20 Ocak 2013 Pazar

Succubus

"Siktir!" diyor Güneş, "Kirayı ne biçim artırmış pezevenk!"

Güneş'in Suriye Pasajı'nın en üst katındaki ofisindeler. Saat sadece beş olmasına rağmen gün geceye dönmüş. İpek pencerenin önünde durmuş, ışığın son oyunlarını izliyor. Uzakta pembe ve turuncu karışımı bir renk yavaşça azalarak karanlığa karışıyor. Bulunduğu yerden İpek bir deniz manzarasına baktığını sanıyor. Sanki oradan Haliç görülebilecekmiş gibi. Sanki Haliç'te suya bu şekilde uzanan bir kara şeridi varmış gibi. Nerede olduğunu, nereye baktığını bile düşünmüyor bir süre. Güneş'le birlikte girdiği bir toplantıdan çıkmış. Aklında biraz orada konuşulanlar var, biraz da toplantıdan önce gittiği iş görüşmesi.

Güneş ve İpek aslında beraber çalışmıyorlar. İpek aylardır işsiz. Ne yapacağını, nereyi kovalayacağını, ne kadar zorlayacağını bilmiyor. Güneş ise eski arkadaşı, zamanında yöneticisiydi. Şimdi yeni bir şirket kurmuş, neredeyse tek başına her şeyi idare etmeye çalışıyor. Ofisin diğer odalarında harıl harıl çalışan üç kişi var. Kalan bir kişi ise harıl harıllık şöyle dursun, kılını bile kıpırdatmak istemiyor. İstemiyor işte adam. Zorla mı? Güneş bu hallerden tiksindiği halde onu atamıyor. Biraz geçmişleri var. Biraz da onları bir araya getiren arkadaşların bağları. Ama tabii en önemli kısmı, işin içinde biraz da paranın olması.

Neyse ki diğerleri çalışıyor. Bu ay da kirayı bir şekilde ödeyecekler. Sonraki ay da. Güneş'in uzun süredir transfer etmeye çalıştığı eleman da geldi ne de olsa, bundan sonra her şey daha kolay. Müşteriler daha bol, ödemeler daha verimli, işler önceden yapılanlardan çok daha güzel. Her şey daha güzel olacak. Ara sıra İpek de geliyor. Sağdan soldan ufak tefek işler aldığı için her zaman yardımcı olamasa da ara sıra gelmesi bile hoş bir şey. Güneş birkaç müşteri daha bulabilse, şirket düzgün bir gelir akışı yakalayabilse, İpek de hep burada olsa mesela. Şu anda ne ek bir bilgisayar alabilir ne de İpek'e istediği maaşı verebilir. Oysa ne olurdu o da biraz dişini sıksaydı? Beraber büyütürlerdi şirketi ne güzel.

Ama İpek pek öyle düşünmüyor. Bir yandan çok sıkılmış bu işlerden. Aklı başka yerlere gitmeye başlamış. Bir yandan da işini gayet iyi yapıyor, zekası kadar deneyimi de sağlam. Öyle birlikte büyümelere, düşük maaşla başlayıp yavaş yavaş yükselmelere burun kıvırıyor. Hemen çok para istiyor. Önemli gelişmeler olmazsa o paranın bir daha uzun süre yükselmeyeceğini biliyor. Beklentisini bu kadar yüksek tutmasa, şimdiye kadar bir sürü işe kabul edilmişti. Şimdi başvurduğu pek çok yer aramıyor bile. "Bana ödediğinizden fazlasını size kazandıracağım" hissiyatını yeteri kadar uyandıramıyor demek ki.

Güneş kira artışını öğrendikten sonra beyninin kayda değer bir bölümünü ona ayırdı. Diğer maillerini okumaya çoktan başladı ama hiçbirini hatırlamıyor ki şimdi. Birkaç satır okuduktan sonra kira artışını düşündüğünü, okuduklarından hiçbir şey anlamadığını fark ediyor. Baştan itibaren göz gezdirmeye başlıyor. Bu kez de beşinci satıra geldiğinde bambaşka hesaplar yapmakta olduğunu, konuyu yeniden kaçırdığını anlıyor. İçini çekerek arkasına yaslanıyor, tavana bakmaya başlıyor.

İpek bir sigara almak için arkasını döndüğünde Güneş'in bir an kırpılmayan, tavana kilitlenmiş gözleriyle karşılaşıyor. Masanın üzerindeki pakede uzanırken, "Ödeyemeyecek gibi misin?" diye soruyor.

"O kadar değil," diye cevap veriyor Güneş, "ama biraz zora sokacak. Belki gelecek ay maaşları geciktirmeme neden olur, henüz bilmiyorum."

Güneş'in gözleri doldu dolacak. Bu kadar zor olmak zorunda mı? Hem kendisi için iyi bir şey yapmak istiyor hem de yanında çalışanların hakkını tam zamanında, son kuruşuna kadar, hatta fazlasıyla ödemek. Kazandığının üçte biri vergiye giderken, ofisin sahibi kirayı son model bir göt gibi ama yine de itiraz edemeyeceği bir oranda artırırken, sürekli yeni yeni masraflar çıkarken, günde 18 saat çalışsa da bir sürü işi yetiştiremezken nasıl olacak? Bir kere eti ne, budu ne? Peki ya yanında çalışanların? Sırf ayakta kalabilmek de değil sorun. Bir fatura kesmek, bir ödeme almak neden bu kadar zor olmalı? Anlam veremiyor. Anlam veremedikçe bu çağın, bu ülkenin, bu şehrin çalışma şartlarına daha da sinirleniyor.

İpek Güneş'in ne kadar büyük bir stres altında olduğunun farkında. Bir şey söylemesi gerekiyor ama ne diyecek? Gelecek hakkında varsayımda bulunamaz o, tahminlerin bile genellikle boş olduğunu düşünür. Pollyanna gibi iyimser de davranamaz, onun bardağı dolu ya da boş değil, her daim kırıktır. Kendini genellikle gerçekçi saysa da hayli olumsuz bulduğu gerçekleri konuşmaktan çekinir, kimsenin umutlarını yıkmaya hakkının olmadığını düşünür. Öyle kolay kolay yalan söyleyip umut da veremez, kendine yakıştıramaz bir kere. Bunun yerine sigara içer. Ağzında hep emzik gibi bir sigara olur. Konuşmamak için sürekli yeni bir nefes çeker. Bir de bira içer. Onu içerken konuşur ama havadan sudan. Ya da bambaşka konulardan. Yeteri kadar hızlı içmeye, bir o kadar hızlı içirmeye çalışır. Sarhoşken konuşulanların %70 önemsizleştiğini varsayar. Sarhoşken önem verildiği için ağlanan konular, hatta bizzat gözyaşları bile önemlerinin %70'ini kaybeder. Çünkü vücuttaki su alkolün hakimiyetine girer.

"Çok işin var mı?" diye soruyor İpek. Devamında neyin geleceği sorma şeklinden bile belli.

"72 sayfa okumam gerekiyor," diyor Güneş, "ama henüz tamamlanmadı galiba. Sonra çıktılar alınacak. Bir saatim falan var yani. Gidiyor musun sen?"

"Gitmem gerekiyor aslında ama bir bira içsek mi diye düşündüm. Biraz çık sen de buradan. Hava al. Kafanı dağıt biraz."

"Nereye gidelim?"

"Bilmem. Yakınlarda bir yer vardır mutlaka."

"Haydi o zaman."

Masaya yayılmış eşyalarını toparlayıp çantalarına tıkıştırmaları, kalın kabanlarını giymeleri, eldivenlerini takmaları, diğer odalarda çalışanlara haber vermeleri, dışarıdan istedikleri bir şey olup olmadığını sormaları iki dakika bile sürmüyor. Bir biraya hiçbir zaman hayır demediler. Bu hevesleri nedeniyle, daha beş yıl öncesinde birlikte çalışırlarken, ayık geçirdikleri zamanlar dakikalarla sınırlıydı. Sonra İpek bir şekilde çat diye kesti içmeyi. Güneş de yavaş yavaş azalttı. Yaşlandıkları için böyle olduğunu düşündüler. Belki sorumluluklarına daha fazla önem vermeye başlamışlardı. Bilmiyorlardı. Ama hala stresli bir durum söz konusu olduğunda, hele ki birlikteyseler, akıllarına hemen bir kadeh bir şey düşüyordu.

Merdivenleri inerken Güneş "Aşağıda yeni bir yer açıldı," dedi, "ne zamandır merak ediyorum. Oraya gidelim mi?"

İpek başka bir yer düşünmeye gerek duymadı bile. Ne kadar yakın, o kadar çabuk.

Merdivenleri inip sola döndüler. Yeni açılmış bar karşılarındaydı. İçeri girdiklerinde bir üst kata çıkan merdivenlere baktılar bir de bulundukları alanın neredeyse tamamını kaplayan bara. Nereye oturacaklarına karar vermek için birbirlerine bir kez bakmaları yeterli oldu. Ne kadar yakın, o kadar çabuk.

Güneş oturur oturmaz kabanını çıkardı, çantasıyla birlikte yanındaki tabureye koydu. İpek kısa süre oturacaklarını, en azından sigara içmek için yakında dışarı çıkacaklarını düşünüyordu. Kabanını da çantasını da çıkarmadı. Bardaki iki adamdan biri hemen karşılarına geçti. Birer bira istediler.

Sıkış tıkış mekanda toplam altı kişiydiler. Bardakiler dışında iki adam daha vardı ve barmenlerin arkadaşları oldukları anlaşılıyordu. Biri AC/DC'nin sesini bastırmak ya da sadece yeni gelen iki kadının dikkatini çekmek için hayli yüksek sesle konuşuyordu. Güneş ve İpek kendi aralarında bir konuşmaya dalmıştı ve adamın söylediklerinin tek kelimesi bile kulaklarına ulaşmıyordu.

"En zor kısım fiyatlandırma," dedi Güneş. Mevcut müşterilerinin çoğunu yıllardır tanıyordu. Zaten sıcak kanlı bir insan olduğu için hepsiyle dostluğa varan ilişkileri vardı. "O kadar yakın olunca standart fiyatları versen de indirim istediklerinde karşı koyamıyorsun. Bir süre sonra iyice laçkalaşıyor zaten. Nasıl fiyat vereceğimi, faturayı ne zaman keseceğimi falan iyice şaşırdım."

"İyi de iş başka, dostluk başka," dedi İpek.

"Sen sanki farklısın. Şimdiye kadar sana ne kadar ödeme yaptım ben?"

İpek konuşma bu şekilde devam ederse savunacak hiçbir şeyinin kalmayacağını biliyordu. Cevap vermek yerine birasından bir yudum daha aldı. Gözlerini yere indirip biraz güldü. Sonra kafasını aniden kaldırdı, barmenle göz teması kurmak için birkaç saniye bekledi. Barmen ona baktığında "Burada kesinlikle sigara içirmiyorsunuz herhalde?" diye sordu. Tabii ki içirmiyorlardı. Yasak ilk çıktığında bazı işletmeler çaktırmadan kuralı yıkmaya çalışmış ve karşılığında çok büyük cezalar ödemişlerdi. Denetlemeler de gittikçe sıkılaşıyordu. Yeni açılan bir yerin cengaverlik yapmamasından doğal bir şey olamazdı.

Güneş sigarasını çıkarmıştı bile. Tüm sevimliliğiyle "Ama biz komşuyuz," dedi, "hemen yukarıdayız. Öyle bir ayrıcalığımız olmaz mı?"

Barmen bir an düşünür gibi oldu. Güneş'e karşı koymak pek çok erkek için belirli zorluklar içeriyordu. Bu testi geçmenin barını korumak kadar değerli olmadığını hesaplayarak izin veremeyeceğini söyledi. İpek ve Güneş dışarı çıkıp barın hemen önüne yerleştirilmiş iki masadan birine oturdular. Barmen elinde küçük bir elektrikli sobayla dışarı çıktı.

"En azından böyle soğuk biraz kırılır belki. Kusura bakmayın lütfen, gizlice kontrole gelebiliyorlar."

Güneş ve İpek hemen anlayışlı cümleler kurup tatlı tatlı gülümsediler. Barmen içeri girince konuşmaya devam ettiler.

"Böyle olması çok saçma geliyor bana," dedi İpek, "yani düşünsene, babalarımız bizim yaşlarımızda çoktan aile kurmuş, ev ve araba almış, çocukların özel okul masraflarını düşünmeye başlamıştı bile. Bizim neyimiz var şimdi?"

Güneş yere bakarak dudaklarını memnuniyetsizce büzmekle yetindi.

"Şimdi biz kira öderken bir gün ev sahibi olabileceğimizi hayal bile edemiyoruz. Rezalete bak. Sen şirket kurdun, yok vergisidir, yok kirasıdır, it gibi çalışıyorsun. Şahsen, hayatta kalmak için bu kadar çalışmanın şart olmaması gerektiğinden eminim. Yanlış yaptığımız bir şeyler var muhakkak."

Bardaki adamlardan biri sigara içmek için dışarı çıktı. Yanlarındaki masaya oturdu. Konuşmaya katılmak için istekli görünüyordu ama İpek'in ellerinin kuş kanaları gibi endişeyle çırpındığını, buna uyumlu olarak kaşlarının iyice çatılmaya başladığını görmesi bir süre daha sessiz kalmanın daha uygun olacağını hissettirdi.

Güneş, "Piyasa şartları eskisinden çok farklı," diye devam etti. "Bu konuda yapacak pek bir şey yok. Bir de anlamıyorum, sen neden her şeyi kendine mal ediyorsun ki? Olumsuz her şeyin sorumlusu senmişsin gibi davranıyorsun."

"Bilmiyorum. Yapan yapıyor sonuçta. Belki de sandığımız kadar zeki değilim."

Güneş sinirlendi. İpek ne zaman kendi zekasına hakaret etmeye başlasa sinirlenirdi. Tanıdığı en akıllı insanlardan biriydi ve bunun değerini hiçbir zaman görememişti.

Barmen tekrar dışarı çıktı. İpek birasını bitirmiş, Güneş'i bekliyordu. Sonra gitmeyi planlıyordu. Güneş'in de işi vardı, onu daha fazla tutmak istemiyordu. Barmen sorduğunda ikinci birayı istemediğini söyledi. Güneş "Bir tane daha içse miydik?" diyene kadar içmemekte kararlıydı da. Ama Güneş biraz daha kalabileceğini, ne de olsa yukarıdakiler işlerini bitirmeden kendisinin de çıkmayacağını söyleyince...

Yukarıdakilerin üzerinde çalıştıkları işten bahsettiler biraz. İpek biranın yanı sıra soğuğun da etkisiyle iyiden iyiye harekete geçen mesanesini boşaltmak üzere tuvalete gitti.

İşini çabucak bitirip döndüğünde yan masadaki adam onların masasının başında, yüzünde özür diler gibi bir ifadeyle dikiliyor ve İpek'in şişesini elinde tutuyordu. Biranın yarısı yere dökülmüştü. İpek'in yüzündeki ifade şaşkınlıktan memnuniyetsizliğe, hatta pek çok kişi tarafından öfke olarak algılanabilecek bir duruma geçti. Adama kızmamıştı. Özür dilediği zaman "Olur öyle, ziyanı yok," diyecekti aslında. Ne var ki gözlerinin verdiği mesaj "o şişeyi kafanda parçalayacağım"a daha yakın görünüyordu.

"Kusura bakmayın. Soba ne kadar ısıtıyor diye elimi uzatırken düşürdüm. Ama hemen yenisini getiriyorum. Çok özür dilerim."

Adamın yarı aralık kapıdan kafasını uzatıp "Mahir! Hemen aynısından bayana bir tane!" dediği duyuldu.

Güneş sonuna yaklaştığı birasını göstererek "İstediğiniz zaman benimkini de düşürebilirsiniz," dedi. Ayak üstü gülüştüler. Aradaki buzlar kırılmıştı muhakkak. Yine de adam getirdiği yeni birayı İpek'in önüne bırakırken, vahşi bir hayvana yaklaşmaya çalışan maceracı tedirginliğiyle elini çabucak çekip bir adım uzaklaştı.

İpek teşekkür ettikten sonra adam kendi masasına yerleşti ve bir sigara daha yaktı. Bulunduğu yerden "Sizin orası aslında fena değilmiş, burası buz gibi," dedi. Ortaya attığı laf işe yaramıştı. Güneş adamı soğukta kalmaması için masaya davet etti. Adam büyük bir mutlulukla masadaki üçüncü sandalyeye yerleşti.

"Valla çok sağolun, donacaktım orada."

İpek, tanımadığı insanlarla konuşmaktan hoşlanmıyordu. Hemen her zaman yaptığı gibi, kendisine doğrudan soru yöneltilmedikçe dinlemeye, adamın tepkilerini incelemeye ve konuşmayı Güneş'e bırakmaya karar verdi. Diyalog başlatmak ve karşısındakine rahat hissettirmek Güneş'in en güçlü yönlerinden biriydi. İpek ise tam aksine, karşısına ilk kez oturmuş herkesi tedirgin etme yeteneğine sahipti. Çünkü insanlar bir değerlendirmeye tabi tutulduklarını anlıyorlardı. Bunu teklifsizce yapabilecek cüreti gösteren, üstelik kendisi hakkında hiçbir ipucu vermeyen biriyle başbaşa kalmak, kimsenin en sevdiği zaman geçirme yöntemleri arasında sayılamazdı.

"Bu arada, ben Nihat."

Güneş ve İpek de isimlerini söylediler. Adam hemen uzanıp daha yakınında oturan Güneş'in elini sıktı. Sıranın kendisine geleceğini anlayan İpek, elini uzatmak yerine omuz hizasında kaldırıp yakın mesafeden el sallamayı tercih etti. Nihat kendini biraz daha tedirgin hissettiyse de İpek'e daha fazla yaklaşmak zorunda kalmadığı için içten içe memnun oldu. Bir yandan da İpek'in neden böyle olduğunu merak etmeye başladı. Güneş kesinlikle bu geceyi beraber geçirmek istediği kadındı. Çekici, konuşkan, espriliydi. Pozitif enerjiden oluşan aurasını metrelerce uzaktan bile hissettirebiliyordu. İpek ise onun tam tersiydi. Belki içi boştu, belki de büyük hazineler saklıyordu ama kapalı bir kutuydu. Olağanüstü merak uyandıran bir havası vardı. Bu nedenle Nihat geceyi İpek'le geçirmek değil, onu bir laboratuara kapatıp incelemek, kafasının içine girmek, matruşkalarını birer birer açmak istiyordu. Kendisiyle uzun süre uğraşılmasına izin verecek miydi peki? Bu da bir muammaydı işte.

"Mekan sahipleri arkadaşlarınız galiba?" dedi Güneş. Nihat'ın neden masaya gelmek için can attığını biliyordu. İçinden ne cevherler çıkacağını, tekrar görüşmeye değer olup olmadığını anlamanın tek yolu onu mümkün olduğunca konuşturmaktı.

"Öyle sayılır. Bizim bir İsmail ağabey var, mekanın asıl sahibi o. Burada sekiz tane falan barı var. Mahir'le Umut da buranın işletmecisi oldular, asıl onlarla arkadaşım ben. Dün gece gelecektiniz aslında. Açılışı yaptık. Doksan kişi toplandık buraya, hepsi bizim arkadaşlar. Aslen Bakırköylü'yüz, buralarda öyle ara sıra takılıyoruz. Dün Bakırköy'ü buraya taşıdık. Komşuymuşsunuz siz de?"

"Evet, üst katta ofisimiz var."

"Ne iş yapıyorsunuz?"

"Reklamcıyız biz. Siz ne yapıyorsunuz?"

"Uçak teknisyeniyim ben. İki gün çalışıyorum, iki gün off'um var. Dün, bugün geldim işte öyle."

"Genellikle Bakırköy'de takılıyorsunuz yani?" dedi İpek. Güneş Bakırköy'ü pek bilmezdi ama İpek 13 yıl önce orada dersaneye gitmişti. Sıkıldığı için sık sık "Sigara almaya çıkıyorum" diyerek dersi kırar, gün boyunca bir daha dersaneye dönmezdi. Derslere girmediğini ailesine çaktırmamaya çalıştığı için gününü Bakırköy'de boş boş dolaşarak, küçük kafelerde kahve içip kitap okuyarak geçirirdi. O zaman da rock dinliyordu ama koskoca Bakırköy'de müzik dinleyip bira içebileceği, benzer zevklere sahip kişilerle zaman geçirebileceği tek bir mekan yoktu. Bir keresinde bar diye girdiği yer düpedüz türkü bar çıkmıştı. Canlı müziğin amacı sulu birayla gevşediğini sanan insanlara halay çektirmekti. Müzik başladıktan sonra birasını bile bitirmeden çıkmış, daha önce girmediği sokaklarda ilerlerken kendini istasyonun arkasında bulmuştu. Metalci tipli birkaç genç duvara tünemiş, gazetelerle sarılmış kutu biralarını içiyorlardı. Bir an yanlarına gitmeyi düşünmüştü. Sonra sokakta birileriyle tanışamayacak kadar asosyal olduğuna karar verip Taksim dolmuşlarına doğru ilerlemiş, hayatında yeni bir dönemin kapısını açmıştı. Dersane ailesine İpek'in devamsızlığıyla ilgili bir mektup gönderene kadar da böyle devam etti.

"Tabii, hep Bakırköy'deyiz biz. Bir de dans etmek için burada Araf'a geliyoruz. Siz de gider misiniz oraya?"

Güneş İpek'e baktı, mekanla ilgili hiçbir fikrinin olmadığını anladı. Kendisi de bilmiyordu. Kısaca "Hayır," dedi. İpek "Buradaki mekanları bilmek için biraz yaşlandık biz. Dans mekanlarını eskiden de bilmezdik," diye tamamladı.

Dans konusu Güneş'in ilgisini çekmişti. Bardan Ozzy Osbourne duyuluyordu. Bir rock bardan çıkan insanların dans sevmesi pek alışıldık bir durum değildi.

"Dans etmeyi seviyorsunuz yani?"

"Tabii canım, bayılırım! Hep Araf'a gidiyoruz biz, sabaha kadar dans ediyoruz. Bir ara siz de gelin mutlaka."

"Ne çalıyorlar orada?"

Nihat buna nasıl cevap vereceğinden emin değildi. Metalin bile bir sürü türü vardı. Hepsi kulağına böğürtü gibi geliyordu ve diğer müzik türlerinin tek farkı böğürme yerine dans müziği olmalarıydı ona göre. En kısa yolu seçip en bilinen ismi salladı. "Böyle, ne bileyim, alternatif falan..."

Özellikle yeni tanıştığı kişiler söz konusuyken algıları sonuna kadar açık olan Güneş, müzik türlerinden çok anlamasa da bu ufacık belirsizliği kaçırmamıştı. Eğlenmek için biraz zorlamaya karar verdi. İpek'in de kendisine katılacağından adı gibi emindi.

"Şurada bir iki figür göstermez misiniz bize?"

"Bu müzikle mi?"

"Tabii," dedi İpek, "neden olmasın?"

Nihat rahatsız olmuştu. Güneş'in sorusu çok yersizdi. İpek'in onu desteklemesi ise bela habercisi gibi görünüyordu. "Bu müzikle olmaz," diye kestirip attı.

"Değiştirelim müziği?" diye üsteledi İpek. "Ne de olsa işletmeciler arkadaşınız. Sizin için bir dans müziği çalmazlar mı yani? Biz bizeyiz sonuçta."

Nihat ısrar karşısında giderek geriliyordu. "Buranın konsepti uygun değil bir kere," diye cevap verdi omuzlarını kaldırıp boynunu geriye çekerek. Aslında biraz daha zorlasalar yelkenleri suya indirecekti. Ama Mahir'le Umut'u ikna etmesi imkansızdı. "Bir ara birlikte Araf'a gidelim, beraber dans ederiz."

İpek Nihat'ın vücut dilini okumaya odaklanmıştı. Bara doğru attığı kısacık, endişeli bakış da gözlerinden kaçmamıştı elbette. Bunun üzerine oynamaya karar verdi. Nihat'ı az çok çözdüğünden, damarına nasıl basacağından neredeyse emin olmuştu. Kalkıp kapıyı açtı, kafasını uzattı.

"Pardon... Doors çalmanız mümkün mü?"

Mahir gülerek, "Onun istediği hiçbir şeyi çalmayız," dedi.

"Yok," dedi İpek, "Doors'u biz istiyoruz. Ama belki Nihat'ı masaya çıkarıp dans ettirebiliriz de."

Barda bir kahkaha koptu. İpek bağırarak konuşmadığı için dışarı taşan tek ses bu kahkaha olmuştu. Nihat içeridekilerin kendisine bakarak güldüklerini gördü. Bunlar da sözde arkadaş olacaktı. Yabancıların yanındaylen bile onunla dalga geçebiliyorlardı. Şu kadınlar bir gitsin... Hatta Nihat şu kadınlardan biriyle bir gitsin. İşte o zaman el mi yaman, bey mi yaman görürdü onlar. Kendi barlarından, onlardan önce hatun kaldırırsa, kiminle dalga geçtiklerini anlayacaklardı.

İpek yerine otururken "Arkadaşların var ya, seni hiç sevmiyorlar," dedi. "Onların yanında biraz tekne kazıntısı gibisin bana sorarsan."

Nihat "Sana sormuyorum," diye cevap vermeyi ne kadar isterdi. Ama hem şansını sıfıra indirmemek için hem de o anda aklına böyle bir cümle gelmediğinden "Yaa, biraz işte..." diyerek güldü. L.A. Woman başladığında Güneş, "Dans etmeyeceksin yani?" dedi. Nihat'ın mırın kırın edeceğini biliyorlardı. Yine konsept monsept diye başlarken Güneş ayağa kalktı, "Eh, oynayamayan gelin yerim dar dermiş. Ben birazdan geliyorum. Bu arada, istersen biramı düşürebilirsin," diyerek tuvalete gitti.

İpek'le yalnız kalınca Nihat'ın tedirginliği iyice arttı. Sessizliğin durumu daha da zorlaştıracağını düşündü. "Sen peki, dans etmez misin?" diye sordu.

İpek doğrudan gözlerine bakıyordu. Farklı şartlarda böyle bir bakışın flörte giden yol olduğunu düşünebilirdi. Bu kızda ise konuşmaksızın sorgulandığını düşünüyordu. Soruları bilmiyor, vermesi gereken cevapları kestiremiyor, neden bu durumda olduğunu çıkaramıyordu. "Ben sadece ayağımla ritim tutup omuzlarımı oynatırım," dedi İpek. Hah! Bir cevap gelmişti işte. Bunun üzerinden yol alabilirdi.

"Sen ağır birisin yani," dedi Nihat. Cümlesi bir soru değil, önerme şeklindeydi. İpek'in sadece tek kaşını kaldırdığını gördü. Devam etmesi gerektiğini hissetti. "Ben insanları çok iyi anlarım, birkaç konuşmada hemen notunu veririm. Mesela Güneş daha rahat biri, onunla eğlenceli zaman geçirilebilir. Sen ağır birisin. Pogo yaparsın ama belki."

İpek tek kelime etmedi, cevabını bakışları verdi. Az önce soru sormak için kalkan tek kaşa diğer arkadaşı da katılmış ama alaycı bakışlarla birleşince, gülümseyince çok sevimli olabilecek bu sert yüze, "Gerizekalı mısın sen?" ifadesi kazandırmıştı. Bu arada Güneş de geri dönmüş, İpek'in ne yaparak Nihat'ın yüzündeki bütün rengi uçurduğunu merak etmeye başlamıştı. İpek'in "Nihat senin kolay lokma olduğunu düşünüyormuş" demesinden korkan Nihat, Güneş'in gelişinden de biraz cesaret alarak "Ben bir konserde pogo yaptım, çeneme üç dikiş attılar," diye atladı. Güneş bu bilgiyle hiç ilgilenmediyse de nezaket gereği, Nihat'a rahatsız hissettirmeyecek bir tepki verdi. Şaşırmış gibi yapıp gülümserken İpek, "Hayatımda pogo kadar saçma bir şey görmedim. Üç dikişten sonra senin de aklın başına gelmiştir herhalde. Dans iyi, pogo kötü. Basit, değil mi?" şeklinde son derece patavatsız, bir o kadar da provokatif bir cevap verdi. Nihat'ın gözleri parladı. Eline bir koz geçtiğini düşündü, hevesle cevap verdi.

"Dans iyiyse sen neden dans etmiyorsun?"

"Aslında ediyorum. Hatta çok iyi dans ederim, uzun süre Latin dansları öğretmenliği yaptım."

Bunu söylerken İpek'in ifadesinde en ufak bir ciddiyetsizlik bulamadı. "Nasıl..." derken dikkatle incelemeye, en ufak bir kas hareketini, gözlerdeki belli belirsiz bir kaymayı yakalamaya çalışıyordu. İpek hala gözlerinin içine dimdik bakıyor, sanki lazerleriyle kafatasını kolayca geçip beynine ulaşmış, kıvrımları arasında dolaşan şaşkınlığı incelemekteymiş gibi davranıyordu. Nihat bir cevap bulma umuduyla Güneş'e baktı. Buz gibi bir ciddiyetle karşılaştı. "Evet," dedi Güneş, "İpek çok iyi dans eder."

İpek bir sigara daha yakmak için birasını masanın üzerine bırakırken, "İşin doğrusu," dedi, "bu masaya oturduğundan beri sana yalan söylüyorum. Aslında reklamcı falan değilim, Güneş'le çalışmıyorum, bu binaya pek sık uğramam bile. Medikal bir şirkette ürün müdürüyüm ben."

"Asıl bu söyledikleri yalan," diye düşündü Nihat, "aklı sıra beni kandırmaya çalışıyor." Ne kadar hızlı cevaplar verebileceğini görmek için sorularını sıralamaya başladı.

"Hangi şirketmiş bu?"

"Abbott."

"Nerede?"

"Karşıda. Küçükyalı'da."

"Hangi ilaçtan sorumlusun?"

"Serdoksin."

Hızla cevap vermesine rağmen İpek tek bir doğru cevap vermemişti, hatta ismini söylediği ilacın varolup olmadığını bile bilmiyordu. Nihat'ın şaşkınlığı onu eğlendiriyordu, Güneş'in de bundan çok keyif aldığını biliyordu. Ama Nihat bu durumdan hiç hoşnut değildi. Güneş'le ufak da olsa bir şansının olduğunu düşünmese kalkıp giderdi. O anda aklına bu kozu oynayabileceği geldi.

"İyi de neden yalan söylüyorsun ki?"

"Pratik yapmak için."

"Nasıl pratik yapmak için? Neden böyle bir şey isteyesin ki?"

"Çünkü yalan söylemek tutarlı olmayı gerektirir. Ben de kendimi geliştirmek için sürekli senin gibilerle pratik yapıyorum."

"Ben hiç hoşlanmam böyle şeylerden. Hayatım boyunca hiç bana dürüst davranmayan insanların yanında olmadım."

Buz gibi bir sesle "O halde neden hala bu masadasın?" diye sordu İpek. Güneş pası yakalayıp "Sen de hiç anlattığın gibi biri değilsin galiba. Belki sen de tutarlı olmak için biraz pratik yapmalısın," diye devam etti. Nihat düşünmek için biraz zamanı olsa, bir kaç saniye bile yeterdi, kadınları göt edip kalkacak ve arkasına bakmayacaktı bile. Ama İpek ve Güneş birbirinin cümlelerini tamamlamaya, Nihat'ı aralarında pinpon topu gibi oynatmaya başlamıştı. Bu kadar ezildikten sonra bir şey yapması, onlara iyi bir ders vermesi şarttı. O anda olmasa bile...

"Telefon numaranı istediklerinde de böyle mi yapıyorsun sen?" diye sordu İpek'e.

"Yoo, veriyorum. İstiyor musun numaramı? Yaz. 0532 700..."

"Ohooo! Öyle yedi yüzlü mediyüzlü şirket hattı vereceksen ne anlamı var ki? Vereceksen doğru düzgün numara ver."

"Bu şirket hattım değil, kişisel numaram. Yazıyor musun?"

Nihat telefonunu çıkarıp tuşlamaya başladı. "Kaç diyordun?" İpek numarayı söyledikten sonra arama tuşuna bastı ve "Şimdi faka bastın!" tavrıyla kadını süzmeye başladı. İpek gülümsüyordu. "Yerinde olsam bunu yapmazdım. Kiminle karşılaşacağını bilmiyorsun. Sana sürekli yalan söylediğini açıkça belirten birine neden hala güveniyorsun ki?"

"Ben dedim işte! Onun için aradım. Hah, numara kullanılmıyormuş zaten! Ben dedim işte. Neden bunu yapıyorsun dedim. Aramayacağımı sandın, değil mi? Kandırabileceğini sandın." Biraz sakinleşmek için durdu, telefonunu montunun iç cebine yerleştirdi. Derin bir nefes alıp yeniden konuşmaya başladı. "Hiç sizin kadar zor bayanlarla karşılaşmadım."

"Bence bunu tanıştığın her kadına söylüyorsun," dedi İpek. Hala alay ediyordu. Artık sadece gülümsemesine değil, ses tonuna bile işlemişti bu alaycılık.

"Vallahi söylemiyorum!" diye itiraz etmeye başlamıştı ki, Güneş, "O halde pek fazla kadınla tanışmıyor olmalısın," dedi. İpek, "Aslında bu tiple pek de zorlanmaman gerekiyor, oldukça yakışıklısın," derken alay mı ediyordu, yoksa iltifat mı, hiç belli olmuyordu. Nihat'ın panik yapıp ağzına geldiği gibi konuşmasına, sarhoşluğun da etkisiyle cümlelerini karıştırmasına ramak kalmıştı. "Benim bir sürü bayan arkadaşım var!" itirazıyla birlikte sesi iyice yükselmişti. Kadınlar "Bayan!" diyerek gülmeye başladılar.

"Bayan tabii! Hem hiç de zor olmuyor, tamam mı? Bir bara damsız giremediğimiz zaman bile hemen birini ayarlıyorum. Parasını veririz diyorum..."

"Ah," diye iç çekti Güneş, "Parasını veririz tabii. Bayan ne de olsa. Bir sürü bayan arkadaşın da var, öyle mi? Hepsine de parasını veriyor musun? Sahi, hayatında özel biri yok mu senin?"

"Olmak zorunda mı?"

"Yoo, değil," dedi İpek, "sadece meraktan soruyoruz. Özel biri yok mu?"

"Olmak zorunda mı?!"

"Değil dedim ya, sadece merak. Kaç yaşındaydın sen?"

"40."

"Ben de öyle tahmin etmiştim. Merak ettiğim, bunun bir tercih mi, yoksa zorunluluk mu olduğu. Mesela benim gibi 52 yaşında olup hala evlenmemişsen, bunun bir prensip meselesi olduğu düşünülebilir."

İpek bir anda ne kadar yüksekten attığını fark etti ama geri alamadı. 32 yaşında olup 27 görünen birinin, 52 yaşında olduğunu söylemesine Nihat bile "Yok artık!" diye itiraz etme gereği duymamıştı.

"Öyle diyelim! Prensip meselesi, tamam mı?"

"Tamam da niye bağırıyorsun ki?" dedi Güneş, "Seni sinirlendirecek bir şey mi söyledik?"

"Yalan söyleyip duruyorsunuz!"

"Bir dakika, bir dakika," diye araya girdi İpek, "Güneş'i suçlamana hiç gerek yok, yalan söyleyen sadece benim. Bir de Güneş, kalksak mı artık? Senin daha çalışman gerekiyor, daha fazla içersek zor olacak. Ben de artık gitsem iyi olur."

Birlikte bara girdiler. Nihat allak bullak olmuştu ama arkadaşlarına çaktırmak istemiyordu. Zaten olmayacak duaya amin deyip boşu boşuna götünü dondurduğu için dalga geçeceklerdi. Bir de bu iki orospunun onunla nasıl oynadığını öğrenirlerse iyice şamar oğlanına dönerdi. Hesabı ödedikten sonra Güneş, "Bizim için bir dans etmedin be Nihat, aşkolsun," dedi. Nihat arkadaşlarına samimi görünmeye çalışarak iki kadının omuzlarına kollarını attı, "Buranın konsepti farklı dedim ya. Bir gece Araf'ta buluşalım, o zaman size ne figürler göstereceğim."

Güneş dudaklarındaki gülümsemeyi hiç silmeden, sadece hafif bir kafa hareketiyle "O eli alalım oradan yalnız..." dedi. Nihat'ın gider ayak iyice yavşaklaşmasına sinirlenmişti. Hemen Güneş'in omzundaki elini çekip İpek'e baktı. O da sinirlenmiş miydi? Bu tepkiyi asıl onun vermesi gerekmez miydi? Oysa Karlar Kraliçesi tepkisizdi. Yine alaycı bir gülümseme eşliğinde, "İstesek seni donumuzda sallarız" bakışlarıyla, hiçbir rahatsızlık belirtisi göstermeden duruyor, arkadaşının çantasını toparlamasını bekliyordu.

"Korkma," dedi, "elin orada kalabilir. Ne de olsa bir daha görüşmeyeceğiz."

Nihat bu öngörüyle biraz hayalkırıklığına uğramıştı ama bir yandan da gerilmiş bütün kaslarında ılık bir rahatlama yayıldı. İkinci bir çene yarışından, karşısında bir tek İpek olsa bile, ne kadar hasarla ayrılabileceğini kestiremiyordu. "Görüşmeyeceğiz, değil mi?"

"Hayır. Tabii eğer bu akşamın hikayesini yazmazsan. Çünkü Nihat, ben aslında ürün müdürü falan da değilim. Bir yayınevim var. Bu geceyi doğru düzgün anlatabilirsen senin hikayeni de basabilirim. Hatta bu bilginin ardından, soyadımı bilmesen de araştırma yapmak için bir çıkış noktan var. Hikayeni yaz, sonra beni bul."

Nihat hikaye yazmayı hiç denememişti. Ama oldukça ilginç, anlatmaya değer bir gece geçirmişti. Kabus gibi olsa da ilginçti, bazı kısımlarını değiştirerek bol bol anlatacağından emindi. O halde yazabilirdi de. Hem belki o zaman... Peki İpek'in gerçekten bir yayınevi var mıydı?

"Önce onu araştırmalıyım belki de," diye düşündü. Melih'ten bir bira daha isteyip gözlerini tavana dikerek düşünmeye başladı. Bu gece tam olarak nasıl başlamıştı?

15 Ocak 2013 Salı

rüyalarda buluşuruz, bu şarkıyla soyuluruz

kilidimin kırılmasını fazla sallamıyormuş gibi davransam, hatta öyle hissetsem de (galiba bu durumda fiilin hissetmemekle ilgili bir şey olması gerekiyordu) sabah gördüğüm rüya bilinçaltımın götüm götüm kaçacak delik aradığını söyledi. tabii tırsaklığım yine kendisini "bilgisayarıma bir şey oldu mu lağn?!" şeklinde gösterdi ki, bağımlılığımın boyutlarını varın siz tahmin edin.

merhaba, ben inci. 
ben bir bilgisayar bağımlısıyım. herhangi bir bilgisayar değil, sadece bir bilgisayar.
aynı zamanda nikotin, kafein ve burun spreyine de kayda değer sempati besliyorum.

rüyamdaki hırsızlığın saçmalığı kıçın açık kalmasıyla açıklanamıyor, bunu hırsızların deneyimsizliğine bağlıyorum.
(ayrıca ben yorganla bütünleşerek yatan biriyim, parmak ucumun bile açık kalması ihtimal dışı. olur da bir yorum getirmek istersen diye bu lafım sana sevgili rezzan kiraz.)

şimdi efendim, rüyada apartman yöneticisi olan komşum beni uyandırıyor ve evde hırsız olduğunu söylüyor. aman yaleppim diye kalkıp hırsızların cirit attığı bölgeye doğru koşuyorum. bir yandan da "bilgisayarım gitmiş mi?!" diye bağırıyorum. komşu gayet rahat "yek yeaa, bilgisayar yerinde" diyor. tabii o sırada eski diye çalmaya tenezzül bile etmediklerini düşünmüyorum ama öyle olsa haksız sayılmazlar. ve fakat o da nesi? ev adeta benim evim değil, sekiz odadan müteşekkil bir teknoloji mağazası! üstüne üstlük hırsızlar o kadar rahat ki, ışıklar açılmış, çaylar içiliyor, bir de müzik açmışlar, peheyyy! iki kişi ıvır zıvır çalmaya çalışırken beni uyandıran komşunun da aletlere alıcı gözüyle baktığını, hatta birkaç tanesini cebe indirmeye başladığını görüyorum. sen de mi apartman yöneticisi?! evet, diyor, ben de tabii ki! lağn!

ondan soğracığma ben elime bir tava geçirdim miydi, başlıyorum bunların beynine beynine indirmeye. nispeten tıfıl olan iki hırsızı biraz pert ediyorum ama apartman yöneticisi bölüm sonu canavarıymış meğersem.

- kısa bir ara - 

geçen gün sucuyu beklerken zil çaldı, camdan kim olduğunu sordum, "su" diye cevap geldi. zile bastıktan sonra elimde damacanayla kapıda beklemeye başladım. adam yukarı çıkmadı da çıkmadı. meğer su faturasını getiren sucuymuş. benim kapıya geldiğinde "ya 1 numaradaki bayanlar yabancı mı? ayakkabıları böyle kocaman kocaman" dedi. adam muhtemelen 55 yaşlarında, saf görünen ve sonradan anladığıma göre saf düşünen bir beyefendi."nebliym amca?" deyip geçmem gerekirdi ama aniden işgüzarlığım tuttu herhalde, "oradaki bayan eskiden bayan değildi" dedim. "olmaz öyle şey" dedi adam. "e, olur işte, gayet de oluyor" dedim. adam değişmez sandığı şeyleri sıraladı, mesela benim istesem de erkek olamayacağımı anlattı; en ufak bir yargılama içemeyen, sadece aklının almadığını belirten cümlelerle allah öyle şeye izin vermez gibi bir şeyler dedi. gayet bariz bir şeye inançsızlığından dolayı sevimli buldum.  

işte o 1 numaradaki benim apartman yöneticim. kesinlikle tıfıl değil.

- ara bitti -

vuruyorum vuruyorum, neredeyse tava yamulacak, komşu gık demiyor. bir de tavayı elimden kapıp peşimden koşmaya başlamasın mı? başlasın. o sırada aklıma evren'in "bir şey olursa cengaverlik yapma, bağır" demesi gelmesin mi? gelsin. ben de bağırmaya başlamayayım mı? başlayayım da ses çıkmayınca fena tabii. al sana rüya içi panik.

o panikle kendimi tuvalete kilitledim, ortamda bir tek "here's johnny!" diyen baltalı jack nicholson eksik. ama her nasılsa telefonum eksik değil. polisi arıyorum, geldiklerinde tuvaletten çıkıyorum (hayır, işemedim), olayların döndüğü odaya gidiyorum.

ve gerçekten korkunç bir şey oluyor.
abba çalmaya başlıyor. (haaağğğğğyııııığğğğr!)

müziği kapatmak için başka bir odaya girmem ve aşırı teknolojikli müzik setinin çalışma (ya da daha ziyade kapanma) mekanizmasını çözmem gerekiyor. ben bunu yapana kadar polis ifade almış, çaldıklarını yerine bıraktırmış, bir daha yapmayacaklarına dair söz verdirmiş ve gitmiş. bunlar hala oturma odamda çay içiyorlar. "mikiym böyle işi! ben uyumaya gidiyorum!" diyorum ve bir şangırtıyla uyanıyorum.

al, bir panik daha.
sofi şapşalı kitaplığın üstüne çıkmaya çalışmış, oda spreyi zamazingosunu yere düşürmüş.
yerdeki yumağa bir tekme sallıyorum.
sofi bir şey anlamıyor.