverişine çıktığım zaman keyfim tekrar yerine gelir.
sonraki yazının konusu: türkali mahallesi muhtarlığına genel bakış; elektrik, su gibi ıvır zıvırı üstüme geçirme işlemleri. ve tabii, boyacı nasıl bulunur, kış ortasında boya kaç günde kurur.
------
birkaç saat sonra: yok la çok sevindim. neresini ne renge boyatacağımı düşünmeye başladım yeniden. güzel olacak o ev, küçük mutfağımda üşenmeyip krep yapacağım. tek başıma yaşayacağım evim var olm benim! hemen boyatıp temizletsem de eşya almaya başlasam. :)
ilk mühimsi iş: bağcılar sgk'ya gidip isteğe bağlı sigortalı olmak için başvuru yaptım. devlet kurumları gözümü korkuttuğu için aylardır erteliyordum bu işi. açıkçası hayatımı sigortasız sürdürmek de öyle çok rahatsız etmiyordu beni. ama şu genel sağlık sigortası boku bana "haydi yavrum, kaldır kıçını" dedi, ben de ne olacaksa olsun artık ulan düşüncesiyle başvurumu yaptım.
neden bağcılar'da? çünkü bakırköy sgk oraya taşınmış. peki bağcılar nedir? eşşeğin ziti diyebileceğimiz genişçe bir alanmış. biraz google maps, biraz da benzinci tarifiyle kaybolmadan gittim her nasılsa. korktuğum gibi de olmadı. öğleden sonra gitmeme rağmen sıra uzun değildi, en fazla yarım saatte başvurumu yapıp çıktım. bir ay sonra da genel sağlık sigortası için gitmem gerekiyormuş. bu olay için 230 tl civarında aylık ödeme olacağını sanıyordum, 280 tl civarında bir ödemem olacakmış meğersem. bir ay sonra o 230'u da bunun üstüne eklerlerse ne gülerim...
giderken kaybolmamış olmam yeteri kadar şaşırtıcıydı. bu şaşkınlığı üzerimden atabilmek için dönüşte kayboldum. florya'ya ancak bayrampaşa üzerinden dönebilmem bana hala aynı gerzeklikte olduğumu gösterdi, rahatladım.
ikinci mühimsi iş: evi tuttum. fikir aklıma ilk düştüğünden beri, evi tuttuğum zaman şener şen'in "eeaaallleeeeeaaaaaahhhh!!!" bağırışıyla blogu inleteceğimi hayal ediyordum. olabilirdi de. orospu çocuğu emlakçı sevincimi kursağıma tıkana kadar her şey yolundaydı.
ev tutmuş olanlar "komisyon" diye bir şeyin varlığından haberdardır. ben değildim. bugün bizzat emlakçıdan, sgk'da sıra beklerken öğrendim. miktarı söyleyince bir sıfır attım, "bu kadar demek istediniz herhalde?" diye sordum. adam güldü biraz. yıllık kiranın %12'sini aldıklarını söyledi. anlam veremedim. allak bullak olduğum için "ne yaptınız ki ne istiyorsunuz?" diye soramadım bile.
kiraya veren ve kiracı adına, bir ev için bir şeyler yapan emlakçılar olabilir. ne bileyim, herhangi bir şey yapıyor olabilirler. evi boyatıp temizlettikten sonra gösterirler mesela. aldıkları komisyonu bir şekilde hak ediyor olabilirler, böyle bir şey mümkün. mesela eski "inci hanım'ın evi"nin emlakçısı bence komisyonu hak edecek bir şeyler yapıyordu. ama bu eşşoğlueşşekler 3-5 fotoğraf çekip emlak sitesine yüklemek, sonra da 20 adım yürüyüp kapıyı açmak dışında hiçbir şey yapmadı.
birkaç arkadaş pazarlık yapmamı söyledi. ben pazarlık falan yapamıyorum. beceremiyorum işte, öyle dil dökmelere falan katlanamıyorum. mesela trafikte alkollü yakalanıp ya dil dökerek ya da rüşvet vererek ehliyeti kaptırmayanlar var. ben öyle değilim. yıllar önce öyle bir durumda ehliyetimi vermem 2 dakikadan kısa sürmüştü. bunda da öyle oldu. neredeyse gıkımı çıkaramadım. biraz mırmır yaptım, adam birkaç şey söyledi, istediği parayı verdim. öyle bir pazarlık sürecine girecek olsam "sırf burada oturduğun için sana bir kuruş verecek değilim göt!" diyerek taşınmaktan tamamen vazgeçebilirdim.
bu heriflerin en fazla yarım kilo baklavalık iş yapıp bir sürü para alması, böylesi bir beleşçiliğin yanlarına kar kalması allah'ın varolmadığının en açık kanıtlarından biri bence. komisyonu bilgi hanesine yazıp tamamen unutmak istiyorum. bir de boyacı bulmam gerekiyor. çünkü bu aşağılık herifler aldıkları onca paraya rağmen evi biraz düzgün teslim etmek için bile kıllarını kıpırdatmıyor. olur da bu adam yakınımda bir yerde düşüp ölürse ben de kılımı kıpırdatmam artık.
şimdi biraz sinirden, biraz da yakın gelecekte yaşayacağım uğraştan dolayı eve pek ısınabilmiş değilim. gelecekteki güzel günlerin hayalini kuramıyorum. belki eşya alışverişine çıktığım zaman keyfim tekrar yerine gelir.
sonraki yazının konusu: türkali mahallesi muhtarlığına genel bakış; elektrik, su gibi ıvır zıvırı üstüme geçirme işlemleri. ve tabii, boyacı nasıl bulunur, kış ortasında boya kaç günde kurur.
------
birkaç saat sonra: yok la çok sevindim. neresini ne renge boyatacağımı düşünmeye başladım yeniden. güzel olacak o ev, küçük mutfağımda üşenmeyip krep yapacağım. tek başıma yaşayacağım evim var olm benim! hemen boyatıp temizletsem de eşya almaya başlasam. :)
8 Ocak 2012 Pazar
hayaline bir, planına iki...
bugün gayet iyiydim aslında. birazdan yine iyi olurum ama şimdi sinirliyim.
dün "inci hanım'ın evi"nden vazgeçtim. hem daire bölününce mutfak iki paket makarna sığdıramayacağım kadar küçülmüş hem de emlakçıya kıl oldum. "son kez gidip göreceğim, her şeyi tamamlanmış olacak, kısa sürede taşınacağım" gibi hayaller kuruyordum. emlakçı da bir tek boyasının kaldığını söylüyordu. o hevesle gittim, baktım mutfağa hiçbir şey takılmamış. banyo da aynı şekilde, duşakabin bile yok ortada. "eee ne bu şimdi?" dedim, her şeyin hazır olduğunu, boya sırasında kirlenmesin diye taktırmadığını söyledi. la salagh, koçtaş'ta da hazır duruyor onlar, gidip yerleşiyor muyum ben? adam böyle söyleyince odalar gözüme daha bir küçük göründü. mutfak da zaten dolapları bile takılmadan üstüme üstüme gelmeye başlamış, vazgeçtim. iyi de oldu, müstakbel komşumla doğalgaz polemiğine girmeyeceğiz.
onun üstüne bir de deli gibi yokuş çıkarıp ciğerlerimi elime verdi, bokum gibi yerler gösterip "burayı gaçırma inci hağım" dedi; insanların neden emlakçılardan nefret ettiğini uygulamalı olarak açıkladı. yine de arıza çıkarmadım, önümüzdeki maçlara bakarız diyerek avundum.
gece eve geldiğimde yine sitelere baktım, acayip içime sinen bir yer buldum. tüm güzel özelliklerinin yanı sıra, içinde bir de metallica posteri vardı. hemen evin beni çağırdığına karar verdim, yine plan proje düşünceleriyle uykum kaçtı. bugün emlakçıyı aradım, yarın için sözleştik, ağzım kulaklarımda beklemeye başladım.
bu arada anneme de bir şey olmuş, bugün nasıl olduysa gayet kabullenmiş bir durumdaydı. bir tek "neden beşiktaş?" dedi, "neden başka bir yerde rezidans falan düşünmüyorsun?" açıkladım, hiç karşı çıkmadı. hatta bir ara şimdi oturduğumuz eve taşınırken nasıl hissettiğini falan anlattı. herhalde yazdıklarım birkaç gün rötarlı etki gösterdi. sonuçta her yönden mutlu oldum.
sonra sevdiceğimle konuştuk, olan biteni anlattım. o da evi merak etti. linkini göndermek için tekrar hürriyetemlak'a girmiştim ki... yok!
panikle emlakçıyı aradım. daire cumartesi akşamı verilmiş. elinde başka alternatifler varmış. bokmuş. püsürmüş. şimdi köfte yapıyormuş, elleri yağlıymış. bana haber verecekmiş. köfte boğazında kalsın demeden kapadım. olur da buluşursak cüzdanını aşırmayı düşünüyorum. elindeki evin gittiğini bile fark etmeyecek biriyse, cüzdanının çarpıldığını anladığında çoktan uzaklaşmış olurum.
şimdi umutsuzluğa kapılmamı engelleyen ufak tefek şeyler var. hayatımın erkekinin ev bulma macerasını düşünüyorum mesela. kaç ay uğraştı, sonunda çok güzel bir yer buldu. ben de ilk hevesimi ıhlamurdere'nin ortasında, ikincisini çarşı'nın iki dakika uzağında yakaladım. merkeze bu şekilde yaklaşmaya devam edersem, kartal heykeli'nin tepesine kat çıkıp beşiktaş'ın göbeğine yerleşebilirim gibi geliyor.
şu iş bittiğinde bütün bu yazıları "taşınmak isteyenler için bir beşer belgesi" başlığıyla toplayacağım, broşür yapıp emlak sitelerine ve slideshare'e koyacağım. her çömez neyle karşılaşabileceğinden haberdar olsun.
dün "inci hanım'ın evi"nden vazgeçtim. hem daire bölününce mutfak iki paket makarna sığdıramayacağım kadar küçülmüş hem de emlakçıya kıl oldum. "son kez gidip göreceğim, her şeyi tamamlanmış olacak, kısa sürede taşınacağım" gibi hayaller kuruyordum. emlakçı da bir tek boyasının kaldığını söylüyordu. o hevesle gittim, baktım mutfağa hiçbir şey takılmamış. banyo da aynı şekilde, duşakabin bile yok ortada. "eee ne bu şimdi?" dedim, her şeyin hazır olduğunu, boya sırasında kirlenmesin diye taktırmadığını söyledi. la salagh, koçtaş'ta da hazır duruyor onlar, gidip yerleşiyor muyum ben? adam böyle söyleyince odalar gözüme daha bir küçük göründü. mutfak da zaten dolapları bile takılmadan üstüme üstüme gelmeye başlamış, vazgeçtim. iyi de oldu, müstakbel komşumla doğalgaz polemiğine girmeyeceğiz.
onun üstüne bir de deli gibi yokuş çıkarıp ciğerlerimi elime verdi, bokum gibi yerler gösterip "burayı gaçırma inci hağım" dedi; insanların neden emlakçılardan nefret ettiğini uygulamalı olarak açıkladı. yine de arıza çıkarmadım, önümüzdeki maçlara bakarız diyerek avundum.
gece eve geldiğimde yine sitelere baktım, acayip içime sinen bir yer buldum. tüm güzel özelliklerinin yanı sıra, içinde bir de metallica posteri vardı. hemen evin beni çağırdığına karar verdim, yine plan proje düşünceleriyle uykum kaçtı. bugün emlakçıyı aradım, yarın için sözleştik, ağzım kulaklarımda beklemeye başladım.
bu arada anneme de bir şey olmuş, bugün nasıl olduysa gayet kabullenmiş bir durumdaydı. bir tek "neden beşiktaş?" dedi, "neden başka bir yerde rezidans falan düşünmüyorsun?" açıkladım, hiç karşı çıkmadı. hatta bir ara şimdi oturduğumuz eve taşınırken nasıl hissettiğini falan anlattı. herhalde yazdıklarım birkaç gün rötarlı etki gösterdi. sonuçta her yönden mutlu oldum.
sonra sevdiceğimle konuştuk, olan biteni anlattım. o da evi merak etti. linkini göndermek için tekrar hürriyetemlak'a girmiştim ki... yok!
panikle emlakçıyı aradım. daire cumartesi akşamı verilmiş. elinde başka alternatifler varmış. bokmuş. püsürmüş. şimdi köfte yapıyormuş, elleri yağlıymış. bana haber verecekmiş. köfte boğazında kalsın demeden kapadım. olur da buluşursak cüzdanını aşırmayı düşünüyorum. elindeki evin gittiğini bile fark etmeyecek biriyse, cüzdanının çarpıldığını anladığında çoktan uzaklaşmış olurum.
şimdi umutsuzluğa kapılmamı engelleyen ufak tefek şeyler var. hayatımın erkekinin ev bulma macerasını düşünüyorum mesela. kaç ay uğraştı, sonunda çok güzel bir yer buldu. ben de ilk hevesimi ıhlamurdere'nin ortasında, ikincisini çarşı'nın iki dakika uzağında yakaladım. merkeze bu şekilde yaklaşmaya devam edersem, kartal heykeli'nin tepesine kat çıkıp beşiktaş'ın göbeğine yerleşebilirim gibi geliyor.
şu iş bittiğinde bütün bu yazıları "taşınmak isteyenler için bir beşer belgesi" başlığıyla toplayacağım, broşür yapıp emlak sitelerine ve slideshare'e koyacağım. her çömez neyle karşılaşabileceğinden haberdar olsun.
7 Ocak 2012 Cumartesi
no fütûr
korkunç bir geceydi. gözlerim yaşarana kadar gülmem korkunçluğunu azaltmıyor. alkollü olmam belki biraz daha beter ediyor. ama tanım tek.
masada ikisi evli, biri nişandan dönmüş, biri hayatının sevgilisini bulamamış dört kişi vardı. evli olanların birer doktoru vardı. direkten dönenin ayrılma sürecinde olmuştu. bir zamanlar evlilik hayali kurmuş, şimdi mutlu ya da mutsuz olmayan, içmemek için kendini spora veriyordu.
çok güldük. evlilerden biri zaten hep çok gülerdi, lisedeyken bile. kimse onun bir sorunu olduğunu farketmezdi. şimdi de eşi farketmiyordu mesela. boşanmalarına ramak kalmıştı ama farketmiyordu. çünkü ortada boşanacak bir neden yoktu. aslında bu kızın gülmek için de bir nedene ihtiyacı yoktu. aralarında en enteresan olan da oydu. bilmese de tam bir varoluşçu. tam bir akıl hastası.
en son kim bilir ne zaman gördüm bu insanları. hepsi üniversite arkadaşlarım. gece biterken psikolojik çözümlemeler yapıyordum. tabii hiçbir çıkış yolu sunmadan. yok ki öyle bir şey. benim çıkış yollarım var. benim için geçerli. boşan derim mesela. tatile çık derim. geri dönme derim. öl derim. o uçağın kapısını zorla biraz, senin gibi olanları da kurtar derim.
bu sadece bir gece. diyorum ya, kim blir kaç yıl sonra gerçekleşen bir gece. dolmuşta kaçışın güzel hallerinden into the wild'ın müziklerini dinlerken onlardan kaçmak istiyordum. benim insanlarım değil onlar. durup dururken aklıma gelmiyorlar. özlemiyorum. ama birkaç saat içinde böbreklerimde toplanıyorlar. çok ilginç bir şey sunarlarsa orada taş oluyorlar. sabah uyanıp işeyince geçmiyorlar. ama bunlar geçer herhalde. çünkü ben ilişkileri hep kötülemişimdir. neredeyse kendimi bildim bileli. koluma "ego" yazdırmadan çok öncesinden beri. derim ki hep, "sizin normal bildiğiniz ilişki, normal saydığınız evlilik, size öğretildiği gibi değil."
yok, bu benim takıntım değil. gecenin konusu buydu. ilişkiler ve sonrasında gelen evlilik. ya da birden gelen evlilik. evliliğin ardından gelen mutsuzluk. yo yoo, öncesinden beri süren mutsuzluk. ilişkilere taşınan, onların iliğini kemiğini kurutan mutsuzluk. kariyerlerinde başarılı olan insanların başkalarıyla başarılı olamamaları. "başarılı olmak da ne demekse?!" değil, mutsuz olmaları. hayatın mutsuz geçirilemeyecek kadar uzun olduğunu idrak edememeleri. hayatta başarılı olamamaları. en azından şimdilik.
ben ne yapıyorum bu arada?
"o bir gerçek değil, bakış açısı" diyorum.
"hayır efendim, bu sadece senin görüşün, genelleme yapamazsın" diyorum.
"bunu bir eleştiri olarak alma, merak ettiğim için soruyorum" diyorum.
"nasıl oluyor, anlamıyorum" diyorum.
"saçma sapan konuşma" diyorum.
"maslow onu çoktan söyledi" diyorum.
"basitçe anlatmak gerekirse..." diyorum.
"böyle hissetmesinin nedeni x, çünkü durum y, bunu değiştirmek için z gerekir ama o çok zor ve bu konuda yapacak bir şey yok" diyorum.
demesem de "kaçamazsın, saklanamazsın" diye düşünüyorum.
aslında yapacak bir şey var. her zaman vardır. ben karamsarım ve bunu gerçekçilik olarak yutturabiliyorum. gerçek saydıklarımı herkesin gerçekleriymiş gibi gösterebiliyorum. inanmamalarını, beni yalanlamalarını istiyorum.
bu gece konuştuğumuz sorunları çok daha gençken çözdüm. belki şanslıydım. belki başka bir şey vardı. "sen hiç psikoloğa gittin mi?" dediler. ben daha o zaman orta okuldaydım. maslow piramidinde yükselecek kadar şanslıydım. ama anlattıklarını yaşadım. onlar anlatırken hissettim. yanlarından ayrıldığımda devam ettim. biraz daha birebir konuşsaydık kaç ay emzirildiklerini bile söyleyebilirdim.
bunlar sadece birkaç saat, kalabalık bir ortamda oldu. sırf bu yüzden bile korkunç bir geceydi. tüm kahkahalara rağmen. daha fazlası mideme oturacaktı.
diğer yanda 30 yıl var. birebir zamanları var. anlamaktan öte, paylaştığım bölümleri var.
yalnız olma isteğimde haksız mıyım ben şimdi?
masada ikisi evli, biri nişandan dönmüş, biri hayatının sevgilisini bulamamış dört kişi vardı. evli olanların birer doktoru vardı. direkten dönenin ayrılma sürecinde olmuştu. bir zamanlar evlilik hayali kurmuş, şimdi mutlu ya da mutsuz olmayan, içmemek için kendini spora veriyordu.
çok güldük. evlilerden biri zaten hep çok gülerdi, lisedeyken bile. kimse onun bir sorunu olduğunu farketmezdi. şimdi de eşi farketmiyordu mesela. boşanmalarına ramak kalmıştı ama farketmiyordu. çünkü ortada boşanacak bir neden yoktu. aslında bu kızın gülmek için de bir nedene ihtiyacı yoktu. aralarında en enteresan olan da oydu. bilmese de tam bir varoluşçu. tam bir akıl hastası.
en son kim bilir ne zaman gördüm bu insanları. hepsi üniversite arkadaşlarım. gece biterken psikolojik çözümlemeler yapıyordum. tabii hiçbir çıkış yolu sunmadan. yok ki öyle bir şey. benim çıkış yollarım var. benim için geçerli. boşan derim mesela. tatile çık derim. geri dönme derim. öl derim. o uçağın kapısını zorla biraz, senin gibi olanları da kurtar derim.
bu sadece bir gece. diyorum ya, kim blir kaç yıl sonra gerçekleşen bir gece. dolmuşta kaçışın güzel hallerinden into the wild'ın müziklerini dinlerken onlardan kaçmak istiyordum. benim insanlarım değil onlar. durup dururken aklıma gelmiyorlar. özlemiyorum. ama birkaç saat içinde böbreklerimde toplanıyorlar. çok ilginç bir şey sunarlarsa orada taş oluyorlar. sabah uyanıp işeyince geçmiyorlar. ama bunlar geçer herhalde. çünkü ben ilişkileri hep kötülemişimdir. neredeyse kendimi bildim bileli. koluma "ego" yazdırmadan çok öncesinden beri. derim ki hep, "sizin normal bildiğiniz ilişki, normal saydığınız evlilik, size öğretildiği gibi değil."
yok, bu benim takıntım değil. gecenin konusu buydu. ilişkiler ve sonrasında gelen evlilik. ya da birden gelen evlilik. evliliğin ardından gelen mutsuzluk. yo yoo, öncesinden beri süren mutsuzluk. ilişkilere taşınan, onların iliğini kemiğini kurutan mutsuzluk. kariyerlerinde başarılı olan insanların başkalarıyla başarılı olamamaları. "başarılı olmak da ne demekse?!" değil, mutsuz olmaları. hayatın mutsuz geçirilemeyecek kadar uzun olduğunu idrak edememeleri. hayatta başarılı olamamaları. en azından şimdilik.
ben ne yapıyorum bu arada?
"o bir gerçek değil, bakış açısı" diyorum.
"hayır efendim, bu sadece senin görüşün, genelleme yapamazsın" diyorum.
"bunu bir eleştiri olarak alma, merak ettiğim için soruyorum" diyorum.
"nasıl oluyor, anlamıyorum" diyorum.
"saçma sapan konuşma" diyorum.
"maslow onu çoktan söyledi" diyorum.
"basitçe anlatmak gerekirse..." diyorum.
"böyle hissetmesinin nedeni x, çünkü durum y, bunu değiştirmek için z gerekir ama o çok zor ve bu konuda yapacak bir şey yok" diyorum.
demesem de "kaçamazsın, saklanamazsın" diye düşünüyorum.
aslında yapacak bir şey var. her zaman vardır. ben karamsarım ve bunu gerçekçilik olarak yutturabiliyorum. gerçek saydıklarımı herkesin gerçekleriymiş gibi gösterebiliyorum. inanmamalarını, beni yalanlamalarını istiyorum.
bu gece konuştuğumuz sorunları çok daha gençken çözdüm. belki şanslıydım. belki başka bir şey vardı. "sen hiç psikoloğa gittin mi?" dediler. ben daha o zaman orta okuldaydım. maslow piramidinde yükselecek kadar şanslıydım. ama anlattıklarını yaşadım. onlar anlatırken hissettim. yanlarından ayrıldığımda devam ettim. biraz daha birebir konuşsaydık kaç ay emzirildiklerini bile söyleyebilirdim.
bunlar sadece birkaç saat, kalabalık bir ortamda oldu. sırf bu yüzden bile korkunç bir geceydi. tüm kahkahalara rağmen. daha fazlası mideme oturacaktı.
diğer yanda 30 yıl var. birebir zamanları var. anlamaktan öte, paylaştığım bölümleri var.
yalnız olma isteğimde haksız mıyım ben şimdi?
2 Ocak 2012 Pazartesi
hayalden plana geçiş süreci no: 2
alternatif başlık: return of the mother ship
hayal kurmamın üzerinden 2-3 hafta kadar geçti ama hala bir yere gitmiş değilim. hayır efendim, bunun nedeni üşengeçlik ya da ev bulamamak değil. emlakçıya uyguladığımı sandığım mind trick'le taklaya gelmezsem, tadilat bitiminde kontratı çakıyorum ve bir beşiktaş insanı oluyorum.
bahsi geçen mind trick, hiç kapora falan ödemediğim halde baktığım dairenin o gün bugündür "inci hanım'ın evi" olarak bilinmesi. adama iki kere gidip "tadilat bitince ilk benim haberim olsun, sevdim ben orayı" dememin bunda etkisi olabilir. belki de başka kimse sormuyordur, o da mümkün. bir de iki dairenin doğalgazı ortak kullanması gibi bir durum var. umarım çok sakat bir durum değildir ve müstakbel komşumla papaz olmam.
plan kısmını da az çok tamamladım gibi. kontrat yapıldıktan sonra ev temizlenecek. bunun için bir temizlikçi bulabilirim ya da bulamayabilirim. burada olsa apartman görevlisinden (böylesi kapıcıdan daha karizmatik oluyor) öğrenilir de beşiktaş'ta işlerin nasıl yürüdüğünü bilmiyorum. ama gerek bile olmayabilir, ne de olsa küçük bir ev. giyerim dizleri çıkmış eşofmanımı, alırım en temel kimyasallarımı, girişirim. temizlikle kendimi kaybettiğim sırada buzdolabı, çamaşır makinesi ve ocak da gelir, güzel olur.
ondan sonra adsl, elektrik gibi zaruri işlemleri halletmek gerekiyor, evde çalışan birinin internetinin olmaması düşünülemez. hafta içi aradan ikea ve koçtaş'ı çıkarmak, ikisinin nakliyesini aynı güne getirmek, yavaştan eşyaları monte etmek var sırada. internet ve uykusuzluk sayesinde eşyaları seçtim ve yerlerini ayarladım bile. perde konusunu nasıl halledeceğim ise şimdilik muallak. belki beşiktaş'ta "perdeci" tabelalı, kör göze parmak şeklinde bir yer görürüm, iişallah yareppim dinimiz amin.
evdeki eşyaları toplamayı da sona bırakıyorum. hem annem aniden delirmesin hem de diğer taraf yerleşmeden burayı dağıtmayayım diye.
ve tabii şimdi plandaki asıl, hatta biricik problemli kısma geliyoruz: anne faktörü. (nınııııım!) başlarda fırsat buldukça annemi bu fikre alıştırmaya çalışıyordum. ben komiklikler, şakalar, şirinlikler eylerken olay tartışmaya dönüşüyordu. ortada tartışılacak bir şey olmadığı için annem en büyük kozunu oynamakta gecikmiyordu. üzüntüden hasta olacağını söylediğinde gözlerimin dolmasını engelleyemiyorum, yapacak bir şey yok. duygu sömürüsü forever.
tartışarak bir yere varamayacağımızı görünce anneme her şeyi toparladığım bir mail yazdım. 12 yıl önce yazdığım benzer bir mektuptan aslında hiçbir şeyin değişmediğini, bunun 12 yıldır ertelediğim bir karar olduğunu gösteren alıntılar yaptım. biraz daha ciğer kısmına oynayıp "sen de evlenip kendi evinde, kendi düzenini kurduğunda ne kadar da bahtiyar ıttırı vıttırı" gibi şeyler dedim. nedenlerimi anlatırken endişelerini de ortadan kaldırmaya çalıştım. ortak bir nokta bulamayacağımızı bildiğimi, sadece anlamasını istediğimi söyledim.
neyse işte, "beyle beyle" dedim, annemin de "madem öyle işte böyle" diyeceğini düşündüm. hiç de öyle olmadı. baktım hiç yüz vermemeye başladı bana, düpedüz küstü. yine de kısa sürede eski halimize döndük. eski hal derken, annem kas ve kemik ağrılarından daha fazla şikayet etmeye başladı, vicdanımda aduket etkisi yaptı.
ama geri adım atmak yok! bugün konu açılınca yine "üzme beni, bunu yapacaksan da bir daha seninle konuşmam" dedi, kararımdan vazgeçmediğimi kesin bir dille belirttim. çünkü bu konuda uyarı almıştım. daha işin ağlama kısmı gelmedi mesela, onu da sağ atlatmam gerekecek.
konuyla ilgili bundan sonraki yazının "plandan harekete geçiş süreci" olmasını umuyorum.
hayal kurmamın üzerinden 2-3 hafta kadar geçti ama hala bir yere gitmiş değilim. hayır efendim, bunun nedeni üşengeçlik ya da ev bulamamak değil. emlakçıya uyguladığımı sandığım mind trick'le taklaya gelmezsem, tadilat bitiminde kontratı çakıyorum ve bir beşiktaş insanı oluyorum.
bahsi geçen mind trick, hiç kapora falan ödemediğim halde baktığım dairenin o gün bugündür "inci hanım'ın evi" olarak bilinmesi. adama iki kere gidip "tadilat bitince ilk benim haberim olsun, sevdim ben orayı" dememin bunda etkisi olabilir. belki de başka kimse sormuyordur, o da mümkün. bir de iki dairenin doğalgazı ortak kullanması gibi bir durum var. umarım çok sakat bir durum değildir ve müstakbel komşumla papaz olmam.
plan kısmını da az çok tamamladım gibi. kontrat yapıldıktan sonra ev temizlenecek. bunun için bir temizlikçi bulabilirim ya da bulamayabilirim. burada olsa apartman görevlisinden (böylesi kapıcıdan daha karizmatik oluyor) öğrenilir de beşiktaş'ta işlerin nasıl yürüdüğünü bilmiyorum. ama gerek bile olmayabilir, ne de olsa küçük bir ev. giyerim dizleri çıkmış eşofmanımı, alırım en temel kimyasallarımı, girişirim. temizlikle kendimi kaybettiğim sırada buzdolabı, çamaşır makinesi ve ocak da gelir, güzel olur.
ondan sonra adsl, elektrik gibi zaruri işlemleri halletmek gerekiyor, evde çalışan birinin internetinin olmaması düşünülemez. hafta içi aradan ikea ve koçtaş'ı çıkarmak, ikisinin nakliyesini aynı güne getirmek, yavaştan eşyaları monte etmek var sırada. internet ve uykusuzluk sayesinde eşyaları seçtim ve yerlerini ayarladım bile. perde konusunu nasıl halledeceğim ise şimdilik muallak. belki beşiktaş'ta "perdeci" tabelalı, kör göze parmak şeklinde bir yer görürüm, iişallah yareppim dinimiz amin.
evdeki eşyaları toplamayı da sona bırakıyorum. hem annem aniden delirmesin hem de diğer taraf yerleşmeden burayı dağıtmayayım diye.
ve tabii şimdi plandaki asıl, hatta biricik problemli kısma geliyoruz: anne faktörü. (nınııııım!) başlarda fırsat buldukça annemi bu fikre alıştırmaya çalışıyordum. ben komiklikler, şakalar, şirinlikler eylerken olay tartışmaya dönüşüyordu. ortada tartışılacak bir şey olmadığı için annem en büyük kozunu oynamakta gecikmiyordu. üzüntüden hasta olacağını söylediğinde gözlerimin dolmasını engelleyemiyorum, yapacak bir şey yok. duygu sömürüsü forever.
tartışarak bir yere varamayacağımızı görünce anneme her şeyi toparladığım bir mail yazdım. 12 yıl önce yazdığım benzer bir mektuptan aslında hiçbir şeyin değişmediğini, bunun 12 yıldır ertelediğim bir karar olduğunu gösteren alıntılar yaptım. biraz daha ciğer kısmına oynayıp "sen de evlenip kendi evinde, kendi düzenini kurduğunda ne kadar da bahtiyar ıttırı vıttırı" gibi şeyler dedim. nedenlerimi anlatırken endişelerini de ortadan kaldırmaya çalıştım. ortak bir nokta bulamayacağımızı bildiğimi, sadece anlamasını istediğimi söyledim.
neyse işte, "beyle beyle" dedim, annemin de "madem öyle işte böyle" diyeceğini düşündüm. hiç de öyle olmadı. baktım hiç yüz vermemeye başladı bana, düpedüz küstü. yine de kısa sürede eski halimize döndük. eski hal derken, annem kas ve kemik ağrılarından daha fazla şikayet etmeye başladı, vicdanımda aduket etkisi yaptı.
ama geri adım atmak yok! bugün konu açılınca yine "üzme beni, bunu yapacaksan da bir daha seninle konuşmam" dedi, kararımdan vazgeçmediğimi kesin bir dille belirttim. çünkü bu konuda uyarı almıştım. daha işin ağlama kısmı gelmedi mesela, onu da sağ atlatmam gerekecek.
konuyla ilgili bundan sonraki yazının "plandan harekete geçiş süreci" olmasını umuyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
