22 Aralık 2008 Pazartesi

Piedra Irmağı'nın kıyısında, bir elimde Efes Dark, diğerinde sigara

I.

2008'in son günlerini yaşıyorduk ve aslında geçmekte olan yılla hesaplaşmaya hiç niyetim yoktu. Ama bu hesaplaşma, saçma bir paragraf için iyi bir başlangıçtı ve aslında aklıma daha iyi bir şey gelmiyordu. Geçen yıl işimden ayrılmayı planlarken kovulmuş, sevgilimle neden birlikte olduğumuzu düşünürken terkedilmiştim. Yani her şey olması gerektiği gibiydi. Belki de gerektiği gibi olmayan tek şey, bir yıldır sinsice yağ toplamakta olan göbeğimdi. Hala el kadar kıyafetlere sığabiliyor olmama rağmen varlığı apaçık ortadaydı. Büyümekte haklı olduğunu biliyordum. Yine de göbeğimin özgürlük mücadelesi beni biraz endişelendiriyordu.

Okuduğum kitapların kayda değer bölümünde ya bir reklam yazarının parmağı vardı ya da esas oğlan bir reklam yazarıydı. Her reklam yazarının, içinde bir yerlerde roman yazmak istediği söylenirdi. Ama sanırım bu erkeklere özgü bir durumdu. Reklamcı kimliğini romanlarına yansıtan bir kadın tanımıyordum. Ben de bu güruha dahildim ve daha kötüsü, roman bile yazmıyordum.

2008'in son günlerinde de, söylemeye değer iki cümlesi olmayan insanlar, sadece arkadaşlarının okuduğu bloglara, onlarca paragraf yazıyordu. Ne yazık ki ben bu güruha da dahildim. Ne reklam metinlerim ne de bağımsız yazılarım okumaya değerdi. Atlas'ı kurtaran Ayn Rand'ı hayatımın kadını, rencide ruhumu güldüren Alper Canıgüz'ü hayatımın erkeği ilan etmiştim. Romanlarla kurduğum biseksüel ilişkiler gerçek hayatımı yansıtmıyordu. Erkeklerle muhabbetimin %80'i iş dışı olsa da, muhabbet ettiğim erkeklerin %80'iyle gayet de iş ilişkisi içindeydim. Zaten öyle olmasaydı da bir şey değişmeyecekti. Hangi tarafın kelek olduğunu bilmemekle birlikte, zaten kimsenin kavuna şeker serpmeye de niyeti yoktu.

Sadık yarim olarak Efes Dark'ı, ara sıra fingirdeşmek için de Jack Daniel's'ı seçmiştim. Ancak on yıldır görüşmediğim veya yeni tanıştığım insanlar dahil herkes, alkolün herhangi bir türüne hayır dememin zor olduğunu biliyordu. Çoğunun bilmediği şey, onlara katlanmam veya ortamdan keyif almam için alkole ihtiyaç duyduğumdu. Coca Cola hayatın tadı değildi ve bunu farketmem küçük çapta bir felaketle sonuçlanmıştı. Dolayısıyla sigarayı ve içkiyi sevdiği için içtiğine kendini inandıran, bu nedenle bırakmayı aklının ucundan bile geçirmeyen kişilerden biri olup çıkmıştım. Kendimi pek fazla kandıramadığım için durumum yine de umutsuz değildi. Felaket olan, ikisini de kendime göre korkunç miktarlarda tüketiyor olmamdı. 45 kilonun altındaki bir bünye bunları uzun süre kaldıramazdı. Muhtemelen ben de genç ölecek, ancak ölürken hiç de genç görünmeyecektim.

Bunların yanı sıra, anlatacak hiçbir şeyim yoktu. Hiçbir şeye gerçekten ilgi duyamamak ve her şeyi vazgeçilebilir görmek beni sıkıcı bir insana çevirmişti. Ve aslında ben de deli gibi sıkılıyordum. Hemen her konuda fikir yürütebiliyor, ancak bunları yaymanın anlamsız olduğunu düşünüyordum. Sorulmadığı sürece fikir beyan etmiyordum. Bu nedenle hayalgücüm iflasın eşiğine gelmiş, yaşam enerjim ise yatalak durumuna düşmüştü. Kendime bile itiraf etmemeye çalışıyordum ama gayet boktan bir durumdaydım. Potansiyelini kullanmayan insan kadar aptal bir yaratık var mıdır ki?

Ben de uydurabiliyorsam, uydurmalıydım. Bunları düşürken Orhan'la tanıştım.


II.

Telefon çaldı, arayan Aslı'ydı. Her zamanki gibi söyleyecek bir şeyi vardı ama uzun süredir görüşmemiş olmamız, ikimizin de geyik muhabbetine duyduğu açlığı dayanılmaz hale getirmişti. Bu yüzden ilk 15 dakikayı ufuk açıcı anlamsız konuşmalarla geçirdik.

Bir adam vardı canı sıkılan. Sıkıntısının da bir nedeni vardı. Her gün yatağında kırmızı bir lekeyle uyanıyordu. Kendini inceliyor, hiçbir yerinin kanamadığını görüyordu. Her sabah yaşadığı bu durum nedeniyle cinsel hayatı da yok denecek kadar hiçti. Eve hatun atamamaktan mustarip bu adamın şansı bir gece yaver gidiyordu. Ne var ki, ertesi gün her şey bir kabusa dönüşüyordu. Uyandığı zaman, duşunu alıp gitmeye hazırlanan kadın, yeni uyanmış kahramanımıza tiksinerek "iğrençsin" diyordu.

Kırmızı bir lekenin bu tepkiye neden olamayacağını düşünen mantıklı arkadaşım bir çözüm uydurdu. Adam aslında yatağına işiyordu. Ama nasıl oluyordu da kırmızı işiyordu, çişini kırmızı mı görüyordu, yoksa daha alengirli bir durum mu söz konusuydu; bu ayrıntılar muallakta kalmıştı. Benim görevim, eğer kabul edersem, boşlukları doldurmaktı. Sidikli herifin teki üzerine kurgulanacak bir romanla çok satanlar listesine girecektik. Ondan sonra da her gün Jack Daniel's içecek kadar paramız olacaktı.

Biricik aşkım, hayallerimin serserisi Jack Daniel's... Konuşmamız süresince Jack'in de, Aslı'nın da hedefimden haberi yoktu. Ama bu önemli değildi. Aslı hedefimi memnuniyetle kabul edecek, Jack ise beyin yakıtı olarak kullanılmaktan şeref duyacaktı. Bu mutlu hayallerden bir süre uzaklaşıp Alper Canıgüz'ün son kitabı Gizliajans'ı okumaya devam ettim. Ve fakat heyhat! O bile beni yazmaya çağırıyordu! Okuduğum paragraf, geceleri yatağını ıslatan, dünya tatlısı borsacı Orhan'la ilgiliydi!

Rivayet o ki, sidikli Orhan'ın eşcinsel bir ağabeyi vardı. Bundan duyduğu utançla kendine daha "erkeksi" bir iş seçmiş ve finans dünyasına girmişti. Oysa sanatçı olmak istiyordu. Kendini gerçekleştiremediği için Freudyen bir sürece girmiş, geceleri yatağını ıslatmaya başlamıştı. Bir şekilde kapağı Samanyolu Mutluluk Okulu'na atmış, gerekli terapiyi görmüş ve işi gücü bırakıp balet olmuştu. Orhan'ın hayaline kavuştuktan sonra yatağına işemeye devam edip etmediğiyse bilinmiyordu. Mutluluk okulunun yöneticisi, nasıl olduysa, bunu sormayı unutmuştu.

Elimizdeki veriler giderek artıyordu. Karakterimizin bir ismi, işi ve absürd bir sorunu vardı. Eşcinsel ağabey psikolojik öğeleri, tiksinen kadın tutkuyu getirecekti. Kırmızı leke, romana gizem kazandırmak için birebirdi. Hatta sonuç bile az çok belliydi. Tek sorun, biriyle konuşurken saatlerce saçmalayabilen benim, tek başımayken iki saatten fazla aynı yerde oturamıyor olmamdı. Roman yazmak sebat işiydi. Bu nedenle ancak apar topar biten kısa hikayeler yazabiliyordum. Ne yazık ki Orhan'ın akibeti de hızlı yaşayıp bir an önce nihayetine kavuşmak olacaktı.

Zaten evde Jack de yoktu. Ve alkolsüz devam etmeye çalışan her şey gibi, Orhan'la ilişkim de kısa sürmeye mahkumdu.


III.

Orhan çalar saati bıkkınlıkla susturdu ve yeniden uykuya dalmamak için hemen kollarının üstünde doğruldu. Pek inançlı biri olmamasına rağmen, 3 aydır her sabah yaptığı gibi "Allah’ım, lütfen bugün farklı olsun" dedi, titreyen eliyle yorganını kaldırdı. 3 aydır her sabah olduğu gibi gözleri doldu. Böyle uyanmaktan nefret ediyordu.

Orhan'ın 3 aydır süren mutsuzluğunun nedeni, her sabah yatağının ortasında gördüğü kırmızı, ıslak lekeydi. İlk seferinde panik yapmış, hemen oturma odasına gidip televizyonun, DVD'nin ve bilgisayarın yerinde olup olmadığını kontrol etmişti. Orhan sabahları biraz salak olurdu. Gece eve giren hırsızın bütün evi boşaltmakla yetinmeyip böbreklerini de çaldığını düşünmüştü. Daha sonra soyunup ayna karşısına geçmiş, hiçbir yerinde yara izi bulamayınca biraz hayal kırıklığına uğramıştı. Böbrekleri çalınmış olsa, en azından iş arkadaşlarına anlatacak ilginç bir hikayesi olacak, hayatı biraz renklenecekti. Oysa kime ait olduğunu bilmediği kan izi başına dert açabilirdi. En iyisi kimseye anlatmamak ve olası delilleri 90 derecede ortadan kaldırmaktı. Çamaşır makinesini nevresim takımıyla, yatağını deterjanlı kaynar suyla doldurdu ve halihazırda zehir olmuş gününü tutuklanmayı bekleyerek geçirdi. O gün hiçbir şey olmadı. Akşam haberlerinde vahşice öldürülen veya ortadan kaybolan kimseyle karşılaşmadı. Orhan o gece rahatsız bir uykuya daldı.

Sonraki sabah aynı sahneyle karşılaşmak, Orhan'ın kafasında yeni soru işaretleri oluşturmuştu. Bir gün belki kabul edilebilirdi ama iki gün üstü üste gaipten kanamak hiç normal değildi. Odanın köşesine sinmiş, korkuyla yataktaki lekeye bakarken, aklından "Adamın görtünden kan alırlar Kamil, kan!" cümlesi geçti. Gülmeye başladı. Yatağında halüsinasyon gördüğünü sanmıyordu ama katıla katıla gülerken, delirdiği konusunda hafiften kıllanmaya da başlamıştı. Belki de iki gün önce gözünü morartan "kapı" sebep olmuştu bu haline.

Orhan'a beyin sarsıntısı geçirten kapının adı Osman'dı. Osman, Orhan'ın ağabeyiydi ve eşcinseldi. İki gün önce kardeşini yemeğe davet etmişti. Orhan, Osman'ın eşcinselliğinden haberdar olmakla birlikte, ortada böyle bir durum yokmuş gibi davranıyordu. Bu nedenle Osman'ı eleştirmek aklından bile geçmezdi. Sanki ağabeyi henüz hayatının kadınını bulamamıştı, bekar olmasının tek nedeni de buydu. Oysa Osman'ın "hayatının kadını" gibi bir kavramdan veya Orhan'ın sanrılarından haberi bile yoktu. O gece kardeşini hayatının erkeği Koray'la tanıştırmayı planlıyordu. Orhan'a Hollanda uçak biletini verecek, bu vesileyle nikahına da davet etmiş olacaktı. Ağabeyinin mutluluğu Orhan'ı kim bilir ne kadar sevindirecekti.

Orhan mutluluğunu “Aaa! Çok sevindim. Ama neden Hollanda? Burada evlenip balayına gitseydiniz keşke. Belki benim de o zamana kadar bir sevgilim olurdu, düğüne beraber gelirdik. Yengeyle ne zaman tanışacağım?” diyerek gösterdi. Kafaları karışan Osman ve Koray önce birbirlerine, sonra Orhan'a baktılar. Biraz aptallığından, büyük ölçüde de kendini başarıyla kandırıyor olmasından dolayı, bir sonraki sahne Orhan'ı şoka soktu. Koray'ın elini tutup dudağına minik bir öpücük konduran Osman'ın amacı da buydu zaten. Hesaba katmadığı şey, Orhan'ın hışımla masadan kalkıp Koray'a "Pis ibne! Abime n'aptın?!" diye haykırmasıydı. Çileden çıkınca on kaplan gücüne ulaşan Osman, bir yumrukta kardeşini on travmalık bir çileye sokuverdi.

Orhan, ertesi günü hayatının en kötü günü sanmakta haklıydı. Ancak yanılıyordu. O gün yaşadığı üzüntü dinmeyecek, sonraki aylarını da cehenneme çevirecekti. O günün dertleri sadece ağabeyinin cinsel tercihiyle yaşadığı şok, yediği yumrukla yaşadığı acı, kovulurken yaşadığı aşağılanma, kapıya çarptığını söylerken yaşadığı endişe, kimse ona inanmazken yaşadığı utanç, platonik aşkı Melis'e yalan söylerken yaşadığı sıkıntı ve tüm bunları düşünürken yaşadığı ıstıraptan ibaretti. Yani ilk acı. Kısa bir süre sonra bunların kronik bir ağrıya dönüşeceğini bilemezdi. Bu ağrının kendisini ne şekilde göstereceğini de. O gün Orhan için hem bir dönemin sonunu, hem de yepyeni sıkıntıların başlangıcını temsil ediyordu. Ve elbette bilincin derinliklerine gömülecek, tarihten silinecekti.

O gün Orhan yatağına girdiğinde "Bu günü atlattım ya, bundan sonra her şey düzelecek" diye düşündü. Ölü gibi uyudu. Sonraki günlerde, uyanmak yerine ölmeyi tercih edecekti.

Evet, Orhan intihar etmeyi düşündü. İlk haftadan sonra hemen hemen her gün. İlk hafta ise sırayla şunları düşündü:

- Eve giren hırsız böbreklerimi de çaldı.
- Adamın götünden kan alırlar Kamil, kan! Yoksa Koray gelip götümden kan almış olabilir mi?
- Halüsinasyon görüyorum, aslında kan yok.
- Osman eşcinselse benim de kadın olmam mümkün mü? Kıçımdan adet görüyor olabilir miyim?
- Uzaylılar üzerimde deney yapıyor olabilir. Bir onlar eksikti amına koyim.
- İlahi güçler hoşgörüsüzlüğümün intikamını almaya çalışıyorlar galiba. Tanrılar çıldırmış olmalı.
- Yumruğu yiyince oldu bu. Bir doktora görünsem iyi olacak.

Orhan'ın doğru cevabı bulması için bir hafta düşünmesi gerekmişti. Ne var ki, bulduğu doğru cevap onu tatmin etmemişti. Her türlü saçmalığa inanmaya hazır olan Orhan, bir sağlık sorunuyla karşı karşıya olduğunu bir türlü kabul edemiyordu.

Sonraki günlerde ölmeyi kafasına koyduysa da bir türlü harekete geçemedi. Çünkü Melis, Orhan'ın bu kırık dökük haline ilgi duymaya başlamıştı. Her gün nasıl olduğunu soruyor, ona çay götürüyor, havadan sudan konuşmak için yanına gidiyor, sık sık bir şeyler içmeye davet ediyor, hiçbir neden yokken ona dokunuyor ve dekoltesini, deyim yerindeyse, Orhan'ın gözüne sokuyordu. Orhan bir anda büyüyen "yaşama isteğine" engel olamıyordu. Artık her gece Melis'le yattığını düşünerek uyuyor, her sabah kan görmemek için dua ederek uyanıyordu. Melis onu sorunundan uzaklaştıran tek şeydi. Sorunu ise Melis'i eve atamamasının tek nedeni.

Üç ay böyle geçti. Orhan delirmek üzereydi. Eline Melis adını takmış, yalnız kaldığı zamanlarda onunla konuşmaya başlamıştı. Melis de nasıl olup da üç aydır reddedildiğine bir anlam veremiyordu. Hırstan gözü dönmüştü. Mesai bitiminde biraz cilveli, biraz mesafeli bir tavırla Orhan'ın yanına gitti.

"Kalk hadi, içmeye gidiyoruz."

Orhan'ın tedirgin bakışlarının cesaretini kırmasına izin vermedi.

"Ay hadi uzatma ama! Aylardır şöyle güzelce sarhoş olmadım. Hem senin de biraz kafan dağılır. Kalk kalk kalk! İtiraz istemiyorum!"

Melis her şeyi ayarlamıştı. Yeniköy'de rakı-balık yapılacak, Taksim'de cila çekilecek, sonra evli evine, köylü köyüne dönecekti. Ama belki de evlerine dönecek durumda olmazlardı. Belki de dönmek istemezlerdi. Kim bilirdi.

İlk iki kadeh Orhan'ın tedirginliğini alıp götürdü. Üçüncü kadehte, Melis her zamankinden güzel görünüyordu. Dördüncü kadeh cesaret verdi. Beşinci kadehte sabahı umursamıyordu. Altıncı kadehte ayakta zor duruyordu, uzanmalıydı.

O zamana kadar sadece iki kadeh devirmiş olan Melis ne yapacağını çok iyi biliyordu.

Ertesi gün susuzluktan dili damağına yapışmış olarak uyanan Orhan bir süre gözlerini açamadı. Beyni, üzerine sürekli çekiçle vurulan, su dolu bir fanusun içinde gibiydi. Birkaç dakika sonra duştan gelen su sesini, hemen ardından Melis'in küfürlerini duydu. Kafasını yastıktan güçlükle kaldırdı ve yorganı çekti. Melis'in küfür etmesinin nedeni karşısındaydı. Bir an sonra Melis de. Orhan yorganı üstüne çekmek için çok geç kalmıştı.

Melis yıldırım gibi odaya girdi, hızlı hızlı giyinmeye başladı. Orhan'ın yüzüne bile bakmıyordu. Annesinin en sevdiği vazoyu kırmış gibi suçlu suçlu bakan Orhan'ın ağzından "ghah" gibi bir ses çıktı. Dili ve damağını hala birbirinden ayıramamıştı. Artık tamamen giyinmiş olan Melis yataktaki Orhan'a döndü, bir hayvanın kurtlanmış cesedine bakar gibi, tiksinerek baktı. "İğrençsin" dedi ve girdiği hızla odadan ayrıldı. Çarptığı kapı, Orhan'ın beynini çekiç darbelerinden koruyan fanusu kırdı.

Günlerden cumartesiydi. Orhan yataktan kalkıp intihar edemeyecek kadar akşamdan kalmaydı. Ertesi gün ilk iş bir nöbetçi eczane bulmaya ve evdeki Aspirin'den daha ölümcül ilaçlar almaya karar vererek uyudu.

Pazar sabahı uyandığında her zamankinden umutsuz ve her zamankinden kararlıydı. Duş aldı, kendine mükellef bir kahvaltı hazırladı, çamaşırlarını makineye doldurdu, evini temizledi ve sokağa çıktı. Dışarıda onu nefis bir gün karşıladı. Güneşli ve ılık. Sevgiliyle el ele yürüme günü. Orhan daha da depreşti. İlk açık eczaneye daldı.

Eczacı başka bir müşteriyle ilgileniyordu. Orhan kendi kendine "Güzel bir gün ölmek için" diye şarkı söylüyor, bir yandan da raflardaki ilaçların isimlerini okuyordu. O sırada gözüne tezgahtaki broşür çarptı. "Kanayan yaraları sarmanın yolu - Samanyolu Mutluluk Okulu"

Orhan sustu, şarkı bitti, müşteri gitti, eczacı "İyi güner" dedi, Orhan duymadı. Eczaneden elinde broşür, yüzünde dalgın bir ifadeyle çıktı. Broşürde yazan adresi buldu, rüyada gibi içeri girdi, binanın beşinci katına çıktı, ne yaptığının farkında bile olmadan zili çaldı. Kapıyı 25 yaşlarında, kızıl saçlı, güzel bir kız açtı. Sıcak bir gülümsemeyle "Hoş geldiniz" dedi, Orhan ağlamaya başladı.

Genç kız en ufak bir şaşkınlık belirtisi göstermiyordu. Elini Orhan'ın omzuna koydu, onu içeri aldı ve rahat bir koltuğa oturttu. Orhan sarsıla sarsıla ağlamakta olduğundan, köşesine tünediği koltuğun rahat olduğundan elbette habersizdi. O günden sonra her hafta bu koltuğa üç kez oturacak, tüm ergonomik özelliklerini ezberleyecekti. Şimdilik sadece suratına yediği okkalı şamarı hissedebilecek durumdaydı.

Şamarın sahibi, Samanyolu Mutluluk Okulu'nun yöneticisi ve başöğretmeni Savuray Bey'den başkası değildi. Orhan yediği tokadın şokuyla ağlamayı unuttu. Savuray Bey'in suratına aptal gibi bakarken alt dudağı titriyordu. Orhan'ın şaşkınlıktan kurtulur kurtulmaz saldıracağını bilen Savuray Bey, elini babacan bir tavırla omzuna koydu, açıklama yapmaya başladı.

"Yaşadığınız travmadan kurtulmanız için bunu yapmak zorundaydım. Bağışlayın lütfen. Ama bilirsiniz, bir husumet bin nasihatten evladır."

"Bir musibet."

"Efendim?"

"Bir musibet bin nasihatten evladır. Siz musibetlerinizle çok hasım edindiniz galiba?"

"Öyle de denebilir. Herkes mutluluk yoluna çıkmak için acılar denizinden geçmek gerektiğini anlamıyor ne yazık ki."

"Asansörsüz çıktığım beş katı saymazsak, son üç aydır acılar denizinde debelenmekte olduğumu söyleyebilirim. Bir de bu kadar lirik konuşmaya ne gerek var? Açıkçası buraya intihardan döndüm de geldim."

Bu şekilde başlayan sohbet, Savuray Bey'in lirik cümleleriyle süslendi, Orhan'ın anlattıklarıyla ağırlaştı, güzel sekreter Pelin'in çay ve kurabiye ikramıyla tatlıya bağlandı. Orhan beş saatin ardından Mutluluk Okulu'ndan çıkarken her şeyin düzeleceğine yeniden inanmaya başlamıştı. Bir sonraki görüşmeye kanlı çarşafını götürecek, bu çarşafla Rorschach testine tabi tutulacaktı. Savuray Bey, çarşaftaki kanın Orhan'da uyandırdığı görsel çağrışımlarla karakter analizi yapacak ve bilinçaltını kurcalayacaktı. Orhan heyecanlıydı. Hayatında ilk kez karakter analizine girecek ve ikinci kez Pelin'i görecekti.

Henüz çalıştırmadığı çamaşır makinesinden çıkardığı çarşaf, Orhan için yeni algı kapıları açmıştı bile. Çarşaftaki leke kırmızı değil, sarıydı. Üç ay boyunca sandığının aksine kan değil, leş gibi çişti. Orhan buna elbette anlam veremiyordu ama aslında her şeyin çok basit bir açıklaması vardı.

Orhan'ın Osman'dan yediği yumruk, zaten pek iyi çalışmayan beynini sarsmakla kalmamış; gözünde bulunan sarı noktada da hasara neden olmuştu. Yumruğun çatlattığı damarlardan birinden sıçrayan kan sarı noktaya yapışmış, Orhan'ın renk algısını bozmuştu. Bu yüzden Orhan sarı olan her şeyi kırmızı görüyordu. İşerken aklının çişi yerine Melis'te olması, Galatasaray ve Fenerbahçe'ye kayıtsız kalması, sarı ve kırmızı ışıklarla ilgilenmemesi, yalnız beyaz peynir ve siyah zeytinle kahvaltı etmesi gibi nedenlerle bunu farketmemişti. Macula Lutea denen boktan nokta yüzünden Melis Orhan'ı iğrenç bulmuştu, Pelin kızıl saçlarından olmuştu ve Kanlı Nigar Sidikli Safiye'ye dönüşmüştü! Hayat acımasız değildi de neydi?!

Savuray Bey'le ilerleyen görüşmeler, Orhan'ın yatağını ıslatmak dışında da sorunları olduğunu ortaya çıkarmıştı. Temelde yapması gereken şey basitti. Bir doktora gitmek, önce gözlerini, sonra mesanesini, sonra da sinirlerini kontrol ettirmek. Sonuç olumsuzsa bir psikiyatriste, yani yine bir doktora başvurmak. Oysa ne Orhan, ne de Savuray Bey bu tip çözümleri mantıklı buluyordu. Terapiye birlikte devam ettiler.

Terapi sonucunda Orhan, eşcinsel olan ağabeyinden utandığını, bu yüzden daha erkeksi bir iş olan borsacılığı seçtiğini öğrendi. Aslında sanatçı yönünü geliştirmek istiyordu. Ama duygusuz sanat, sanat değildi. Ve Orhan'a göre duygular insanı yumuşatıyordu. Kendini gerçekleştirmediği sürece mutsuzluk peşini bırakmayacaktı. En kısa zamanda sınırlarından kurtulması, mutluluk yoluna adım atması gerekiyordu.

Orhan tedavinin altıncı ayında borsacılığı bıraktı. Devlet Opera ve Balesi'ne başvurdu. Artık tayt giyen bir devlet memuru olarak çalışıyor. Hala yatağına işiyorsa bile, bunu kafasına takmıyor.

13 Aralık 2008 Cumartesi

brand - new

most of the beginnings are strong, filled with rage and destined to slow down.

at first, you swirl wildly like gitanes.
then you ride a camel, cool and proud.
and you end up being sir winston light, a skinny old nicotine addict.

one day you realize, even the glowing red loses its appeal.

6 Aralık 2008 Cumartesi

bir mesajdan alıntı

inci dünyasına hoş geldiniz. 20. yüzyılda kale olarak tasarlanan yapı şu anda özerk bir diktatörlükle yönetilmektedir. tarihi boyunca yaşanan savaşların etkileri, kale içi yeni yapılar olarak görülmektedir. kalenin sahibi, kendine dair her şeyi, hatta akyuvarlarını bile kontrol altında tuttuğunu sanan bir kişiliktir. hiç de polyanna olmamakla birlikte, iç savaşlardan bile yararlanmakta ve deneyimlerini kaleyi sağlamlaştırmak için kullanmaktadır. şu sıralar, sol kolda görülen geniş vadilere "ego" yazdırmayı planlamaktadır. bu yazı sayesinde bireye duyduğu saygı ve hiçbir şeye kendisinden daha fazla önem vermiyor oluşu da yaşam ve beden sınırları dahiline alınacaktır. müzeleri gezmek için soldan, cafe ve restoranlara ulaşmak için sağdan devam ediniz. ne yapmak istediğinizi bilmiyorsanız dokuzu tuşlayınız.

30 Kasım 2008 Pazar

verimlilik

insanlar özel bir formasyon dahilinde halay çektiklerinde maksimum enerjinin yarısını harcarlar. halay sarmalındaki dizilim altın oranla belirlenmiştir ve yay sabiti 7.3'tür.

15 Kasım 2008 Cumartesi

cevap

- nedenini anlamıyorum.
- gerçekten mi?
- ...
- çünkü birini sevdiğinde dünyayı yerinden oynatabilecek gibisin.

10 Kasım 2008 Pazartesi

are you experienced?

olan biten

sevgili ben,

hala işsizim. sürekli yiyecek yeni bir şeyler keşfediyorum. genellikle abuk subuk şeyler. kahvaltılarım birbirinden yaratıcı. yeni boyalar aldım ama henüz kullanmış değilim. tuvalim de var. bir tane hendrix yaptım, bir ara buraya koyarım. bir süredir de janis yapmayı planlıyorum ama henüz harekete geçemedim.

son birkaç haftada iş görüşmeleri sayesinde bir sürü kişiyle tanıştım ama bir yandan da asosyalliğin dibine vurdum. ne tuhaftır ki; artık interaktif ajanslara da başvurduğum için teknolojiden daha fazla kaçamadım ve kendime facebook'ta bir yer edindim. sağını solunu karıştırıyorum şimdi. "bu kim be" dediğim insanlar benimle arkadaş olmak istiyorlar, üniversitede aynı bölümde olduğumuzu görüp şaşırıyorum.

yine mütemadiyen kendimi ve her şeyi sorgulama durumundayım. öfkem ve saldırganlığım geçmedi. sarhoşken berbat bir insan olduğumu biliyordum ama ayıkken de pek bir şeyin değişmediğini gördüm. daha birkaç yıl önce kimseyi yargılamazdım. şimdi yanlış bulduğum her şey sinirlerimi zıplatıyor.

bulduğum işlerin bazılarını reddettim, bazıları da beni reddetti. ama çok iyi bulduğum bir tanesi iyi bir aşamada olabilir. geçen hafta deneme brifleri verdiler, yapıp bugün gönderdim. yine panik yapmaya başladım. bir şey ciddiye binince böyle oluyor. özgüven eksikliğim var sanırım. olasılık artınca saklanacak delik arıyorum. o kadar "astığım astık, kestiğim kestik" bir adamken, tavşanın tekine dönüşüyorum. zaten periyodik olarak kendini aptal hisseden biriyim; sadece konuşan ve doğru düzgün hiçbir iş çıkaramayan beceriksizin tekiymişim gibi geliyor.

göz atsın diye deneme projelerini a.'ya gönderdim ve bunları söyledim. iş yorumları dışında, şunları söyledi:

"bu kadar şey akıl edip kendini aptal hissetmen gerçekten çok aptalca :D evet sanırım aptalsın. yok yani bunca şeyin yarısını bile düşünemediği halde başbakanlık, bakanlık falan yapan insanlar varken. tamam kriter onlar değil ama.. yani bu fikirler çok çok iyi emin ol."

şimdi yeniden bir gaz ve toz bulutu halindeyim. yaşasın big bang. bu hafta cevabı bekleyeceğim. beni işe almazlarsa "kendiniz kaybedersiniz, hıh!" diyerek önümdeki maçlara bakacağım. ama olumlu görünüyor yav. may the force be with me.

23 Ekim 2008 Perşembe

çok seviyorum olm seni!




...janım jiğerim inji,


son üç noktamı sana saklamışım meğer. 27 civarı bırakmıştım ya, kısmet bugüneymiş. bil bakalım kaç oluyorsun? evet evet, yanlış bilmedin: kaç oluyorsun. ben de dedim ki, madem injijim kaç oluyor, daha önce kaç olan sevdikleriyle kutlasın bunu, oynasın da oynasın. biliyorum ki kaç yazar be, mızrakları var benim arkadaşımın. hem ben varım, acayip atraksiyon var. 27'yi aş gel yanıma, yanımda kal. daha nice nice oyunlara, öperim gözlerinden.


gülümse

e mi.


17 Ekim 2008 Cuma

tespit!

ikinci tespit gerçekleşti. bugün itibariyle ben de işsizim.
savaşı ve yeni çapon filmini beklemeye başlayabiliriz.

tespit insanı

bu sabah karar verdim; türkiye'de bir savaş çıkacaksa bu tem'de olacak. hatta kesin bir yer ve zaman vermem gerekirse, maslak bağlantısında, sabah 9 civarında meydana gelir. insanlar muhtemelen "amaaan! ben savaş alanına gidene kadar her şey biter, en iyisi burada saldırayım." derler. bu sabah bir saat erken çıkıp her zamanki saatte işe ulaşınca buna karar verdim.

bir diğer tespit iş konusunda. yakın bir zamanda işsiz kalabilirim. içimden bir ses hazırlanmamı söylüyor.

geçenlerde yine trafikte ses tonları ve konuşmalar üzerine bir tespit yaptım ama o sıkıcı.

son olarak, krizin nedenini buldum. gecenin abuk bir saatinde uyandım ve tekrar uyumayı beklerken her şey açıklık kazandı. amerika'da meydana gelen krizin sorumlusunu matematiksel olarak açıklıyorum:

k=0+a(meri)k.an=ın (üstte bu n)
-------------------------
s.a(lv)ar/ıdır

korelasyonlar, ortalama amerikalılar linda ve victor, x'ten sonra en ünlü bilinmezimiz n ve ışık hızını belirten ı sayısı şeklinde özetlenebilir. açıklayayım.

linda ve victor birbirini götürür, bunun sonucunda evlenirler. ingilizcesi ne bunun? marry. üstteki parantezde ne görüyoruz? meri. al işte, yazılış ve okunuş birbirini götürdü. çarpımın ve eşitliğin iki farklı yanında bulundukları için a ve k de gitti. aynı şekilde bilinmezliği de ortadan kaldırdık çünkü hem eşitliğin farklı yanlarında bulunuyorlar hem de burada her şeyi bilinir yapmaya çalışıyoruz.

önemli bir nokta da + ve s'de bulunuyor. s aslında sinüsün çok kısaltılmışı. az kısaltılmışının "sin" olduğunu biliyoruz. orada masum bir artı işareti olarak görünen şey ise amerika'nın temeli, hristiyanlığın biricik gözbebeği haçtan başka bir şey değil. din ve bilimin aynı yerde bulunduğu, bilimin din tarafından günah addedilmediği nerede görülmüş? al işte, bunlar da götürdü birbirini.

elimizde ne kaldı:

0=ı
--------
r/ıdır

bu aşamada ne yapıyoruz? üstteki ve alttaki ı'lar gidiyor, r bir şekilde r'ye bölünüp ortadan kayboluyor ve al sana eşitlik:

0'dı.

yani sittin şenedir bokumuzla oynuyoruz, aslında her şey kocaman bir sıfırdan ibaretti yıllardır.

ama bitmedi. eski kadim yazıtlar vardır, bilirsin. ama orhan yazıtları diye bir şey bilmezsin muhtemelen. osmanlı henüz mini mini bir beylikken müneccimler, nostradamuslar oturup bu çok gizli yazıtları hazırladılar. orada açıkça belirtilir ki; "kim ki bu denklemi kurar, dünyanın bir tarafına koyar."

tamam yani. o götelek reklamcılar denklemi kurup her şeyi altüst ettiler. ama çözüm nedir? işte bunu tartışmak lazım.

çözümümüz kimkiduk'a danışmak ve onun engin bilgilerinden yararlanmak. yazıtta geçen cümlenin ilk üç kelimesini oku ve dördüncü kelimeyi okur gibi yap. kimkibud çıkıyor. müneccimler çok ileri görüşlü olmadıkları için yanlış görmüşler, o aslında kimkiduk. zaten adam 3 iron'da her şeyi açıklamış. böyle bir demir (sanayi) çağında milletin arkasından iş çevirirsen, bir yandan karısına göz koyup diğer yandan yemeğini bile aşırırsan, olacağı budur.

evet, oldu bence.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Smoking

While smoking is seen by most as either a mere immediate pleasure or disgusting habit, it is the symbolism behind smoking that makes it so powerful: smoking has long been intertwined with our fundamental notions of freedom. Alexander II gave freedom to the smokers right before he gave freedom to the surfs, and almost any tyrant you can name, starting with Hitler, banned smoking outright or in practice; indeed, one of the sparks of the American Revolution itself was the right to smoke tobacco.

www.smugopedia.com

9 Ekim 2008 Perşembe

masumiyet

anlamıyorum. aşk diye bir şey var. bunun hakkında sayısız "şey" yazıldı, yazılıyor. her an birileri aşık oluyor, aşk acısı çekiyor, aşktan ayakları yerden kesiliyor falan. ve ben anlamıyorum. hissettiğim de anlamamaktan ileri gelen eksiklik. bir de "sayısız şey"in sıkıntısı.

patron masumiyet müzesi hakkında yazdı, ballandıra ballandıra anlattı, mutlaka okumamızı söyledi ve tatile girdik. ilk işim kitabı almak oldu. ne kadar geçti üstünden, iki hafta mı? kitabın üçte birini bile okuyabilmiş değilim. bunun pembe kapağıyla ilgisi yok üstelik.

elimde tuttuğum (ve kısa süre sonra bir kenara bıraktığım) kitap bir aşk romanı. üstelik gayet sıradan bir aşkı anlatıyor. genç adam nişanlanmak üzeredir, çok güzel bir kızla tanışır, "aşık olur", kafasını kızın vücuduyla doldurur, muradına erer, nişanlanır, kız ortadan kaybolur, adam depresyona girer. en azından şimdiye kadar anlatılan bu. bundan sonraki en az üç yüz sayfada da adamın depresyonuyla devam edeceğimizi sanıyorum. (ve bunun endişesiyle kendimi yazmaya verdim. off...)

kabul ediyorum, roman yazmak için ayrıntıya girmek, uzun uzun anlatmak gerekiyor. ama hepi topu 150 sayfada 15.000 kez "sevişme" kelimesini kullanırsan, okur sevişmekten soğur. hele ki bu okur aşkı anlamayan biriyse, sürmenaj bile geçirebilir.

aşkın yalan olduğunu söylemiyorum. geçici olması da beni ilgilendirmiyor. sorun ettiğim şey, bunun hayatın anlamı gibi gösterilmesi. mesela, büyük ihtimalle ferhat ile şirin'in hikayesi gerçektir. abazanlıktan dağları delen eleman ferhat mıydı, hatırlayamadım. yok, o kerem'di galiba. bu kör olup çöllere düşmüştü sanki. neyse. nasıl bir akıl hastalığıdır bu? obsesyon diye isimlendirmek sorunu çözmez ki (kaldı ki, obsesiflerden de hiç hazetmem). işin gücün yok mu kardeşim senin?

bak, tamam, insanın kalbi acır. çok da kötü acır üstelik. o geçti diyelim, sızlamaya devam eder. en basiti, özlersin, özlemekten ağlarsın falan. hatta hayattan da soğursun bir süre, onu da kabul ediyorum. ama adam! nereye kadar?!

konuyu dağıtıyor muyum? yine kendi gerçekliğime kayıp azarlamaya başladım.

ü.'in yaptığı belki de en güzel alıntı şudur: "kavuşamazsın, aşk olur." ama aşk sadece tutku değildir herhalde. çok karıştırılır aslında. birbirine çılgınca aşık olduğunu sanan nice bünye yeteri kadar yuvarlandıktan sonra artık aşık olmaz. sevişmenin beslediği aşklar da vardır, tutkudan ibaret değildirler. neleri içerdiklerini bilmiyorum, ne kadar sürdüklerini de. muhtemelen üç yıl süren ve sanatın %90'ına kaynaklık eden tür bu değil. ve benim için bir muamma. süreklilik durumu şurada gayet akıllıca işlenmişti ama doğruluk yüzdesi nedir, eksiği gediği var mıdır bilmiyorum. sadece mantıklı geliyor.

sordukları zaman "ben aşık olan biri değilim" diyorum, anlamıyorlar. ardından "hiç sevmedin mi onu?" sorusu geliyor. "sevdim canım, hala da çok seviyorum" diyorum, yine anlamıyorlar. ben de çoğu zaman onları anlamıyorum. mesela orhan pamuk'u da anlamıyorum. "bir gün başına gelince anlarsın" diyorlar. en az on yıldır bekliyorum. anlam veremediğim hiçbir şey yapmadım. düşündükçe pis pis sırıtıyorum.

8 Eylül 2008 Pazartesi

sert

bazı konularda o kadar katıyım ki, ara sıra "yanlış bir şey mi yapıyorum acaba" diye düşündüğüm oluyor. mesela dilenciler konusunda.

sokakta dilenen birini gördüğüm zaman empati kurmuyor değilim. hatta adamın hayatı benim gözlerimin önünden film şeridi gibi geçiyor neredeyse. üzülüyorum, elim cebime gidiyor. ama sonra film şeridine kareler ekleniyor. hede yapsaydı şimdi hödö olabilirdi tarzında şeyler. o an bile neleri değiştirebileceğini düşünüyorum. mesela tanımadığı birinden para istemek yerine pazarda tanımadığı kadınlara limon, e-5'te tanımadığı insanlara çiçek satmaya çalışabilirdi diyorum. böylece kazandığı parayı hakederdi. bunların hepsi süpersonik aklımdan son hızla geçtiği için cebime doğru hamle yapan elim yolun yarısına ulaşmadan duruyor. adamın kolaya kaçtığına karar vererek sertçe "hayır" diyorum.

hayatı belki de şanssızlıklarla dolu olan bu insanlar karşısında da savunmam züğürt ağa örneği. filmin başında bokunun üzerine bok koyulmayan koskoca köy ağası mütemadiyen dolandırılıyor, elinde avucunda hiçbir şey kalmıyor. satmaya çalıştığı karpuzların hepsi kelek çıkıyor, kendini öldürmeye çalıştığında bıçak yamuluyor. filmin sonunda ise o ağa gitmiş, en değerli varlığı olan ayakkabılarını satmış, tek becerisiyle para kazanmaya çalışıyor. çiğköfte satmak. benzer şekilde, garanti reklamındaki sucu çocuk çok da ütopik olmasa gerek.

böyle düşününce tavrım hiç de yanlış gelmiyor.

yine katı davrandığım başka bir şey üzerine kendime ahkam keserken aklıma geldi. bunu yazmayı daha zararsız buldum.

6 Eylül 2008 Cumartesi

depresyon

okuma ve düşünme eylemlerini bir arada sürdürebilmek güzel bir şey. farklı noktalar keşfetmeye yarıyor. düşünce ve okuma bazında iki farklı şeyle ilgilenirken, depresyonla ilgili bir noktayı kendi içimde açıklığa kavuşturdum. kendi içimde olduğu için de doğruluğu tartışılır.

burada genç bireyin ilgisizlik üzerine kurguladığı ve sonradan gerçeğe dönüştürdüğü şeyden bahsetmiyorum. karakteri ve deneyimleri belli bir düzeye gelmiş yetişkinin yaşadığı; hormonların ve aklın kendini kaybettiği gerçek depresyonu ele alalım. kişi her ne kadar “sadece iyi olmak istiyorum” dese de amacı bu değildir. depresif kişi mutlu olmak istediğini söylese de mutluluk kavramına anlam veremez. çevresine bakar ve mutsuz olmak için bir sürü neden bulur, bunları kafasında 10 üzeri n ile çarpar. umutsuzdur. dolayısıyla mutsuz olmak, yapabileceği en mantıklı şey gibi görünür.

depresif insan, başlı başına bir paradokstur. umutsuzluğundan memnun değildir. kimsenin kendisine umut aşılayamayacağını bilir. bunu yapabileceğini sandığı biri karşısına çıkarsa, ya çevresine duvar örer ya da ona bağımlı olur. bireysel çaba göstermekten uzaktır. iyileşme isteğinin baskın olduğu zamanlarda doktor ya da arkadaştan destek almayı kabul eder, ancak içindeki daha baskın ses ona sürekli “hiçbir şey düzelmeyecek” diye fısıldamaktadır. çünkü istek statiktir ve başarmanın sadece yarısıdır. oysa kafasının içinde yankılanan umutsuzluğun sesi atı alıp üsküdar’ı geçmiş kinetik bir oluşumdur. kendini sürekli besler.

gerçek bir depresifin amacı iyileşmek değildir. o, varlığını yoketmek ister. ölseydimden ziyade, keşke hiç doğmasaydımcıdır. yaşadığı deneyimlerin onu yüceltmediğini, aksine dibe çektiğini düşünür. ana rahmine dönme isteği de buradan gelir. (bunu eksik bulduğumu hemen belirteyim. ana rahminde sonsuza kadar bekleyemeyeceğini ve bir gün doğup yeniden aynı keşmekeşe dalmak zorunda kalacağını bilen kişi; tahminimce portakalda vitamin olmayı bile istememelidir.)

“belki de mağaralarımızdan hiç çıkmamalıydık” tipik bir depresif cümlesi sayılabilir. bu kişi “normal” tabir edilen insana dönüşmek için kendini alkol almak zorunda hisseder. ama duyguları dengesiz olduğu için alkolün de kendini nasıl etkileyeceğini bilemez, yeni gerilimlere yelken açar.

yaşam ve ölüm arasında bir noktada takılı kalmak güzel bir deneyim değildir. bir yanda hayatta kalma içgüdüsü; diğer yanda yokolma isteği bekler. atılacak her adımın kendine göre sorumlulukları vardır. ve eşikte beklenen zaman kısıtlıdır. bir adım. en kötü ne olabilir ki?

şu sıralar depresif değilim. mutlu olduğumu söyleyemem, ters giden birkaç şey var. fazla gelişmiş egom sayesinde bunları taşıması zor bir yük olarak algılamıyorum. çözümü harekette buldum. tam olarak bulmadım, sık sık düşüyorum aslında, buradaki yazılardan da belli oluyor. kalkmamı sağlayan şey yine kendimi harekete zorlamak oluyor. elimdeki verileri değerlendiriyorum. keşke demiyorum. duruma göre hareket ediyorum. elimdeki belki de tek güç, yönlendirilmeyi kabul etmeyişim. hayatın sadece bana ait olduğunu biliyorum. ileri derecede bencilim. seçimlerimi yapıyorum, kendi sorumluluğumu üstleniyorum. başkalarının mutsuzluklarını, ben neden olmuş gibi görünsem de üstlenmiyorum. suçlanmayı reddediyorum. çıkarlarıma ters düşse bile doğru bildiğimi yapıyorum. sahip olduğum tüm mutluluğu ve mutsuzluğu sonuna kadar hakediyorum. bu benim dünyam. ben yarattım.

(gelecek için bir not: babamın ameliyatta ölme ihtimalini ben mi yarattım ve ölürse depresyona girmeye hakkım yok mu? hayır, ben yaratmadım ama böyle bir ihtimal var. kendimi buna göre hazırlamıyorsam ve kafamı boş umutlarla dolduruyorsam sorumlusu benim. değiştiremeyeceğim şeyler için depresyona girme hakkım da var; olanların ve olacakların sorumluluğunu başkasına, mesela en basiti ilahi bir güce yüklemediğim sürece. kendi hayatımla ilgili her şey benim elimde. şikayet etmeye, keşke demeye, neden böyle oldu ki diye sormaya hakkım yok.)

bu bir itiraf yazısı değil. daha çok, b.’ın yeniden ilaçlarla haşır neşir olmasına anlam vermek için. son paragraflar da egomanyaklığımın eseri. kendimden bahsetmeden duramıyorum. sanırım bu şekilde kim olduğumu hatırlıyorum.

23 Ağustos 2008 Cumartesi

empati




sorununu anlatan kişiye söylenenlerden biri "anlıyorum"dur. bunu duymaktan çok sıkıldığım için 12-15 yaş arası anlatmayı kestim.

daha sonra, anlatmaya değer birini bulunca, karşıma "paylaşıyorum" kelimesi çıktı. başta iyi gelmişti. farklı bir kelime olduğundan herhalde. bu da pek uzun sürmedi.

anlamak ya da paylaşmak bir şeyi değiştirmiyor. ortada sıkıcı bir durum varsa ve bu ilgi çekmek için uydurulmamışsa, birinin ilgi göstermesi işe yaramıyor. soruna odaklanmış ve içine kapanmış bir insana ne verebilirsin ki?

kendisi istemediği sürece çözüm üretemezsin. bu onun zekasını ve yeteneğini küçümsemek olur. ola ki kendisi istedi; çözümü olduğu gibi veremezsin. çünkü bu da kendisine gereken dersi alamaması anlamına gelir. (şu kozasından çıkmaya çalışan kelebeğe yardım etme hikayesi gibi. kelebeğin kanatları gelişemez, uçamaz, ölür.)

hiçbir şey olmamış gibi davranamazsın. çünkü bir şey vardır. konuyu dağıtmaya çalışsan da tüm sessizliklerde, tüm gevezeliklerde, tüm bakışlarda ve hatta tüm nefeslerde bekler. ortaya çıkmak için can atar. yatağın altında bekleyen canavardır o. kendini olmadığına inandırmaya çalışırsın ama eğilip yatağın altına bakamazsın. ışıklar yanana kadar canavar diye bir şey vardır.

sorunu kabullendiğin halde "boş ver" diyemezsin. asla boş verilmez. hem salak; o kadar kolay olsa söylemene neden ihtiyaç duysun ki?

dikkat dağıtabilirsin. kısa bir süre sonra da ne biçim çuvalladığını fark edersin. sadece kaçmayı sağlamışsındır. oysa ışıklar yanmadan canavar hiçbir yere gitmez.

belki konuşmaya teşvik ederek biraz hafiflemesini sağlarsın. bu benim için geçerli değil mesela. bazılarının işine yarıyor olabilir, bilemem. ben hoşlanmıyorum konuşmaktan.

destek olmak diye bir şey var. onun da nasıl yapıldığını bilmiyorum. cidden. şimdiye kadar kucaklaşmanın falan da gerçekten bir işe yaradığını görmedim.

geriye ne kalıyor? gerçeklerle yüzleşmek sanırım. iki taraf için de geçerli bu.

bir taraf elinden bir şey gelmediğini kabulleniyor. sadece bir insan olduğunu kabulleniyor. konuşmanın işe yaramayacağını kabulleniyor. kimsenin hayatını daha katlanılır yapamayacağını kabulleniyor. anlamanın ya da paylaşmanın sonuçsuzluğunu kabulleniyor.

en azından benim yapabildiğim bu. farklı davranabildiğini söyleyenler var ama onlara güvenmiyorum.

diğer taraf da kendini hazır hissedene kadar bekliyor. yatağından yavaşça kalkıyor. ışığı açmaya gitmiyor. yatak örtüsünü aniden kaldırıyor. canavarla karşılaşıyor. orada olsa da olmasa da. mutlaka karşılaşıyor.

örtüyü kaldırırken orada olabilirim. işe yarayacaksa, olurum. yaramayacaksa da olurum. bir işaret yeterli.

ama diğer yandan, tam yatağın altına bakarken sinsice arkadan yaklaşıp "böh!" demek de çok komik olurdu. :)

17 Ağustos 2008 Pazar

atlas vazgeçti

"evet... yapabilirim. sonunda kazanır mıyım, emin olamam, ama deneyebilirim. demiryolunu daha birkaç yıl elimde tutabilirim. ama... hayır, benim düşündüğüm işin hukuk yanı değil. mesele o değil."
"nedir öyleyse?"
"bu mücadeleyi istemiyorum, dagny."
dagny ona inanmaz bakışlarla baktı. conway'in bu sözü daha önce hiçbir zaman söylememiş olduğuna yemin edebilirdi.

9 Ağustos 2008 Cumartesi

pırlanta. sonsuza kadar.

bu nasıl bir şey biliyor musun? bilmiyorsun, açıklayayım. tanrının varlığına inanmayıp, inanmadığın için üzülmek gibi bir şey. bazen bir şeye ihtiyaç duymak istiyorsun galiba. kendine yeterli olduğun için bu ihtiyacı hissetmiyorsun. bunu hissedememek üzüyor.

aile bazen tanrı yerine koyulabilir. onay, ceza ve koruma özelliklerini düşünerek söylüyorum bunu. artık aile bu konuda yeterli olmadığında tanrı devreye girebilir. iyi varsaydığın davranışlarını onaylar ve seni ödüllendirir ve tam tersi. varsayım sana ait olduğunda sorun yok. ödülünü ve cezanı, mutluluk ve mutsuzluk olarak beklemeden elde ediyorsun. din tarafından sistematik bir hale getirildiğinde sorun çıkıyor. iyi ve kötü senin yerine belirleniyor, karşılığını da cennet veya cehennem olarak, ancak öldükten sonra alıyorsun.

ben de bunları yazarken konudan sapıyorum sürekli. bir de sanırım çocukluğumdan beri ailemden ve tüm tanrısal çağrışımlarından kaçmaya çalışıyorum ben. bugün yukarıda yazdığım şeyleri düşünürken fark ettim. sanki onların onayını ve korumasını hiç istememişim gibi. biraz da, temelde bunlara ihtiyacım yokmuş ve bu yüzden suçlu hissediyormuşum gibi. görevlerini ellerinden alarak onları mutsuz edecekmişim gibi belki. belki de bunlar mantıklı değildir aslında. bilmiyorum.

yukarıdaki sloganın tüm bunlarla ne ilgisi var peki? benzer bir mutsuzluktan bahsediyorum. sonsuz aşk kavramına kesinlikle inanmıyorum ya ben. ona inanmak isterdim işte. ya da şöyle diyeyim; bir beklentimin olmasını isterdim. insanın hayatında umut namına bir şey bulunmayınca, basitçe uyanmak bile zor geliyor. sonra bir reklam sana -yine reklam sayesinde varolan- bir şeyin sonsuza kadar sürebileceğini söylüyor. istesen de inanamıyorsun. içinde bir şey çatırdıyor.

bugün biri kendisine "kalbi camdan" şarkısını anımsattığımı söyledi. beraber dinledik. umay umay tuhaf bir kadın. ayrıca aşk, reklamcıların kadın çorabı satmak için uydurduğu bir kavramdır. benzer şekilde sonsuzluk da hayatı, evreni ve her şeyi düşünen herkes tarafından, her an yeniden uydurulmaktadır.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

one step at a time

arabalarım hakkında %100 saçma bir teorim var. şimdiye kadar kimseye anlatamadım çünkü hakikaten çok saçma. ama tuhaf bir şekilde işliyor.

şöyle ki; arabada bir sakatlık olduğu zaman servise götürüyorum ve tamir ediliyor. sonra sakatlıklar hızla ve artarak devam ediyor. her seferinde servise gidiyor araba, malum. çünkü orayı bir kez gördükten sonra duygusal bağ kuruyor ve sık sık aynı yere gidip bakım görmek için elinden geleni yapıyor. elinden gelenlerden biri de kaza. yaptım yani. dün akşam. benim salaklığım yüzünden ama bence araba da teşvik etti.

baştan başlayayım. yaz başında bu arabayla (hatırladığım) ilk kazamı yaptım. adamın biri arkadan çarpıverdi. tamir edildikten sonra debriyaj balatası öldü. hoppaaa, yine servise. çok kısa süre sonra soldaki ayna patladı. sadece ayna değişecek sanırken bir gününü serviste geçirdi. daha geçen hafta anlamadığım bir şeyler oldu ve gerekli tüm ikaz ışıklarını yakarak durmaya başladı. acilen tamire gitti. buraya kadar yaptığım tuhaf bir şey yok, genel bakımını da gerektikçe yaptırıyorum zaten. dün farklıydı, pek düzgün park etmemiştim. kapıyı çok az açıp çıkacak, bir dakika içinde işimi halledecek ve basıp gidecektim. ne var ki rüzgar kapının daha çok açılmasını istedi, güzelim kapı da yandan geçmekte olan kamyonun arkasına takıldı. doğal şartlar ve salaklığımın birleşmesi arabanın tekrar servise gitmesine neden oldu.

lastik yarıldığında aklıma bu gelmemişti mesela. servise gitmedi, sadece lastikler değişti. sonra da aylarca sakatlık çıkarmadı. evet, teorim saçma ama bir yaz içinde bu kadar hasar? bu da saçma.

çok tuhaftı ama. bir yandan tek isteğim kapıya bakarak avazım çıktığı kadar bağırmak ve küfür etmekti. diğer yandan sakin olmak için elimden geleni yapıyordum. ses, duruş falan; herhangi bir falso yok. her şey çok sakin... sakiiğğnnnn... nefes al, geçmiş olsun de, nefes al, kaza tutanağını doldur, kalbinin atışını düzenlemek için derince bir nefes al, ellerin titremeden yazmaya devam et, nefes al, acele etme, tekrar geçmiş olsun de, git buradan, hemen eve, nefes al ve panik yapmadan eve git, sakin ol.

kazaların böyle etkileri var, geriyorlar. idare ettim ama. sonra sabah panikle uyandım. şimdi ne olacak paniği. uyanışımdan işe ulaşana kadar "one step at a time" diye tekrarladım. bu ne özentilik?! neden ingilizce tekrarlıyorsun kadın?! işe yaradı ama. sakin, kendinden emin, her şeyin bir şekilde ve sırayla halledileceğini bilen biri oldum. yani ağız tadıyla panik yapmama bile izin vermiyorum. böylesi daha iyi. bana daha uygun.

bir de zaten... en kötü ne olabilir ki?

26 Temmuz 2008 Cumartesi

let's put a smile on that face

bu hafta oldukça can sıkıcı şeyler oldu. ben de gerektiği gibi sıkıldım ve haftayı uyuyarak geçirdim. işe abandım desem yalan olmaz. birkaç kez, ayşegül'ün deyimiyle "ıslak köpek bakışları"yla yakalandım.

ama sorarım...



bugün çok iyi bir şey yaptım. dark knight'ı izledim. jack nicholson'dan daha iyi bir joker var mı? var. batman müziklerini danny elfman'dan daha iyi yapan biri çıkar mı? çıkar.

and... what doesn't kill you, simply makes you stranger.

izlediğim en iyi batman'di. tim burton'ın bu konuda ne düşündüğünü merak ediyorum.

reklamlar

sabahın dokuzunda "bu fikri sevdim ama daha heyecan verici bir şey istiyorum" temalı bir mesaj aldım. sonra sevdiğim reklamları düşündüm. ilk aklıma gelenler aşağıda. genellikle gerçek yaşamı anlatıyor bunlar. (elbette dangerous liaisons da. mesela ben soyunurken hep böyle yaparım. kıyafetlerimin altında muhakkak gelecek yılın modasına ait parçalar bulunur. manyağım ben, evet.) dolayısıyla güzel müzikli, izleyenin kendine dair bir şeyler bulabileceği, karizmatik reklamlar yapmak istiyorum. yapamıyorum. sonra çok farklı oluyor her şey. hayat tuhaf. uzaylılar falan... neyse. şimdi reklamlar.








üç numara, 26. uluslararası istanbul film festivali'nin akbank reklam filmiydi. ne var ki youtube hala ölü. dailymotion'da olmadığı için ekleyemiyorum. gün olur, devran döner, tüp açılır umuduyla koydum şuraya. kısmet.

15 Temmuz 2008 Salı

Wristcutters: A Love Story



Bu filmi çok önce yazmalıydım. Sanırım tekrar izlemem gerekiyormuş. İki yıl önceki festival biletleri satılmaya başladığında resmen saldırmıştım. Çok kısa bir sürede biletler tükendi. İzleyemeyenler vizyona girmesini bekledi. Bir türlü olmayınca indirmeye çalıştılar ama dünyanın hiçbir yerinde DVD’si de çıkmadığı için başaramadılar. Wristcutters Türkiye’de hiç vizyona girmedi ama bir süredir raflarda.

Ana karakterin intiharıyla başlayan bir film düşünün. Sevgilisi tarafından terk edilen genç adam evini temizler, çiçeklerini sular ve bileklerini keser. Sonraki sahnede çocuğun bir pizzacıda çalıştığını görürüz. Sürekli şikayet eden biriyle aynı evi paylaşmakta, işinden nefret etmekte ve çılgınca sıkılmaktadır. Gittiği yer cehennem ya da araf değil, intihar eden herkesin gittiği yerdir. Yaşadığı dünyanın daha kötü bir kopyası. Hangi Tanrı daha iyi bir cezalandırma yöntemi düşünebilir ki?

Esas oğlan Zia, sevgilisinin de intihar ettiğini öğrenince, onu bulmak için yola çıkar. Kendisine son derece eğlenceli bir arkadaşı eşlik etmektedir. Ayrıca oldukça hoş bir kız da kısa süre sonra onlara katılır. Gogol Bordello eşliğinde şeker gibi bir yol hikayesi başlar; başlıktan anlaşılacağı üzere, bir aşk hikayesine dönüşür.

Filmde çok komik ayrıntılarla birlikte Tom Waits’i de görüyoruz. Hayata ve sonrasına dair harika dersler alıyoruz. Örneğin, mucizelerin sadece önem vermediğimiz zaman gerçekleşeceğini; “birazdan geliyorum” diyen bir kızı bir daha göremeyeceğimizi ve önemli insanlar tanımanın hayati önem taşıdığını öğreniyoruz. Belki de bunları sadece ayrıntı olarak görüyoruz. Hiçbir şey öğrenmiyoruz ama bir buçuk saatimizi çok güzel geçiriyoruz.

Bir de, ne tuhaftır ki, Ekşi Sözlük’te kimse Wristcutters için kötü bir şey yazmamış.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

may the force be with me

periyodik sızlanmalarımdan biriyle karşı karşıyayız. bu yüzden ya şimdi çök ve bu yazı yayınlanmasın ya da alay eder gibi suratıma parlamayı kes.

çok mu taktım bu kısa saçlara bilmiyorum. ama sanki onları kestirmek zorunda hissettiğimde başlayan şey bir türlü gitmedi. ya da çok önce başlayan şey yakamı hiç bırakmamıştı, sadece kendimi kandırıyordum.

içim çürüyor benim. duygusal kanser vakasıyım. yakın geçmişte tatile takmıştım. tahmin edeceğin üzere sorun hiçbir zaman tatil olmadı. hangi salak bir yere gitme endişesi taşır ki? emin ol, o salak ben değilim. gerektiği zaman ne kadar kolay sosyalleşebildiğim de bilinen bir gerçek. çok tuhaf bir şey olmazsa sıkılmayacağım ve kimseyi de sıkmayacağım.

peki bu göz yuvarlaklarının arkasından taşmaya çalışan şeyler ne? hayır, ağlamıyorum. böyle bir şey için bugün de fazla mantıklıyım. ağlayacak neden olmadıkça yapmıyoruz öyle şeyler di mi? icat etmek her zaman mümkün. sadece şimdi gereksiz.

kadın familyasına mensup organizmalar patlamadan önceki birkaç gün mutsuz, asabi, ağrılı falan oluyorlar. pek hoş. cidden hoş çünkü benim metabolizmam hiçbir uyarıda bulunmamasına rağmen hayatımın büyük bölümünü pms'e çeviriyor. serotonin desen veriyorum, dopamin desen gani gani... ne var o zaman ulan?!

şu anda bir kişi, kim olursa olsun, sevgili bulmam gerektiğini söylerse dişlerini eline veririm. doktora gitmemi söyleyecek kişinin burnunu beynine gömerim. spiritüel açıklamalar getirmeye çalışanların dilini keserim, bundan sonra telepatik iletişim kurmak zorunda kalırlar.

uf... arıza mısın evladım? neden böyle şeyler düşünüyorsun? insanlar sana yardımcı olmaya çalışıyorlar. yazık değil mi? hem bu öfke niye?

iyi de ablacım, you don't know the power of the dark side.

bak, şöyle bir şey var. içimin çürüdüğünü söylüyorum ya, bunun farkında olan başka insanlar da var. eve kapanıp insanlarla iletişimi kesmemi, kafamı ota boka takmamı onlar da doğru bulmuyorlar. mutabığız aslında. hatta evin dışında ilginç bir şey olmadığının da farkındalar. ama çürümeyi engellemenin en mantıklı yolu evden çıkıp kafayı dağıtmak gibi görünüyor. bana da öyle gibi geliyor. tek sorun, deneyip yamulmuş olmam. hatta mütemadiyen deneyip yamuluyor olmam. çok sıkılıyorum.

tamam, anladım aslında. meşe odunu lazım bana. yapabilecek birini bulayım, kafamı kırsın. yoksa duvara geçirmem yakındır.

gidiyorum yarın. yenilenmiş ve mutlu olarak dönebilirim. belki bir daha böyle boktan yazılar yazmam. bu cümleyi neredeyse dilek gibi düşünüyordum. parmaklarımı ya da beynimi kaybedebileceğim geldi aklıma. vazgeçtim.

tamam ya, iyiyim işte. bi sus artık.

23 Haziran 2008 Pazartesi

salağa bak

karizma çok ilginç bir şey. çok fazla özellik barındırıyor. bilgi ve zeka dışında, görgü kurallarını, hatta ses tonunu bile içermesi oldukça dikkat çekici. ayrıca, karizmatik bir insan, allah ne verirse versin, çirkin olamıyor. güzel veya yakışıklı olmasa bile, duruşu ve giyimi onu çekici yapıyor. ("çuval giyse yakışır" elbette yalandır.)

güzel bir günü daha da güzel yapmak için, ya da doğrusunu söylemek gerekirse, ciddi bir ihtiyaç duyduğum için az önce hannibal'ı izledim. kitaplarda bazı karakterlerin nasıl yaratıldığını da az çok çözdüm. insanoğlu isimli zavallı organizma mütemadiyen bir hayale aşık oluyor. cinsiyet önemli değil, sonuçta bu bir hayal. hayat boyunca gerçeği aranan türden. tüm hücrelerimize yayılacak, özümseyeceğimiz, o'na sahip olmaktan ziyade, o olmak isteyeceğimiz bir varlık. ancak "varlık" dememe aldanmayalım sayın okur, çünkü öyle biri yok. onu var etmenin yolu da yazmaktan geçiyor. bir hannibal lecter olsun, bir nicholai hel olsun, (haydi bir tane de kadın bulalım) bir dagny taggart olsun; dünyaya kolay gelmiyor. yaratılmaları için olağanüstü bir sevgi gerekiyor. işte o insanüstü karakterler ve akıl almaz karizmaları, gökkuşağını kovalamak sonucunda ortaya çıkıyor.

muhteşem karakterlerin erkek olmalarının nedeni elbette feminizmin gecikmesi. yoksa, erkekler daha derin aşık oluyor falan değiller. kadın kahramanların yüceltildiği kitaplarda bile, kadın tanrıçaya benzetilse dahi, yeterli karizmaya sahip olamıyor. en azından obje olmaktan kurtulamıyor. keşke anaerkil toplumda daha çok roman yazılsaymış da insanlar ulaşmak istedikleri noktayı kadın olarak belirleselermiş. ama konumuz bu değil. zaten gelmek istediğim nokta da bu değil.

karizmatik olmanın önemli kurallarından biri de üşenmemek. yani sanattan, şaraptan, oturup kalkmaktan anlamak için hakikaten üşenmemek ve öğrenmek gerekiyor. (diğer karizma öğeleri olan çelik gibi sinirleri, yalnızlığı ve sosyopatiyi bir yana bırakıyoruz şimdilik.) ne var ki, bu aşamada büyük bir engelle karşılaşıyorum. tembelliğim nedeniyle hiçbir konuda ilerleyemiyorum. istemek başarmaya yetmez yerine, demek ki yeteri kadar istemiyormuşum sonucunu çıkarabiliriz bundan. kaldı ki, isteseydim bile üstün insan olmaya yetmeyecek kadar insani özelliklere sahibim. tanıdığım herkes gibi.

tanıdığım herkes arasında karizmatik olan biri yok mu? var elbette. ancak onlar da standartlar dahilindeler ve üstünlükleri bile bir yere kadar. tanıdıklarım arasında tapılacak insan olsaydı bende de bir üstünlük olması gerekirdi di mi? bu paragrafa devam etmek, bileklerimi kesmemle sonuçlanabilir. zavallılığımı daha fazla yüzüme vurmayayım.

vardığım sonuç nedir peki? bu kadar lafı neden ettim? şu yüzden: en yoğun aşk, bir insana duyulan değil, bir karakter yaratmaya yönelten aşktır. bir insana aşık olmak ise, aslında o insanı yok edip yerine hayali koymaya çalışmaktır. ama olmaz öyle şey. sonuç hayal kırıklığı olacaktır; bu da aşkın nesnesine yapılan saygısızlığı telafi etmenin bir yolu sayılabilir.

15 Haziran 2008 Pazar

bol efes dark ve tanıdık bir kalabalığın ardından

hala aşırı sosyal bir asosyalim. mahallenin deli kadınına dönüşüyorum hızla. bahsettiğim şeyi anlamam için bu ikisini biraz açmak gerek ama üşeniyorum. eve sabaha karşı geldim, yine sabahın köründe uyandım. galiba 7.30'da uyanmaya çalışmasam hafta içi de yapabilirim bunu. resim yaptım. elma çizdim (cidden). tori amos'ın carnivale'ını dinledim. biraz "kadının -i hali" oldum, sonra geçti. kafam hala dağınık, bir miktar tek yönlü. yine kimsenin düşünmediği parlak fikri bulmaya çalışıyorum ama yarın karşıma ne çıkacağını biliyorum. içimden kasmak gelmiyor bu yüzden. ket dediğin böyle vurulur işte. kafam meşgul benim. çok işi var. ama düşünemiyor. düşünceleri başka yöne bakıyor. yazıyorum. toparlar beni biraz. düşünce müziği buldum, onunla çalışabilirim belki.

olay anlatacak değilim. yorum da yapmayacağım. bu durumda yazacağım her şey anlamsız bir kelime yığınına dönecek. aleyhime delil olarak kullanılamayacak çünkü ben bile neyden bahsettiğimi hatırlamayacağım. daha doğrusu yazıyla ilişkilendiremeyeceğim. o halde? kendi kendime konuşmak dışında pek seçenek kalmıyor. bu iyi değil. söylenemeyen sözlerin ağırlaşması gibi, kendine söylediğin sözler büyür. bir süre sonra doğru olup olmadığını anlayamazsın. kuruntudur aslında, şüpheyi kendin ekersin. ne ekersen onu biçer ancak ne yazık ki ektiğini sökemezsin. yazmak yerine böyle cümleler kurarsın. çünkü klavye kullanmak deftere yazmaktan kolaydır. tek sorun yazamamaktır.

bir de zaten yazmak falan istemiyorum. konuşmak da istemiyorum. sorun kaburgalarımın birbirine giriyor olması. onu çözmenin iletişim dışında yolları var. ne yazık ki hepsi gerçeküstü. mesela iç organlarımdan birini söküp bir dış organımın altında ezmek ilk aklıma gelen yol. yalan. ikinci. birincisi yazılmaz. şşş...

kadın -de halinde. kadın kendinde.

hala yeni bir şeye ihtiyaç duyuyorum. stoktan yiyorum uzun süredir. işimde de, yazımda da, konuşmamda da. yeni bir şeyler öğrenebilirim. enerjimin olmaması bahane değil. ilk adımı attıktan sonra dolar o kendi kendine. isteğimin olmaması bahane. onu hop diye ortaya çıkaramıyorum. 1-2 ay içinde dalmayı öğreneceğim mesela. bu bir zorlama. şu kadarcık isteğim yok aslında. hiç ilgimi çekmiyor. ama besin azaldı. iki kelimeyi bir araya getirememem yakındır. aptallaşıyorum. bu kelimeyi sevmiyorum, en az durumu sevmediğim kadar. bunları yazmayı da sevmiyorum. şahane olduğumu söyleyemeyeceksem cümle kurmanın ne anlamı var? şikayet etmeyi yakıştıramıyorum kendime.

kafam başka yerde. başkasının zihninde.

sürekli reddediyorum. bir yandan basit bir insan olduğumu bilirken, diğer yandan tüm ihtiyaçları dışlıyorum. yalnız birey güçlü birey falan değildir. sadece yalnızdır. tam da bu yüzden çok kırılgandır. kırılganlığı nedeniyle de kimseyi yaklaştırmaz yanına. ruhu kabul etse bedeni kaçar. bir türlü uyum sağlayamaz. bir türlü tamamlanamaz.

kendimi karşıma oturtup yazdıklarımı dinledim. anlayışlı anlayışlı gülümsedim. bekle çocuk. büyüyorsun.

11 Mayıs 2008 Pazar

all you need is love

etkileyici ama yanlış olma ihtimali oldukça yüksek.

look for the girl with the sun in her eyes,
and she’s gone.

5 Mayıs 2008 Pazartesi

rakı muhabbeti

oldum olası kolay uyuyan biri olmamışımdır. uyumayı başarsam da en ufak tıkırtıda yerimden zıplarım. ne var ki, o gece aşırı yorgundum. işten nasıl döneceğimi, kendimi eve nasıl atacağımı şaşırmıştım. bunu başardıktan sonra kıyafetlerimi bile çıkarmadan yatağa uzandım. bir saat içinde uyanacağımı sanarak “kestirmeye” başladım.

odamın kapısının açıldığını hissettiğimde biraz işkillendim ama annem üzerimi örtmeye gelmiştir diye düşündüm. gözlerimi açmadım bile. ta ki yatağıma birinin oturduğunu hissedene kadar.

yanımda oturmuş, yüzümü inceliyordu. kocaman, kapşonlu cübbesi nedeniyle nereye baktığını göremiyordum aslında. ama suratının olması gereken yerdeki delik bana dönmüştü. uyurken izlenmekten de oldum olası hoşlanmamışımdır. romantik gibi görünebilir ama yastığa doğru istemsizce uzayan salyanın bütün romantizmin içine etmesi işten bile değildir. bir de son derece korunmasız bir zamandır uyku. aniden uyanmak bile insanın üzerindeki salaklığı ortadan kaldırmaz. işte ben de böyle bir durumla karşı karşıyaydım. korkmam gerekiyordu normal şartlarda ama uyku sersemliği bunu da unutturmuştu. dudağımın kenarında düşmek için bekleyen salyaya takılmıştı aklım. yatakta doğruldum.

- buyrun?
- ...
- bir şey mi istiyorsunuz, öylesine uğradınız mı?
- kim olduğumu biliyor musun?
- öncelikle, hemen senli benli olmanın alemi yok, tanışmıyoruz. görünüşünüzden ölüm veya psikopat olduğunuz anlaşılıyor. hangisi olduğunuzu çıkaramadım henüz, kusura bakmayın.
- ölüm, nam-ı diğer azrail. bildiniz. yalnız bu tuhaf kendine güveniniz ve fevriliğiniz hoşuma gitmedi, sadece idare ediyorum, haberiniz olsun.
- anlayışınız için teşekkür ederim. ama nezaketi elden bırakmamak gerektiğini düşünüyorum. beni almaya mı geldiniz yoksa? ya da evdeki başka birini?
- buralardan geçiyordum, uyuduğunuzu gördüm. çok güzel görünüyordunuz, bir mola verdim.
- ?!
- şaka şaka. bir süredir beni düşünmediğini fark ettim, bir ziyaretine geleyim dedim. bir de, kusura bakma ama siz diye hitap etmeye alışık değilim. şu resmiyeti bıraksak?
- tamam, tanıştık, resmiyet bitti. seni düşünmediğimi nereden çıkardın?
- eskiden çok sık düşünürdün. ne yalan söyleyeyim, artık önemsemiyorsun sanki beni.
- eskiden ölmeye çalışıyordum, bu yüzden. şimdi öyle bir çabam yok. şu sıralar dünyadaki insan popülasyonu ortadan kalksa ne hoş olur, doğa yeniden her şeyi ele geçirir diyorum. hala kendimden gönül rahatlığıyla vazgeçebiliyorum yani. ama eskisi gibi değil işte. büyüdüm. bu arada, bir şeyler içer misin?
- nasıl yani?
- rakı ve votka var ama votka çok sert, sodasız içemiyorum. istersen bir duble rakı içelim.
- ?!
- n’oldu? sevmez misin?
- sen cidden korkmuyorsun benden.

ne diyeceğimi bilemedim. bu kadar konuşma içinde bunu anlamamış olması mı saçmaydı, korkmamam mı, azrail’in benimle muhabbete girmesi mi, kendini önemsiz hissetmesi mi yoksa benim hala yaşıyor olmam mı? neden hepsi diye bir seçenek yoktu? olsaydı işime yarar mıydı? bir şey söylemek yerine parmak uçlarımda odadan çıktım, ışığı yakmadan su ve buz aldım. peynir de getirecektim ama gecenin o saatinde ailemi uyandırmak en son ihtiyacımdı. bir de zaten uyanıp görecekleri şey azrail’e de iş çıkarabilirdi. muhabbeti bozmanın anlamı yoktu.

kapıyı yavaşça kapatıp bardakları hazırladım. bilgisayardan rakı muhabbetine hiç uymayan bir tango yükseliyordu. ama en azından güzeldi. ölüm de bundan hoşnut görünüyordu. gözüm cübbesinin kapşonuna takılmıştı. yüzünü görmek belki iyi olmayacaktı ama o kapşonla içmek de çok zahmetliydi. o da baktığım yeri fark etti. belki aklımı da okuyabiliyordu ama çaktırmıyordu.

- yüzümü mü görmek istiyorsun?
- yok, o değil. kapşonla falan rahat içebilecek misin diye düşündüm.
- haklısın. normalde bu cübbeyi giymiyorum aslında. hırsız sanıp patırtı çıkarma, yabancılık çekme diye giydim. çıkarmamın sakıncası yok gerçekten di mi?
- yok canım, çıkar elbette.

çıkardı o da. hayatımda bu kadar güzel bir yüz görmemiştim. cübbesiz gelseydi ve hırsız sansaydım herhalde beni de çuvala atmasını isterdim. bembeyazdı. insan standartlarına göre tüm hatları olağanüstü düzgündü. açık mavi gözleri, siyah saçları ve incecik çizgileri onu anime bir anti-kahraman gibi gösteriyordu. kadın veya erkek gibi görünmüyordu. ya da her ikisi gibi görünüyordu. imkansız kişilere aşık olmak insan doğasının saçma sapan özelliklerinden biriydi elbette ama ölüme aşık olmak... bu başka bir şey.

kadehleri sessizce tokuşturduk. rakısından büyük bir yudum aldı.

- iyi geldi bu. özlemişim.
- daha önceden içmiş miydin?
- ara sıra ölümlüleri ziyaret ederim. genellikle içmeden çekilmiyorsunuz. senin de asosyal olmana şaşmamak gerek.
- doğru. neden ziyaret ediyorsun ki ölümlüleri?
- sıkıntıdan. kendini beğenmişlikten. bazen hakkımda kötü bir şeyler duymak ayaklarımı yere daha sağlam basmamı sağlıyor. bir de ara sıra iş dışında bir şeyler yapmak gerekiyor.
- herhangi bir cellat gibi konuştun desem?
- kaç tane cellatla konuştun desem?

güldük biraz. birer kadeh daha doldurdum.

- şu insanlığın yok olma meselesi nereden çıktı? herkesten nefret eden birine benzemiyorsun.
- nefretten değil. hatta teker teker bakınca insanlar anlaşılır, iyi varlıklar. sadece yaşamımız normal değil. doğal değil en azından. her şeyi değiştirmeye çalışıyoruz. senin işini elinden almaya çalışıyoruz mesela. artık daha uzun yaşıyoruz. daha çok hastalanıyoruz. daha tuhaf hastalıklarla üstelik. komik huylarımız, tuhaf hırslarımız var. saçma sapan şeylere üzülüyoruz, hiç yoktan sorun çıkarıyoruz. doğa yine bir yolunu bulup kendini sürdürüyor. çernobil mesela. bir belgeselde izledim, patlamadan beri kimse yaşamıyor orada. bazı binalar, plastik bebekler gibi kalıntılar hala var ama bütün radyasyona rağmen doğa yeniden oluşturmuş kendini. bunu çok sevdim.
- kusura bakma ama siz insanlar oldukça aptalsınız. sen de dahilsin buna.
- biliyorum. en azından rakım var.
- bilmiyorsun.
- öyle diyorsan...
- neden tartışmıyorsun benimle?
- ne anlamı var ki?
- hakikaten önemsiz hissediyorum şimdi.
- saçmalama. zamanın başlangıcından beri varsın, bilgeliğine saygı duyduğum için tartışmıyorum. ama o kadar da bilge değilmişsin, benimle tartışmaya çalışabiliyorsun.
- belki seni bir şeyler öğretmeye değer bulduğum içindir.

gözlerim parladı. bir duble daha doldurdum. hala çok uykum vardı. alkol de eklenince gözlerimin değil parlaması, açık olması bile şaşırtıcıydı. ama insan her gün ölüm tarafından ziyaret edilmiyor ki. hem de böyle bir amaçla...

biraz daha konuştuk. şişeyi bitirdik. sohbet için teşekkür ettim ve birkaç saat sonra işe gitmem gerektiğini söyledim. gülümsedi, cübbesine uzandı. ayaktayken durdu biraz, düşündü. sonra cübbeyi ayak ucuma bırakıp yatağa oturdu yeniden.

- neden korkmadığını söylemedin hala?
- en kötü ne olabilir ki?
- yatağında ölümün oturduğunu unutuyorsun galiba?
- unutmadım. az önce kendisiyle rakı içip sohbet ediyordum.
- bu da kalp krizi riskini artırır.
- kısa ve acısız. fena mı?
- tatlım, bir gün nefesin tıkandığında, bilincin kapalı olsa bile ağzını kocaman açacak ve içine hayatı çekmeye çalışacaksın. bana akıllı çocuğu oynama.
- iyi. o gün sen de yanımda olup “ben sana demiştim” dersin. ben de hatamı kabul ederim, söz.
- o gün çok uzak olmayabilir.
- hayat hiç de kaybetmek istemeyeceğim bir şey değil. sen çok değer veriyorsan da... ne bileyim. al, senin olsun.
- ehheh... tuhaf bir kızsın sen. uyu şimdi, tutmayayım seni. zaten sabah sarhoş sarhoş araba kullanacaksın.
- iyi geceler. görüşmek üzere.
- evet. görüşürüz.

dikkatli olmamı, kaza yapabileceğimi söylemedi hiç. ben de her zamanki nedensiz cesaretim ve güvenimle hiçbir şey olmayacağını biliyordum. ya da zaten, en kötüsü ne olabilirdi ki?

en kötüsü, sabah odamın leş gibi rakı ve sigara kokmasıydı.

4 Mayıs 2008 Pazar

27 Nisan 2008 Pazar

birkaç gün

tuhaf bir durum söz konusu. sabah yedide uyanıyorum, yataktan çıkmaya üşendiğim için bir de on ikide uyanıyorum.

hava hala şahane olmasa da erik mevsimi geldi. bu da bir şeydir.

sabaha karşı m'yi aradım. uyku-uyanıklık arası bir yerde, birbirini yiyen korkunç dişli çileklerden oluşan bir rüyada, bugün doğduğu aklıma geldi. orada hala akşam yemeği saatiydi. doğum günü için kendini şımarttığından bahsetti. masaj kısmını kıskandım. bir de bu kadar sosyal birinin neden doğum gününde yalnız olduğunu merak ettim. geçti sonra, uyudum.

burun spreyimin bitmesi beni biraz endişelendirdi. ama burun spreyi bağımlısı olmak da endişelendiriyordu.

cuma gecesi için yeterli kelimem yok galiba. bir sürü ayrıntı verebilirim ama eksik kısımlar var. "güzeldi"den farklı bir şeydi. özleyeceğim bir geceydi. kayalıklarda gece pikniği. şimdi bile yüzüme bir gülümseme yayılıyor.

geçenlerde taksim'e gitmem gerekti. alkolsüzdüm, bir de üstüne bol bol kahve içtim. kadehleri gönlünce yuvarlayan a'yı biraz kıskandım. velhasıl kelam, normal yavşaklığımızın aksine ciddi bir şeyler konuştuk. konular çok çabuk değiştiği için özetlemem bile imkansız. yalnız hatun o gece nasıl kafama takıldıysa, rüyama girip "aklın yolu bir" dedi. o gitti, patron "şşş, inci, aklın yolu bir" diye geldi rüyaya. sürekli birileri rüyaya girip çıkıyor ve aynı şeyi söylüyordu. kabus gibiydi anasını satayım. sonra "bir"in aslında "birr" olduğunu öğrendim. iyilik, ahlak güzelliği anlamındaymış. ben de manyak olmuştum "bir yol olur mu yav?" diye düşünürken. bilmiyorum, olur belki. ama birr yol olur, kafama yattı. dur, kahve alayım şimdi.

hayat hikayemi yazsam ne sıkıcı olacaktı. hayatım sıkıcı olduğundan değil. kimseyi ilgilendirmediğini düşündüğümden. bu yüzden ayrıntı yazmıyorum. bunu da kişisel ve artunsal blog olarak yazıyordum mesela, kendi ismimi kullanmasaydım daha iyi olacaktı. bir gün "blog'unu okuyorum" cümleleri duyulmaya başlandı. sonrası yalan dolan veya ayrıntı yoksunluğu.

peki kuzum, neden herkesin okuyabileceği yerlere yazıyorsun ki? hem de gerçek isminle? buddha değilim çünkü. sebebi bu olsa gerek.

aklın yolu buddha olmalıydı belki de.

cheers darlin'

bir yerlerde bir yumru var. kelimelerim çok az. olanları da nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. diğer yandan söylemek gereksiz de geliyor. hatta anlamsız. buna bağlı olarak kelimeler daha da azalıyor, yerlerinden çıkmıyorlar. zaman nedense hep yanlış. ya da kafam yanlış, beceremiyorum.

halihazırda geç kaldım da... çok daha geç olabilirdi. muhtemelen "demek ki böyle olması gerekiyormuş" deyip omurilik soğanıma doğru bastırırdım. şimdi elbette bunları düşünmenin, olasılığı kalmamış şeylerin olasılık hesaplarını yapmanın da bir anlamı yok. düşünüyor insan böyle. aslında nöronlarımı daha faydalı işler için kullanmalıyım.

what am i, darlin'?

bu yazıyı tekrar okuduğumda neden bahsettiğimi anlamayacağım galiba.

13 Nisan 2008 Pazar

dün çok sarhoş oldum. bugün kendimden çok utandım. kendimi toparlamam gerek. hem alkol almama gerek olmaması için, hem de korkunç saldırganlığımı kontrol edebilmem için.

31 Mart 2008 Pazartesi

uykusuzluk

bayanlar! çıkın ve kendi ejderhalarınızı kendiniz öldürün!
güzel prenseslerin kulelerinde oturup beyaz atlı prensler tarafından kurtarılmayı beklemelerini şiddetle kınıyorum.

23 Mart 2008 Pazar

şikayetçiyim hakim bey!

az önce resim yapamazken çok işe yaramaz bir adama dönüştüğümü fark ettim sevgili alice. çok müşkül bir durumdayım kuzum.

şu iki günlük koccamaaaan hafta sonu var ya. onu kitap okuyarak ve film izleyerek geçirdim. bir de az önce resim yapmayı denedim işte. bu süre boyunca tıkındım, kahve içtim, spor yapmayı düşündüm, sigara içtim, yazı yazdım. boşluk yani. filmden ve kitaptan bir şey öğrendim diyelim (ki hiç sanmıyorum) çok az insanla görüştüğüm için engin bilgilerimle kimsenin canını sıkamıyorum. bunun yerine, görüştüğüm zavallı bahtsızlara filmlerden falan bahsediyorum. feci şekilde tek boyutlu, acınası.

bu hafta sonu ısrarla evden (hatta yataktan) çıkmadım ve birkaç telefon konuşması (yok abi, evden çıkmak istemiyorum bugün) dışında pek iletişim (günaydın. çıkmayacağım ben, arabayı al istersen) kurmadım. az önce sohbet konularımı düşündüm. başka insanların ne konuştuklarını merak ettim. ne tuhaftır ki, özellikle alkollüyken uzun sessizlikler yaşamadığımı da fark ettim.

galiba tek başımayken sosyal yetilerimden şüphelenmeye başlıyorum. yine de yapacak başka şeyler bulmalıyım kendime. hayat sadece okuyarak, izleyerek ve çalışarak geçmemeli.

22 Mart 2008 Cumartesi

yalancı 01

her gün bir yalan yazsam ne hoş olur diye düşündüm. büyük ihtimalle yapamam çünkü aslında yazmaya üşeniyorum. neyse. günün yalanı şöyle:

bugünü evde geçirmeye karar verdim. birkaç film izlerim, kitap okurum ve yataktan sadece kahve almak için çıkarım diye düşünüyordum. ama akşama doğru sıkıldım. hava sabahki kadar sıcak olmadığı için de yürüyüşe çıkmaya karar verdim. kulağımda müzik, bacaklarımda yumuşamış kaslar, aklımda yürüme düşüncesi. orrayt!

havaalanının karşısında bir yürüyüş yolu var. geçen yaz düzenli olarak yürür ve oraya giderdim. yine öyle yaptım. plan iki tur atmaktı. birinci turun sonlarına yaklaşmıştım. çok ağaçlık olan yerden geçiyordum. aynı hızla üç dakika yürüyerek büfeye ulaşabileceğim bir yer. ama büfeye kadar ağaçlar ve otlar dışında pek bir şey yok. oradan geçerken biri omzumu tuttu.

korkup sıçrayarak dönebilirdim. ya da korkmayabilirdim, dönüp her kimse ne istediğini sorardım. öyle yapmadım. dirseğimi kaldırarak hızla döndüm ve burnunu beynine gömdüm. dönüşü tamamlarken dizimi de kaldırdım ve beline geçirdim. suratı kan içindeydi ama tanıdığım biri olmadığını anladım. ne istediğini sormadım, özür dilemedim, yardım etmek için hiçbir şey yapmadım. hiçbir şey sormadım bile. yürüyüş yolundan hemen uzaklaşmak dışında bir düşüncem yoktu. koştum. büfede durup adama yardım etmelerini söyleyebilirdim. bunu da yapmadım. sadece eve döndüm. şimdi bir şeyler için "keşke" diyor olabilirdim. ne var ki, yaptığım her şey son derece normal geliyor.

umarım adamla tekrar karşılaşmayız.

21 Mart 2008 Cuma

who the fuck is alice?

bu aşağıdaki şey benim sevdiğim tek bilgisayar oyunu sanırım. tabi bu konuda feci şekilde yetenek fukarası olduğum için bazı yerlerini emre'ye oynatmıştım. izlemek daha eğlenceliydi açıkçası. şunun filmini çekseler ya. sayko versiyonunu.

15 Mart 2008 Cumartesi

ülkem

olm çok acayip şeyler oluyor.

daha bir ay öncesinde, kahve sohbetleri sırasında iç savaş tellallığı yapıyor, bir şeylerin çok yakında patlayacağından söz ediyordum. bu ülkede yaşayan pek çok kişi gibi. bu son cümleyi uydurdum aslında, kimin ne konuştuğunu bilmiyorum. neyse ama. benim konuşmamın temel noktası yaklaşan bir çatışmaydı. hatta "her ne olacaksa, bir şeyler olsun ve gayet emin adımlarla ilerleyen bu duruma bir sekte vurulsun" diyordum. bunu özellikle bilinçli olarak söylememiştim ama bir çelme takılmasını gerçekten istiyordum.

dün akşam akp'nin kapatılması için dava açıldı. üzerinde çok az durdum ama yüzüme aptalca bir gülümsemenin yayılmasını engelleyemedim. bu sabah gazetelere baktım. bir ara ekşi sözlük yorumlarını okuyacaktım ama gereksiz buldum. cidden tuhaf bir şey oldu, bir çelme takıldı. pazartesi bombalar patlayabilir, önümüzde çok ciddi bir ekonomik karışıklık olduğu kesin, sonraki günlerde bir sürü olay çıkacaktır, dava iyice sürüncemede bırakılıp unutturulabilir. hatta akp kapatılabilir ve 70 küsur kişiye beş yıl siyaset yasağı getirilebilir. bunun sonucunda, altıncı yılda tayyip halk kahramanı gibi lanse edilip %80 oy alabilir. bir sürü olasılık var işte.

ama bir çelme takıldı hakikaten. haberi aldığımdan beri yüzümde şu anlama gelen bir gülümseme var: "ahah haha hasktir!"

bir diğer yandan tayyip aptal bir adam değil. "fındık fındık" diye inleyen ordu'da, kırdığı pota rağmen bütün oyları toplaması tesadüf değil. tüm kabadayılığıyla kurduğu cümlelerde bile bir plan var. o. bu adam için "türk erkeğinin olmak istediği kişi" demişti, hak vermiştim. yani adamın daha güçlü gelmesi gayet mümkün.

şimdi "du bakalım n'olcek?" durumu söz konusu. merakla duruyorum.

8 Mart 2008 Cumartesi

end(ish) of a story

The world is here for my amusement.

İki ay kadar önce, tanımadığım birinin bana fizik anlatmasını istiyordum. Şimdi o kişinin Richard Feynman olduğunu biliyorum.

Sana votkanın iyi olduğu tek zamanı söyleyebilirim. Sanırım her tür votkada geçerli bu. Şimdi içtiğim şeyi sek içemiyordum mesela. Şöyle yapıyorsun: Bir bardağa bir şişe meyveli soda dolduruyorsun. Sonra içine votkayı doldurmaya başlıyorsun. Tadarak yapman gerek. Yaklaşık 1/3 oranına geldiğinde ikisinin de tadını alıyorsun ama votka yumuşamış oluyor. Nefis. Meyve suyu gibi şişelerce içiyorsun ve ne içtiğini anlamadan başın dönmeye başlıyor.

You just have to know when to give up.

1 Mart 2008 Cumartesi

gece matinesi

nasıl bir seçim yapma yeteneğim varsa, bu gece izlediğim iki film de ağzıma sıçtı. ikisi hakkında da bir şey bilmiyordum, öğrendim, tansiyonum falan düştü galiba. ardı ardına üstelik. bayılıyorum kendime işkence etmeye.

25 Şubat 2008 Pazartesi

good to be back!

well well well, sevgili alice... bir süredir ortalıkta yoktum, eminim neler yaptığımı merak etmişimdir. depreşmiştim bir nebze. sık sık oluyor, biliyorsun. şimdi geri döndüm. ne kadar süreceğini bilmiyorum ama şimdilik buralardayım. konuşuyorum, gördüğün üzere yazıyorum ve biraz da resim yapıyorum.

yokluğumda çok kitap okudum. daha da çok film izledim. işte bir festivalin daha sonuna geldik sevgili izlekler. sinemada 4, evde 2 yaptım. seviyorum korsan film endüstrisini. southland tales gerçekten kötüydü. vexille güzeldi, anime olması yeterli oldu gibi. diary hiç açmadı beni. lars and the real girl nefisti. yine izlerim ben onu. no country for old man gayet başarılıydı. burada aklıma yiğit özgür geliyor ve içten değil ama sadece o dediği için "allah coen kardeşlerin en az birinin belasını versin" diyorum. alınmasınlar lütfen, elçiye zeval olmaz. bir de the nines vardı, hiç fena değildi. sadece fena değildi.

az önce de juno'yu izledim. çok sevdim. hamile bir şey.

üzerinde yeteri kadar düşününce hastalıklardan sıkılıyorsun. kanserden bile. ölüm fikrini tatile gönderdim. bir süre herkes gönlünce hasta olabilir. ölebilirler de. şimdilik bir şey demiyorum. ayrıca askerler ırak'a operasyon düzenlemeye devam ediyor, ölen ölene. şimdilik onlarla da ilgilenmiyorum. çok üzülmüştüm, yine üzülebilirim ama şimdi değil. bunun dışında üzüldüğüm bir şeyler daha vardı ama şimdi onları da takmıyorum. velvet revolution hala güzel bir şarkı ama önceki kadar etkilemiyor.

bir ara şarkı söylesem ya...

arada ben de egzama ve mantar oldum. bir bölümü karnımda, bir bölümü sırtımda. egzama ilaçları mantarı, mantar ilaçları egzamayı coştururmuş. nasıl ikisine birden sahip olduğumu anlamadım. tedavi sürecim bir haftayı geçti ama onlar geçmedi. bir ara düzelecekler.

bu cumartesi oldukça sarhoştum. yine sinirli ve mutsuz oldum. anlam veremediğim bir şeyler yaptım. genel olarak anlam veremiyorum zaten. normalde bu kadar şirin, neşeli ve güleç olan bir insan sarhoş olunca neden canavara dönüşsün ki?

başka bir şey daha var ama henüz bahsetmek istemiyorum. zamanı gelir onun da.

şu egzama ilacı üzerime sürdüğümde acayip güzel kokuyor. kolumu falan koklamaya başladım manyak gibi. tüpteyken iyi değil ama. mantar ilacı konusunda yorum yapamıyorum, sırtımda o. yalnız sürerken çok fantastik akrobatik harketler yapmam gerekiyor. komik bir görüntü.

saçlarımdan hala memnun değilim. her seferinde bir daha kestirmeyeceğimi söylüyorum kendime ama geliyorlar ara sıra. saldıracak en güvenli yer de saçlar. bundan tek memnun olmayan ben değilim elbette.

hazır kötü hissetmezken biraz daha yaşayayım şimdi. sonra bütün enerjim gidiyor.

30 Ocak 2008 Çarşamba

obsession

bu kadar yazıdan sonra ölüm hakkında takıntılarımın olduğu bellidir sanırım. bugün eve ölümü getirdim, hayırlı olsun.

2-3 yıl önce ilke'nin aldığı puzzle'ı birkaç ay önce gaza gelip bitirdim. bugün de çok güzel olduğu için başka bir puzzle almış bulundum. az önce isminin "angel of death" olduğunu öğrendim. çekiyor işte bir yerden.

29 Ocak 2008 Salı

Anjio

Dün babamın içinde balon şişirdiler. Atar damarın doğum günüymüş. Büyük bir parti verildi. Bütün alyuvarlar ve akyuvarlar katıldılar. Birleşip stent almışlar. Ben göremedim ama çok yakıştığını söylediler.

22 Ocak 2008 Salı

fikşın

yaklaşık bir hafta önce pankreas kanseri olduğumu öğrendim. annem ağlıyor, babamsa susuyor. kardeşimle çok az konuştuk. galiba benimle göz göze gelmekten çekindiği için eve pek uğramıyor. kemoterapiye de yeni başladık.

vücuduma giren her damla zırhımı güçlendiriyor. en azından ben öyle hissetmeye çalışıyorum. ilk birkaç saat "kabul etmesem?" dedim. çekip gider mi acaba vücudumdan? yok, bu iş böyle yürümüyor. şimdi "hasta değilim" yerine "hastayım ve güçlüyüm" diyorum. ne yazık ki saçlarım benimle aynı fikirde değil.

kemoterapi öyle tuhaf bir şey ki, sağlam olan ve olmayan tüm hücreleri yeniliyor. yıllardır severek ilgilendiğim saçlarımın dökülmesi aslında hiç de gerekli değildi. gidiyorlar işte. elimden bir şey gelmiyor. dökülmeleri moralimi feci şekilde bozduğu için artık 3 numaralar.

kuaföre gidip saçlarımı kazımasını istedim. nedenini sordu. "istediğimden değil, onlar beni bırakıyorlar" dedim. sustu kuaför. sonra bir şey söyleme gereği duydu, geçmiş olsun dedi. adı her neyse, o aleti getirdiğinde izin istedim, saçlarımı kendim kestim. bir tutam kaldırdım, alnımla birleştikleri yerden başladım. gözlerim yanıyordu. ağladığımı daha sonra anladım.

nasıl bir ikilem... "onu yalnız bırakma ama senin de ağladığını görmesin." ya kaçtılar yanımdan ya da sırtlarını döndüler çaktırmamaya çalışarak. bir an onları üzdüğüm için üzüldüm.

bittikten sonra sanki çok rahatlamış gibi "bunları kırmızıya boyasak ya" dedim. kuaför yarı afallamış, yarı dehşete düşmüştü. "şimdi saçını boyamamız uygun mu? sağlık açısından yani?"

"niye? kanser mi olurum? hahaha!"

sonra boya işine giriştik. bu kez parmaklarımda iz kalmasın diye karışmadım.

eve dönerken annem saçlarımın böyle de hiç fena olmadığını söyledi. "güzele ne yakışmaz" dedim, şıllık makamında bir kahkaha savurdum. o da güldü. sonra sustu. aklıma açacak konu gelmiyordu. bir ara gözlerinin dolduğunu gördüm.

gece odamdaydım. konuşmadık hiç. insan değer verdiklerinin kalbinin kırıldığını görmeye dayanamıyor.

sonraki gün kalktım, her zamanki gibi kahvaltı etmeden çıkıp işe gittim. kimse bir şey söylemeden saçımla ilgili ilk yorumları yaptım. ne pankreas dedik ne de kanser. hemen patrona gittim. mantıksız bir hamleydi ama ihtiyacım vardı.

patron tuhaf tepkiler veren biri. ölüm kalım meselelerinde bile "tamam, onu siktiret de yemek yedin mi?" gibi bir soru sorar. sorunu bir an unutturur. ambole olmuş şekilde normalliğe uyum sağlarsın.

bu kez onun da boşluğuna vurdum sanırım. doğru cümleyi bulamadı.

"aaa! n'aptın kız saçlarına?"
"nasıl? yakışmış mı?"
"eski hali daha iyiydi aslında. ama artık eskisi gibi..."

durdu. eskisinden ciddi şekilde farklı bir durumda olduğum geldi aklına. bu kadarını söylemişken...

"tedavi başladı di mi?"
"evet evet. ilk kokteylim de gayet lezzetliydi. pi'dekiler gibi değil ama gayet başarılı."
"iyi iyi. ne yapacaksın bugün?"

biraz işten bahsettik. en başarılı kafa dağıtma yöntemi. yeni fikir bulmak üzere yerime döndüm. her zamanki gibi geyik yapıyordum. belki her zamankinden biraz fazla. ama çok fazla değil.

neyse. matbaacı gelene kadar her şey normaldi. saçımı sordu. biraz ileri gidip neden kestirdiğimi sordu. fazla ileri gidip daha iyi hissetmek için ne gibi bir nedenimin olabileceğini sordu. ben de söyledim. "yediği önünde, yemediği ardında" başlıklı planını bozduğum için bozuldu sanırım. ne kadar kötü olduğunu sordu. beş yıl yaşamamın bile ancak %1 ihtimal dahilinde olduğunu söyledim. allahı işe karıştırmaya gerek duydu. durumumun allahlık olmadığını, onu bile karşıma aldığımı söyledim. anlamadı. benim gibisinin çok kolay bulunmadığını söyledim. dünyanın hayatta kalmama ihtiyacı var dedim. muhabbeti dünyayı kurtaran adam'a döndürebildik sonunda.

tuvalete kapanıp katıla katıla ağlamamak için kendimi zor tuttum. gerçekten. gözlerimin dolmaması için dünyanın geyiğini çevirdim yine. ağlarsam ölürüm. moralim bozulursa ölürüm. mutlu olursam yaşarım. ne kadar gülersem o kadar iyi. aklıma kötü kötü şeyler getirmemeliyim. bunları tekrarlamak işe yaramaz ki!

kararlıyım ve uğraşıyorum. ölmeyeceğim. beş yıl sonra da yaşıyor olacağım. uzun saçlı ve sağlıklı olarak. o %1 ben olacağım. çünkü ailem ve önemli 1-2 kişi de o zaman hala yaşıyor olacak. onları hayal kırıklığına uğratmayı göze alamam. biliyorum ki, şu an hayatımdan çıksalar bırakırım. o kadar iyi yaşadım ki, kalanını görmek için kendimi yormam gereksiz. kendi ölümümden değil korkum, kalanların iç çekişi oturur göğsüme. bana kalsa, ne kadar yaşayacaksam yaşarım, sonra da paşa paşa ölürüm gıkımı çıkarmadan. ama şimdi olmaz. ben zamanımın geldiğini kabul ederim de, onlar henüz kabullenebilecek durumda değiller. önce onları gömmem gerek. yoksa kimden isteyeceğim sabır vermesini? bilmiyor muyum sanki bir şekilde dayanacaklarını, devam edeceklerini? peki ya o boşluk ne olacak? ne yaşar, ne yaşamaz yapan boşluk nasıl dolacak?

günlük iş bitti. bu akşam da kimseyle kahve veya bira içmedim. zaten şimdi bira içmem çok sakıncalı. sarılığımı da fondötenle kapatmakta zorlanıyorum, bu şekilde dışarı çıkmak istemiyorum pek. belki yarın. alkolsüz zor ama yaşamayı bu kadar kafaya koyduysam gerekeni yapmalıyım. ne kadar yorucu olursa olsun.

annem iyice işkillenmiş. babamı da tutmuş kulağından, soluğu hastanede almış. bir sürü test yaptırmışlar. babam tahmin ettiğimiz gibi hipertansif. ben de hık dediği zaman burnundan düştüm. dolayısıyla hastalığını kabullenmediğini, elinden geldiğince tedavi olmayacağını biliyorum.

nasıl olduğunu bile sormadım. "babacım," dedim olabildiğimce sevimli, "şu ilaçlarını düzenli alsan olur mu? evde senin sağlığını senden çok önemseyen insanlar var, biliyorsun."

maç izliyordu. evet derken de gözünü ekrandan ayırmadı. belki de doğru olan onun yaptığı. bilemiyorum.

öğrenmeye çalışıyorum.

17 Ocak 2008 Perşembe

16 Ocak 2008 Çarşamba

istiyorum ki... (2)

nefis metaforlar bulayım. bir bölümünde ne dediğimi sadece ben anlayayım, bir bölümünden çok akıllı reklamlar çıksın.

metaforlarım metamorfoz geçirsin, kelebeklere dönüşsün. insanlar kelebeklerin sadece flifili uçtuğunu düşünmekten vazgeçsinler. bir zamanlar jilet kanatlı kelebeklerden bahsetmiştim. şimdi kim bilir ne oldu onlara.

biraz gaza geleyim. uyumaktan vazgeçeyim. daha çok okuyayım, daha güzel yazayım. az uyku delirtmesin.

rüyalarım ve düşüncelerim uçup gitmesin. geride sadece küçük bir parçalarını bırakmasınlar. ya da ruhlar görülebilir olsun.

tehlikeli bir şeyler olsun. biri elime bir silah tutuştursun. ben silahın barutunu tutuşturayım. bir yanlışlık olsun. kimse ölmesin.

hala canım acıyabiliyor mu acaba?

mesela giden biri olursa affetmeyeyim. geri döndüğünde "siktir git" bile demeyeyim. sadece dönüp gideyim. göt olup kalsın ortada.

moulin rouge o kadar güzel bir film ki. how wonderful life is, now you're in the world. kötü bitiyor olabilir. tamamına bakarsak, o kadar güzel ki. dangalak konusuna rağmen. müzikler, renkler, danslar. tiyatrocu olayım mesela, ilk oyunum bu olsun. son da olabilir. sahnede ölebilirim de. her an, her yerde ölebilirim. hemen, şimdi. fark etmez.

annem dün gece neden beni çok sevdiğini söyledi ki?

sadece bir fantezi olarak ortalıkta dolaşırken ölmek kolay. kanser ölümü de ölüm fikrini de zorlaştırıyor. ölümcül bir hastalığı olanlar intihar etmiyor galiba. ölümcül derecede yaşlı olanlar da. son anlar daha kıymetli olsa gerek. o zaman fark ediyor.

26-27.

nostaljik retikulum oldum. eski mailleri karıştırıyorum. onlar da beni karıştırsalar. harflerin arasına karışsam mesela. sağ elimde 1'leri, sol elimde 0'ları biriktirsem. rengarenk ilüzyonlar yaratsam. kimse bunların 1 ve 0 olduğunu anlamasa.

yatağım beni içine çekse. trainspotting'deki gibi olsa. çok şahane bir spot olsa, parmağımı tam üstüne bassam.

yalan söylüyorum. yazı uzasa da istediğim çok az şey var. çok az.

al, bununla oyna biraz.


by the way, you will be the death of me. muse öyle diyor da, yazayım dedim. time is running out.

bazı şeyler için ne kadar geç. tam da zamanı gelmişken. insanların ortak zamanları olmalı. biri erken, biri geç; olmuyor böyle.

dude...

i have some real fucked up friends.

14 Ocak 2008 Pazartesi

istiyorum ki...

bahar gelsin. şöyle mayıs falan. iki kişi pikniğe çıkalım. çimenlerin üzerine sereceğimiz bir örtümüz, içine ıvır zıvır koyacağımız bir sepetimiz olsun. alabildiğine ağaçlı, çimenli, güneşli bir alan. tişört giymeye uygun bir hava.

ben örtünün bir köşesine bağdaş kurup oturayım. bacaklarımın arasında bir şişe dark olsun. elimde de yuvarlak bir şeyler, fındık gibi. bir yandan onları yiyeyim, diğer yandan bana fizik anlatmanı dinleyeyim. ya da kimya. ya da biyoloji. matematik bile olabilir ama tercih etmem. siyasi altyapısıyla birlikte 20. yüzyıl sanat anlayışını da anlatabilirsin.

öne arkaya sallanarak, arada ağzıma bir fındık atarak ve bazen "ama, zaten, elbette, peki, ve sonrasında" içeren cümleler kurarak seni dinlemek istiyorum.

az önce aklıma gelen sahne buydu. bu kadarını gördüm, çok sevdim. senin kim olduğunu bilmiyorum. öğrenmek için baharı bekleyeceğim.

lütfen orada ol.