29 Aralık 2009 Salı

kurgu

utanarak itiraf ediyorum, filmlerde sıkça (hatta haddinden fazla) kullanılan "meğersem ikisi aynı kişiymiş" kurgusu beni hala ters köşeye yatırabiliyor.

26 Aralık 2009 Cumartesi

nedensiz?!

"sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir" sözlerini yazan kişi var ya... bokumu yesin o benim. hiçbir şeyden anladığı yok.

24 Aralık 2009 Perşembe

sonra

felaketler, gerçekleştikleri anda dehşet verirler. bu bir savaş da olabilir, deprem de, trafik kazası da, çok daha basit bir kapkaç da. ne var ki, felaket sonrası yaşananlar daha korkunçtur. olayın geride bıraktıklarıyla baş etmek, anlık dehşetten daha fazla hasar verir. bu nedenle ölüler hallerine şükretmelidirler.

every day the same dream

bilgisayar oyunlarını sevmiyorum. sıkılıyorum. oynayamıyorum.

dün çok kolay oynanan, basit grafiklere sahip bir oyun gördüm. her günü aynı olan bir karakteri klavyeyle hareket ettiriyorsun, oynamış oluyorsun. tanıtım yazısında "sıkılıp kapatmayın, oyunun bir sonu var" yazıyordu. ben de başladım.

ilk gün normal geçti, adamın neler yaptığını gördüm.
ikinci gün farklı bir şey denedim, intihar ettim.
üçüncü gün yine hayattaydım, işe çıplak gittim.
dördüncü gün aynı şekilde uyandım, sıkılıp oyunu kapadım.

sonra walkthrough'ya baktım nedir yani diyerek. oyun yedi gün sürüyormuş. beşinci gün işe çıplak gitmek, altıncı gün intihar etmek gerekiyormuş. arada inek falan seviliyormuş.

ı-ıh. bilgisayar oyunları benim için yapılmıyor, bundan eminim.

22 Aralık 2009 Salı

şans

ben şansa pek inanmam. pozitif düşünceyi de pek sallamam. gelişine yaşarım, olanı şekillendirmeye çalışırım diyebilirim.

ama bu ne lan?!

işim gücüm var, boktan bir durumda değilim ama gerçekleştirmeye çalıştığım her proje elimde patlıyor!

şu freelance iş direkt kabul edildi, 4 ay gibi bir sürede senaryo düzenlendi, revizyon yapıldı, son onay alındı, çekimler yapılacak... adamlar kendi sistemleriyle ilgili bir sorun olduğunu anladılar ve iş çöpe gitti. yüzüp yüzüp kuyruğuna geldikten sonra.

bir yandan da halime şükretmeliyim, pozitif düşünmeliyim. bazen de şansa inanıp elimden bir şey gelmeyebileceğini kabul etmeliyim belki de. evet, buna da şükür.
ama nasıl oluyor da elimi hangi işe atsam sıçıyor anlamıyorum.

17 Aralık 2009 Perşembe

yaptığım yorumu buraya da yazmak istedim.

kadın erkek ilişkilerinde erkeğin daldan dala konması, kadının gözleri çıkana kadar ağlaması üzerine.

bu biraz da evrimsel bir durum diye düşünüyorum aslında. çoook eski çağlara, yeni yeni oluşan dna'lara gelirsek; erkek evrimleşme derdinde değil pek, her atışında öyle ya da böyle tutturuyor, çeşitli kaynaklardan çocuk çıkıyor, soy devam ediyor. kadın biraz daha ince eleyip sık dokumak durumunda. bir ürün verebilmek için bile dokuz ay beklemesi gerek, ürün bozuk çıkarsa bir dokuz ay daha... sonra bunun bir sürü farklı teferruatı var. ölme eşşeğim ölme. ister istemez daha seçici ve bağlıyız, içimize işlemiş. doğru düzgün bir çocuk yapmak istesek de soyu en iyi devam ettirecek erkeği bulup aşık oluyoruz; içimizde en ufak bir anaç duygu olmasa da.

demeye çalıştığım şu ki, erkekleri de kadınları da pek suçlayamıyorum. zira evrimle aldıklarımız pek matah şeyler değil. yaşasın mutasyon, yaşasın genetik mühendisliği!

15 Aralık 2009 Salı

az konuş

birini kıracağımızdan falan değil ama ne dediğimize dikkat etmeliyiz. çok akıllıcaymış gibi görünen cümlelerimize rağmen. nihayetinde bi bok bildiğimiz yok. cidden.

7 Aralık 2009 Pazartesi

:)

Can you raed tihs? Olny 55 plepoe out of 100 can. i cdnuolt blveiee taht I cluod aulaclty uesdnatnrd waht I was rdanieg. The phaonmneal pweor of the hmuan mnid, aoccdrnig to a rscheearch at Cmabrigde Uinervtisy, it dseno’t mtaetr in waht oerdr the ltteres in a wrod are, the olny iproamtnt tihng is taht the frsit and lsat ltteer be in the rghit pclae. The rset can be a taotl mses and you can sitll raed it whotuit a pboerlm. Tihs is bcuseae the huamn mnid deos not raed ervey lteter by istlef, but the wrod as a wlohe. Azanmig huh? yaeh and I awlyas tghuhot slpeling was ipmorantt! if you can raed tihs forwrad it.

1 Aralık 2009 Salı

some kind of truth

i lift you up like the sweetest angel
i tear you down like a whore

her etkinin mutlaka bir tepkisi vardır. biri sessiz kalmayı tercih ediyorsa bunun değerini bilmek gerekir.

27 Kasım 2009 Cuma

kız olmak

orkid "kız olmanın nesi güzel?" diye sormuş, yaklaşık 200.000 cevap gelmiş. bunun sonucunda elemanın tekine etek ve topuklu ayakkabı giydirmişler.

bu bize neyi kanıtlıyor?

erkek olmanın daha güzel olduğunu. çünkü erkeklere hiçbir zaman böyle gerzekçe bir soru sorulmuyor, hiçbiri aptal aptal cevaplar verip "ne süperiz lan" demeye zahmet etmiyor. reklamlarda adamlara iki meme gösteriyorsun, bir futbol oynatıyorsun, yeterli oluyor. buna rağmen kadınlar gibi delicesine alışveriş yapmaya gerek duymuyorlar. hatun tavlamak için güzel görünmeye bile ihtiyaçları yok.

aptal orkid kızları da cevaben "biz makyaj yapabiliyoruz, çok şanslıyız" diye cevap verip kendilerini kanıtlamaya çalışıyorlar. acınası değil de nedir bu?

güzel ürün ama orkid'den ve p&g kadınlarından sık sık nefret ediyorum. kampanyalarıyla ve durmaksızın geliştirdikleri ürünleriyle reklamcılık hayatımı bitirecekler.

20 Kasım 2009 Cuma

açılım

saat 20.00. kadın bağdaş kurarak yere oturuyor ve elindeki kartları karıştırıyor. böyle şeylere inanmıyor elbette. sadece yalnız geçirdiği akşamlardan biri daha. yemekten sonra yapacak bir şey bulamamış. televizyon izlemekten hoşlanmıyor. bu aralar kafası biraz dağınık gibi. kitap okurken veya film izlerken hemen uykusunun geldiğini farkediyor. bu akşam öyle denemelere hiç bulaşmayacak. geçmişini, şimdisini ve geleceğini bir deste kağıttan dinleyecek, bir şişe kırmızı şaraba anlatacak. inanmıyor ama duyacağı ve kuracağı cümlelerden korkmuyor da değil. insan tuhaf yaratık ne de olsa. bilmediği şeylerden korkar, varolmayanlardan etkilenir.

yeteri kadar karıştırdıktan sonra desteyi kesiyor, kelt haçı şeklinde diziyor kadın. ilk kart, şu anda içinde bulunduğu durumu anlatıyor. hem yalnız hem de tek başına, alkolizme sadece birkaç adım uzakta, huysuz, hafif nevrotik, hayli işkolik. içinde acılı spagetti sosu kıvamında bir öfke, kurum bağlamış ciğerlerini sıkıştıran bir heyecan, "carpe diem"i unuttuğu anda büyüyen bir endişe. bilgisayar oyunlarına sarmış bu aralar, adam dövmek iyi geliyor. yine de kendini hiçbir zaman süper kahraman gibi hissedemeyeceğini biliyor. düşman saydığı insanlar o kadar çok ki, her yerde bir tehdit görüyor, hangisiyle savaşacağını bilemiyor.

ikinci kart, yolunu kapatan engeli gösteriyor. yumruk büyüklüğünde, kızıl bir kütle çıkarıyor karşısına yol. odacıkları, kapakçıkları, kırıkçıkları olan bir kütle. çizik çizik olmuş üstü, deliklerle, çürüklerle, eziklerle dolmuş. 26 yıldır durmadan çalışıyor, üstelik kötü şartlarda. bu kadar hasar az bile. ama bir de gri kütle taşıyor üstünde. kıvrım kıvrım, hareketli, yaşam dolu bir kütle. o kadar korkuyor ki durmaktan, unutulmaktan, işe yaramaz sayılmaktan; sürekli sinyal gönderiyor diğerine. sürekli bir endişe, bir an takdir edilmese patlayan bir öfke. zavallı kalp nasıl dayansın bu heyecana? sıkışıyor, yoruluyor ve bir gün kendini bırakıyor. işte o zaman doktor "ani heyecanlardan ve stresten kaçınmalısın," diyor, "tekrarlarsa bu kadar şanslı olmayabilirsin."

üçüncü kart hedefi gösteriyor. veya durumda önemli bir değişiklik olmazsa elde edebileceklerini. kart diyor ki, "böyle devam edersen genel müdür de olursun, başbakan da. ama olduğun gün de hakkın rahmetine kavuşursun, söylemedi deme sonra."

kadın düşünüyor içinden, "o kadar da hırslı değilim aslında. ama öyle çok çalışıyorum ki, kesinlikle hakediyorum yükselmeyi! hem de herkesten fazla!" kalbinin hızlandığını farkediyor, yere uzanıyor birkaç dakika. işi düşünürken bile böyle heyecanlanıyorsa hayatı pek kolay geçmeyecek, belli. kalbinin ritmini toparladığında kalkıyor. sıra bir sonraki kartta.

sorunun kaynağına geliyor kadın. bir sigara yakıyor. ilk işini hatırlıyor. başka bir şehirde, ailesinden uzakta geçirdiği ilk yılları. deli gibi çalışmıyor ama işini zamanında ve hatasız bitiriyor. çok para kazanmıyor, çalışmaya da bayılmıyor aslında. yine de yarım günlük bir iş için fena sayılmaz. okuldan çıkıp gidiyor oraya, herkese gülümseyerek selam veriyor. sevimli buluyorlar onu, karşılaştıklarında havadan sudan konuşuyorlar. hepsi normal insanlar, şeker bile denilebilir. daha doğrusu, öyle sanılabilir.

muhasebeci elinde kağıtlarla kadının odasına geliyor bir gün, imzalaması gereken belgeler olduğunu söylüyor. kağıtları ve koca kıçını masaya bırakıyor, "eee," diyor, "aşk meşk işleri nasıl gidiyor?" kadın bir şey anlamıyor, adamı terslemeye gerek duymuyor. hayatında biri olmadığını söylüyor sadece. muhasebeci masadan kalkıyor, "senin gibi güzel bir kız..." diye başlayan cümleler kuruyor. yağlı, kıllı, sürekli terleyen vücuduyla kadının arkasına geçiyor. kebap kokulu parmakları kadının omuzlarına değiyor. suratında yılış yılış bir gülümseme, yapış yapış bir dokunuşla, kadının kulağına iyice yaklaşarak, pis nefesini boynunda bırakarak, bir akşam rakı içmeye davet ediyor. imzaladığı kağıtları uzatıyor kadın cevaben, kıpkırmızı bir yüzle çıkıyor odadan ve soluğu müdürün yanında alıyor.

"takma," diyor müdür, "iş yerinde olur böyle şeyler. hem sen neler yaptın adama kim bilir?"

o babacan adamın bir sırtlana dönüştüğünü görüyor kadın. yüzünde muhasebecinin gülümsemesinin aynısı, hızla tükürük salgılayan bir ağız, kısılmış gözlerinde tekinsiz bir parlama... kadının aklına önce adamı boğmak geliyor, sonra şikayet etmek. patron bunu bir tehdit olarak görüyor, oracıkta kesiyor kadının hesabını. tazminat ödememenin de bir yolunu buluyor, şikayeti engellemenin de. ne de olsa kadının elinde beynini kemiren öfke dışında bir kanıt yok ki.

beşinci karta göre bunların hepsi geçmiş gitmiş birer anı. kadına göreyse pek çok sorunun başlangıcı. yeni bir iş bulması kolay olmuyor ama kısa süre sonra işin yerini bir sevgili alıyor. pek tanımıyorlar birbirlerini aslında. sınıftan bir arkadaşın arkadaşı, bir içki masası, hoş bir yüz, tatlı sözler ve sarhoş bir akşamın sonrası. masada konuşulanlardan biri de kadının neden işten atıldığı. ilgiyle dinliyor adam olanları, kadına hak veriyor. aradan daha iki hafta geçmiyor, adam kıskançlık krizine giriyor. ortada bir neden olmadığı için muhasebeciye ve patrona sarıyor. tartışma büyüyor ve kadının suratına bir tokat iniyor. bu darbe beşinci kartın sonu oluyor.

altıncı karta gelene kadar aradan beş yıl geçiyor. kadın hırslı, hafif nevrotik, biraz alkolik, hayli işkolik. kariyerinde hızla yükseliyor, kimseye de pabuç bırakmıyor. sürekli çalıştığı için pek fazla arkadaşı yok. beş yıldır hayatına da bacaklarının arasına da bir erkek girmiş değil. ama sanki bu aralar kitapçıya daha sık gidiyor, oradaki görevli çocuğa daha fazla soru soruyor, edebi tartışmalara ha girdiler ha girecekler. kadın sanki bu minik flörtten zevk alıyor. belki bu gece kartları dizmesinin nedeni de o, kim bilir?

yedinci kart kadına her şeyin yolunda olduğunu söylüyor. beş yıl kısa süre mi? bu kadar duygusal boşluk yetmez mi? yalnız bir macera da olsa denemeye değmez mi?

sekizinci karta göre bunu arkadaşlarıyla paylaşmalı. onlar hem böyle durumlarda nasıl davranılacağını bilirler hem de daha gerçekçi bir bakış açısı getirebilirler. evet evet. en kısa zamanda kızlar toplanmalı, biralar açılmalı, dedikodular dökülmeli. tez zamanda hafta sonu için plan yapılmalı.

kadın yerden kalkıyor. bağdaş kurmaktan bacakları uyuşmuş. bir sigara daha yakıyor, şarabından bir yudum alıyor. dokuzuncu kart için pencereye doğru ilerliyor. hava yağmurlu, muhtemelen dışarıda fırtına var. kitapçı henüz kapanmamış. içeridekileri göremiyor ama adam hala orada olsa gerek. bir uğrasa mı oraya? evde sıkılıp sohbet etmek için kitapçıya uğramak çok mu garip? nefesindeki şarabı da bir çırpıda söküp atamaz ki... yanlış anlaşılabilir. daha kötüsü, doğru anlaşılabilir! aslında bu da ne kadar kötü olabilir ki? belki birlikte kapatırlar dükkanı, birlikte çıkarlar. kadın adamı bir kahve içmeye davet eder. biraz müzik dinler, biraz kitaplardan bahsederler. kalan şarabı birlikte içerler, yeni bir şişeye geçerler. belki adam da sarhoş olur, hem de eve dönemeyecek kadar. belki kadının saçlarını koklar, gözlerinin içine bakar konuşurken. belki kadının düşmüş kirpiğini görür, almak için eğilir. kadın adamın yüzüne bakarken dudakları birleşir, elleri saçlarının arasında ve sırtına dolaşmaya başlar. dengelerini kaybederler ve... bu kadar hayal dokuzuncu karta yeter!

tarotta onuncu kart noktayı koyar, sonucu belirler. ama kadın yerinden kalkmış, kartlara bakıp düşünmekten sıkılmış. her şeyi gözden geçirip kafasını da biraz toparlamış. dizlerinin üstüne çöküp hiç açmadığı tarot kartlarını topluyor, bir yandan da falda gerçekte neler çıkmış olabileceğini merak ediyor. aman, ne fark eder? fala zaten inanmıyor!

etrafa biraz çeki düzen verdikten sonra boşalmış kadehini tekrar dolduruyor, bir sigara yakıyor. pencere kenarına gidip kitapçıya son kez bakıyor. ışıklar kapanmış, kepenkler indirilmiş, adam gitmiş.

kadın kendi kendine gülümsüyor, eski bir şarkı mırıldanıyor.

"belki de en güzeli böyle..."

19 Kasım 2009 Perşembe

hayata dair, kısa kısa.

- geçen gece çılgınca öksürerek uyandığımda aklımda yine saçma bir şey vardı. "arama motoru" ve "vizyon"u aynı başlık içinde kullanmıştım, müşteri temsilcim sametime'dan "yıllardır beni şımartan bir arama motoru bekliyordum" diye yorum yapmıştı.

- yeni bir iş fikrim var. anti maddeyi düşünürken aklıma geldi. oyun hamuru gibi şekilsiz bir şeyi "antin kuntin madde" olarak satmak. olmağ mı?

- iki gündür gördüğüm tüm sarışınları aynı kadın sanıyorum.

- doğum günü manyağı olduk. dün patron kutlamadan kaçtı, biz gıyabında kutladık. bugün metroda karşılaştığım biri doğmuş, akşam metroda kutlayalım dedim. sürekli plan üretiliyor, çılgınlar gibi.

- bu akşam "diğer" işverenlerimle tanışacağım. aynı cümleyi d.'e kurdum, ağzı gözü kaydı bir anda. freelance işleri unutmuş, iş değiştireceğimi böyle haber veriyorum sanmış.

- bu aralar daha genç görünüyorum sanırım. son bir hafta içinde iki kez "okuyor musun" sorusuna maruz kaldım. veri nays.

- müşterilerimizin hepsini çok seviyoruz. özellikle aptal olduklarının farkına varmadıklarında. normalde insanlara aptal demem bu arada, sadece iq 100 civarında dolaşınca böyle tanımlıyorum.

- yaklaşık bir haftadır pek çok durumda e.'in "nihayetinde hepimiz hala kaka yapıyoruz" sözü geliyor aklıma, sakinleşiyorum.

- güzel veya faydalı bir şeyler yazdığımı söylemiyorum, hatta büyük büyük konuşamıyorum da yazdıklarım hakkında. ama "boktan" ve "mikindirik" demekten en ufak bir beis duymadığım blogların nasıl yüzlerce izleyicisi oluyor, inanın anlamıyorum.

8 Kasım 2009 Pazar

geçmiş

hepimizin hayatında vazgeçilemeyecek şehirler ve insanlar vardır.
onlar kimi zaman kaderimiz, kimi zaman da kendimize saklamak istediğimiz isyanlarımızdır.

kimi zaman gerçeklerimiz, kimi zaman da yalanlarımız.
hikayelerimizi de hep bu yüzden yaşatmak ve birilerine duyurmak, anlatmak isteriz zaten.
tabii aşklarımızı ve tutkularımızı da.
dillerimizi ve dilsizliklerimizi de.
birileri bizlere bir yerlerden seslenir.
bu sesi siz de duymadınız mı?

mario levi'nin "bir şehre gidememek" kitabının arka kapağında yazıyor bunlar. b. bununla birlikte iki kitap daha vermişti bana. biri çocuk, biri genç, biri bugünkü inci için. hangisinin hangi zamana ait olduğunu söylememişti, kendisi de emin olamamıştı. bugün bir şehre gidememek bitti. kitabın genç inci'ye ait olduğunu gördüm.

kitabın 11. baskısını tutuyordum elimde. hem çok samimi hem de ustalıkla yazılmış. cümleler ne kadar uzarlarsa uzasınlar, içtenliklerini kaybetmiyorlar. öyle de güzel kurulmuşlar ki, insan sırf o basit kelimelerin bir araya geldiklerinde ne kadar şık olabildiklerini görmek için okuyabilir. kapak yazısında bahsedilen sesi duymuş olanlar ve hatırlayanlar için başucu kitabı bile olabilir bu kitap. ama benim için değil. artık değil.

artık sanıyorum "kış ikindisinin evinde" eskisi kadar etkilemez beni. tutunamayanlar bazı yönlerden muhtemelen yine hayran bırakır ama bir şeyden kesinlikle eminim, o kitap eskisi gibi bir haftada bitemez. tezer özlü okumayalı yıllar oluyor. edip cansever'i hiçbir zaman b.'ın okuduğu gibi okumadım. bazı çok etkileyici, onlarca kez basılmış ve hala da bir kısım insan tarafından neredeyse "kutsanan" kitapları ise bitiremedim. belki bir zamanlar o sesi ucundan kıyısından duydum ama sanırım hiçbir zaman kulaklarımı sonuna kadar açıp dinleyemedim.

hayatımın herhangi bir döneminde vazgeçilmez saydığım insanlar olsa, unutulmaz anılar biriktirsem, bazı şeyleri o yazarlar gibi derinden hissedebilsem belki bu kitabı çok sevecektim. anlamadığımdan sevemedim. ya da şöyle diyelim; bir zamanlar hissettiğim anlamı kaybetmiş olduğum için sevemedim.

en son halide edib bastı damarıma, beni paramparça etti. işte bugünkü inci'nin kitabı o. çünkü ben anılarımla yaşayamıyorum. sanıyorum ki, büyük bir duygusal travma bile geçiremem ben. hafızamda olayla ilgili bir boşluk oluşacağından, bir şeyler katlanılmaz olduğu için unutulacağından değil. hem egosantrik hem de empatik yapımla olan biteni mantıklı hale getireceğim, tüm duygusal gücünden uzaklaştıracağım, içini boşaltıp küçülteceğim için.

b. "ne zaman böyle materyalist oldun?" diye sormuştu. gözümün önünde canlanan sahne, mecidiyeköy'de ışıklarda durduğumuz, benim ona sorumluluklar hakkında ateşli ateşli demeç verdiğim zamanlardan biriydi. en az beş yılı var bu sahnenin. titreyip kendime gelmem herhalde ondan da 1-2 yıl önceye dayanıyordur. oysa hatırlıyorum, daha 17-18 yaşlarındayken, sadece kendi şımarıklığım yüzünden s.'i terkettiğim zaman nasıl da dağılmıştım. neler neler yazıyordum, resmen acı çekiyordum. kafamın ergen karışıklığından doğan bu durum yıllarca etkilemişti beni. ne istediğimi bilmiyordum ki hiç. her olay, her ilişki, her sıkıntı tripten tribe sokuyordu beni. ama onların ne acıları, ne ağrıları ne de yeniden kanatılabilir kabukları kaldı geride. anıları bile hayli silik. şimdi anlıyorum ki, kendimi tanıdığım zaman bu kadar materyalist oldum. iyi de oldum.

ben geçmişte yaşayamıyorum. bu yüzden belki de hiçbir zaman bir kitabım olmayacak, olsa da çok satanlar arasında yer almayacak. herkesin duyduğu bir sesi yeniden karşılarına çıkarmayı istemiyorum.

2 Kasım 2009 Pazartesi

yarım saat

haftaya pek iyi başladığımı söyleyemem. biraz iş kaynaklı, biraz başka şeyler. ama bir tanesi var ki...

trafiğe girmediği için eve dönüşlerimde metrobüs kullanıyorum sık sık. zincirlikuyu'dan biniyorum, yani ilk duraktan. yani metrobüslerin 30 saniyede bir bomboş gelip dolduğu durak. bu akşam da o durakta en az yarım saatimi geçirdim. bu süre boyunca içimden şöyle dedim:

ben hayvan değilim.
orman kanunlarının işlediği yerde bile insanlığımı koruyabilirim.
eve gitmek için kendime saygımı kaybedecek değilim.
ben onlardan biri değilim, olmayacağım.
bu hayvanlarla aynı araca binmem.
bunların neden dövülüp aşağılandıklarını anlayabiliyorum. başka bir dilden anlamıyorlar. dayaktan bile anlamaz bunlar.

biraz duraktan bahsedeyim. on sıra insanın sığabileceği kadar büyük bir peron var. peronun, yani kaldırımın önüne sarı çizgi çekmişler. araçların duracakları noktaları belirlemek için dubalarla işaret koymuşlar. onun önünde de araçların geçtiği iki şeritli yol bulunuyor. normal değil mi?

insanlar işaretli yerde beklemek yerine dubaları kaldırıp çimenlere attıkları için işaretçileri 1-2 hafta önce yere yapıştırdılar. şu anda dubalar itiliyor, tekmeleniyor ve sökülmeye çalışılıyorlar. ama bunun bir önemi yok. çünkü peron dediğim geniş kaldırımda bekleyen bir veya iki sıra insan var. kalan beş sıra hayvan araçlara ait olan bir şeritlik alanı işgal ediyorlar. bu yüzden işaretler veya çizgiler zaten görünmüyorlar. metrobüs sürücüleri olası en uç noktada, yani çimenlerin peronla birleştiği yerde duruyorlar. hayvan sürüsü itişip kakışarak hareket ediyor ve aracı dolduruyorlar.

bu ilk durak. sonrası zaten balık istifi, yorum yapmaya gerek yok. inenleri beklemeden binmeye çalışanlar falan... alıştığımız görüntüler. yine de ağzına kadar dolu bir araca sığmaya çalıştıkları için fazla kızamıyorum.

ama ilk duraktaki hayvanlar... bunlar var ya, sopayla kovalarsan korkup kaldırıma çıkarlar. bu sadece bir dakika sürer. arkanı döner dönmez veya diğer taraftakileri dövmeye gider gitmez yine yola inerler. oysa yapmaları gereken tek şey sıraya girmek, sırayı bozmadan araca binmek ve oturmak.

hümanizmle, eşitlikle falan alakam yok; bunun gayet bilincindeyim. istanbul'u bu hayvanlardan temizleyecek diktatör olmak istiyorum. aslı bu konuda hep haklıydı zaten. insan dostları örgütü'nü kurup kendisini başkan yapmak lazım.

22 Ekim 2009 Perşembe

haz

and i want you...
and i want you...
and i want you...
and i want you!

uyudum, uyandım, düşündüm, kendime geldim.

sigara gibi değil. sigara bir alışkanlık. varlığı kabullenilmiş bir etki. yokluğunda insan delirir, ellerini nereye koyacağını bilemez. ama alışkanlıktır sonuçta. nikotin bir şekilde atılır, asıl zor olan yemek sonrasıdır.

alkol gibi değil. alkol bokunu çıkarmadığın sürece keyif verir. fazlası kusturur. bilincini kapatır, sızar kalırsın. alkolik değilsen, verdiği rahatlığı ve keyfi ara sıra ararsın. kolay kolay bağımlı olmazsın. rahatsız hissettiğin durumlarda ihtiyaç gibi gelebilir ama öğlene doğru ellerin titreyecek duruma düşmemişsen sadece bir sosyal içicisindir.

you are the perfect drug
the perfect drug
the perfect drug

bir alışkanlık değil. varlığını "default" olarak kabul etmiş değillim. bir bağımlılık değil. bilincim her zamanki gibi yerinde, hala ben ve benim isteklerim her şeyin üzerinde. en önemlisi, ona ihtiyaç duymuyorum. sadece son birkaç gün aşırı dozda aldım. sanki elimin altında duruyordu, ben de aklıma estikçe, elim boş kaldıkça, gözüm takıldıkça çarşaflara sarıp sarıp içiyordum onu. saf keyif. romantizmin dorukları veya kendimi kaybettirecek duygular değil. sadece varlığından alınan haz. yokluğu aklıma gelince bakışlarımı hüzünlendiren ama asla "dağılırım, paramparça olurum, toparlanamam" dedirtmeyen, sadece "böyle olmasını istemiyorum" diye düşündüren. tadı damağımda kalan bir keyif.

she don't lie
she don't lie
she don't lie
cocaine

bugün kendisi güzel bir tanım yaptı. "şu anda sadece keyif veriyor" dedi, "öyle de kalmasını istiyorum." o sırada aklıma gelmemişti ama ne güzel analoji olmuş.

endişelenecek bir durum yok aslında. şimdi tatildeyim ve kafamda iş kavramı yok. ayrıca, dediğim gibi, son birkaç gün pamuk şeker tadındaydı ama dişlerimi çürütmeyecek kadardı. üç gün sonra damağımdaki çok güzel, çok özlenesi tatla birlikte normal hayatıma döneceğim, beyin kıvrımlarım yine günlük düşüncelerimle dolacak.

tamam canım, panik yapılacak bir şey yokmuş. dağılabilirsiniz.

mantık ne güzel şey
ne güzel şey mantık

18 Ekim 2009 Pazar

richter

düşündüm de, keşke osmanlı döneminde bilime daha çok önem verilseydi, en azından bir richteran takımı kurulsaydı.

belki de vardı böyle bir şey. honour knowledge, senin bir malumatın var mı bu konuda?

15 Ekim 2009 Perşembe

"hard work never killed a man"

dün bir reklam izledim. dahiyane bir fikir değildi ama farklıydı. özgüvenimi sıfırlamaya yetti.

bugün "beni işten çıkarsanıza," dedim, "hiç yeni müşteri alamadık, pek de işe yaradığım söylenemez." d. saçmalamamamı söyleyip kafama bir tane geçirdi. iş çıkışında da gayet farkında olduğumuz gerçeklerden bahsettik. her şey fikirde bitmiyor.

bu dahiyane fikirler çıkardığımız anlamına gelmiyor. en kallavi ajanslardan da sürekli muhteşem fikirler çıkmıyor. ama ellerindekileri satabiliyorlar.

oysa kendi içimde öyle bir yere geldim ki; yazdığım her cümleyi "mediocre" diyerek karalayabilir, bulduğum her fikri "demek ki iyi değilmiş" diyerek çöpe atabilir, hayat ve üretimi bir tuttuğum halde reklamı da yazarlığı da, tüm hobilerim ve yeteneklerimle birlikte cehennemin dibine gönderebilirim. ilk kez dinlenmeye ihtiyaç duyuyorum. yıllarımı tatilsiz geçirirdim ben, hiç koymazdı. on ayda geldiğim noktaya bak.

öğrendiğim bir şey var ama:
I believe in the Scottish proverb: "Hard work never killed a man." Men die of boredom, psychological conflict and disease. They do not die of hard work.
David Ogilvy

geçen yıl tam bu zamanlar işten çıkarıldım. o iş on dokuz ay sürdü. dinlenmeden, dinlenmeye gerek duymadan. son zamanlarında o kadar sıkılmıştım ki olan bitenden, o kadar güzel çalışma arkadaşlarım gitmişti ki, kovulduğuma hiç üzülmemiştim. başıma gelen en iyi şey olduğunu düşünmüştüm hatta. çıkardıktan sonra üç kez geri çağırdılar, dönmeyi düşünmedim.

sonra, "muteber" bir ajans, babamı bile memnun edecek türden. neden iş değiştirmek istediğimi bir türlü anlamıyordu. sonunda, iki ajansa da yazarlık yapmaya başlayıp freelance işten daha iyi sonuç aldığımı öğrendiğinde, "en verimli zamanımı" yaşadığımı ve haklı olduğumu söyledi. oysa ben bu arada nasıl da dağıldım, nasıl da değersiz hissediyorum şimdi. yepyeni bir öz geçmişim var ve hiçbir yere gönderemiyorum. çünkü on aylık çalışmamın sonucu bir hiç. çünkü ben bu insanlara "aslında süperim" diyemem. çünkü şu anda buna ben de inanmıyorum. kim ne derse desin, beni ne kadar överlerse övsünler... kendime yapıştırdığım o lanet "mediocre" yaftasını kafamdan çıkaramıyorum.

asıl kötü olan, savaşarak ya da direnerek bir şeyleri değiştirebileceğimi bildiğim halde başkasını suçlayıp kolaya kaçmam. iş satılmıyor mu? satamayanı suçla! ne de olsa benim görevim değil diyerek otur yerinde! oh ne ala!

ama diğer yandan, ben hiçbir zaman yazar dışında bir şey olmak istemedim ki. herkesin üzerine düşen görevi iyi yaptığı, kimsenin başkasının işine burnunu sokmadığı, benim gibi insanların olduğu bir yerde çalışmak istedim ben. ama olmuyorsa da birilerinin işi ele alması gerekir, değil mi? mesela yapabilenlerin. ben bunu yapmadım işte. şimdi de sonuçlarına katlanmak durumundayım.

insanlara değersiz hissettirmek çok zor değil. ama kendi özgüvenini sıfırlamış birine de kimse kolay kolay değerli hissettiremiyor.

bu tatile ihtiyacımın olduğunu söyledim. bir haftadır gideceğimi söylüyorum. şirket benim sayemde ayakta kalıyor değil ama yokluğumda sorun çıkmasın diye gerekenleri yaptım. bugün, haftaya girilecek konkur için fikir bulduğum halde "izin formunu imzalayamam, gitmene izin veremem" dedi. elbette gitmeme izin verecek, yarın bütün sorun çözülmüş olacak. haftaya şalteri tam olarak indirmesem de o binaya girmeyeceğim. bunların farkındayım. ama ne gerek vardı ki akşam akşam sinirlerimi bozmaya?

başka ajanslara başvurmaya cesaretim yok. ben bunu söyleyecek adam mıydım?

3 Ekim 2009 Cumartesi

handan kadınlar

ne mum kokulu ne de tatminsiz. bazen neşesiyle etrafı yakıp kavuran, bazen buzdolabı kadar soğuk ama hep kendi içinde, hep kendiyle. içinde "kendi" olmaktan doğan bir mutluluk, herkese gösterilmeyen sonsuz bir sevgi. kalbi sevmek için atan kadınlar, üzüntüsünü kendine saklayıp en ufak sevincini başkalarına da bulaştıranlar. aklına güvenen, duygularını hep dizginleyen ama yeri geldiğinde kalbini sonuna kadar açabilen bizler.

ideallerimiz var bizim, hayatımız var. kendi kendimize yeteriz ama her şey tastamam da olsun isteriz. bizler eksikliğimizi saklarız başkalarından, ideallerimizin yüzü olacak, ona can verecek kişiyi bekleriz. bardan adam kaldırmaktan kolay bir şey yoktur ama biz sadece bacaklarımızın arasında değil, kalbimizde ve beynimizde yer edecek kişiyi isteriz. sadece sevmek ya da sevilmekle yetinmez, tamamlanmadığımız zaman sıkıntıya düşeriz. sıkılana kadar da elimizden gelenin en iyisini yapar, karşımızdakine kendini tanrı gibi hissettiririz. tripten anlamayız biz, ortak mutlulukları çok severiz.

bizler kadınız. gerçek kadınlar. erkek algısına göre şekillenmemiş, kafaları dolu, kalpleri çarpan kadınlar. tutkularımız ve isteklerimiz var. ama kimseden bir şey istemeyiz, dilencilik kanımızda yok. en büyük arzumuz kendisini bize sunduğu anda gözlerinde beklediğimiz ateşi bulamazsak, onu reddederiz. çoğu kişi bu reddi kaldıramaz, nasıl olup da tanrı'dan paçavraya döndüğünü anlayamaz. bizler riya karşısında hayat karartan kadınlarız. bunu sadece giderek yaparız.

halide edib yaşasaydı da arkadaşım olsaydı keşke diyemem. şimdi onun yerinde biz varız.

24 Eylül 2009 Perşembe

bekleyiş

cadı gergindi. sanki sandalyede değil, diken üstünde oturuyordu. üstüste attığı bacaklarından birini sürekli sallıyor, bu hareketi nedeniyle titriyor gibi görünüyordu. külü iyice uzamış sigarasını tuttuğu elinin başparmağı ağzında durmaktan hamurlaşmış, tırnakları kemirilmekten iğrenç bir hal almıştı. masanın üzerindeki dirseği aynı noktada durmaktan düzleşmiş gibiydi.

cadı bir telefon bekliyordu. cadı beklemekten nefret ediyordu.

çalan telefonla yerinden sıçradı. panik içinde telefonu aramaya başladı. masanın üzerinde, gözünün önünde durduğunu farkettiğinde okkalı bir küfür savurdu ve telefonu açtı.

"buldun mu?"
"neyi buldum mu?"
"sen... ahh, tatlım, boşver. şu anda bir telefon bekliyorum, sonra konuşalım."
"tamam, hoşç..."
"görüşürüz."

evet, elbette kaba bir davranıştı ama şu anda cadının kibarlıkla harcayacak vakti yoktu. kurbağanın kırılan kalbini daha sonra da onarabilirdi.

kendisi mi arasaydı? ne diyecekti ki? yine de odanın içinde dört dönmekten daha iyi değil miydi? düşünmekten, kafasında olasılıkları hesaplamaktan başı ağrımaya başlamıştı. dikkatini bir şekilde dağıtmalıydı. aklı başka yerde olduğu için kitap okuyamıyordu. denemiş ve bir paragraf bile anlamamıştı. televizyon izleme denemesi kumandayı duvara fırlatmasıyla sonuçlanmıştı. hiçbir şeye odaklanamıyor, giderek daha fazla sinirleniyordu. kendini bıkkınlıkla yatağa bıraktı. tavanı izlerken kendi kendine konuşuyordu.

"bak ben sana söyleyeyim, insanlar böyle böyle deliriyorlar beklerken. işi gücü olan insan kendi kendine konuşur mu hiç? konuşmaz. ben ne yapıyorum? kendi kendime konuşuyorum. demek ki neymiş? beklemenin de beklentinin de taaa bir tarafına koyayımmış. çalmayacak mı lan bu telefon?!"

telefon çaldı. kurbağa "cevap geldi mi?" diye soruyordu. cadı "cevap gelmedi de işin yoksa sen gelsene," dedi, "çok gerginim ve pek iyi davranamayabilirim, hatta olmayan bir şeyden kavga bile çıkarabilirim ama yanımda olman iyi gelecek herhalde." kurbağa mırın kırın etmeye başladığı zaman cadı sinirlenip "gelmeyeceksen telefonu niye meşgul ediyorsun?!" diye çıkıştı ve öfkesi yüzünden kısa bir özür dileyip kapattı.

ding dong!

"hah! şimdi sıçtık!" dedi cadı. ayakları geri geri giderek kapıya yaklaştı. biraz bekledi. kedi adımlarıyla biraz daha yaklaştı. durdu. belki yeteri kadar oyalanırsa kapıyı açması gerekmeyecekti. bir cadının süpürgesine atlayıp dolaşmaya çıkmasından doğal ne vardı ki? kapı yerine arka taraftaki pencereyi de kullanmış olabilirdi pekala.

ding dong!

beklemeliydi. bekleme kavramından bir kez daha nefret etti. endişeyle nefes alıp veriyordu. minik adımlarla kapıya biraz daha yaklaştı, sessizce kulağını dayadı. kapının diğer tarafında da benzer bir sahnenin yaşandığından şüpheleniyordu. çıt çıkarmamalıydı.

uzaklaşan adımları duydu. kapıya dayanan ev sahibi cadıya daha fazla bekleyemeyeceğini söyleyecekti muhakkak. cadı da aramayı beklememeli, yapmalıydı.

"alo! sabahtan beri aramanızı bekliyorum! beni ilgilendirmez! ne demek vaktimiz olmadı?! prenses elmayı yedi mi? yedi. uyudu mu? uyudu. benim işim burada biter. siz artık tabuta mı koyarsınız, üstüne çıkıp kendisine mi koyarsınız beni ilgilendirmez! paramı hemen istiyorum! ev sahibi kapıya dayandı, sizin yüzünüzden kirayı ödeyemedim! sizin ödeme alamamış olmanız beni ilgilendirmez! ya on dakikaya kadar paramı getirirsiniz ya da sizden sote yapıp ev sahibine ziyafet çekerim, kıç kadar evinizi de karıncalara satarım!"

telefonu öfkeyle kapadı. yeni bir bekleyiş başlamıştı.

22 Eylül 2009 Salı

askere mektup

Merhaba güzel insan,

Günlerdir sana mektup yazmayı düşünüyor ama yazacak bir şey bulamıyordum. Bu sabah rüyamda seni gördüm. Yanımızda olmanı çok istediğimi düşünerek uyandım. Aynı evde yaşadığımız halde pek sık görüşmesek de varlığının ne kadar önemli bir yer kapladığını ve seni ne kadar özlediğimi yeniden farkettim.

Bulunduğun yer ve koşullarda böyle duygusal cümleler belki de en son ihtiyaç duyacağın şey. Ama bugün seni çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Seni sadece ailemin bir üyesi olarak değil, karakteri ve duruşuyla, kimseye bedava vermediğim sevgimi kazanmış bir insan olarak seviyorum. Belki her eve değil ama bu eve lazımsın sen.

Şimdi burada olsan, bilgisayarın başında oturup zaman geçiriyor olacaktın. "Babaanneme gidiyor muyuz?" diye sorana kadar belki tek kelime konuşmayacaktık. Bütün bu süreçte evde bulunmak dışında bir varlık belirtisi göstermeyecektik. Pek çok kişiye tuhaf gelebilir ama bu bizim için yeterli olacaktı. Çünkü kıç kıça olsak da kendimize ait alanlarımızda, kendi hayatlarımızı yaşıyor olacaktık. Olması gerektiğini düşündüğüm gibi.

Ben hep yalnızdım. Senin aileye katılman bunu değiştirmemişti. Tek başıma kalmam her zaman mümkün olmasa da içimde kendime ait bir oda hep vardı. Anlayacağın, kendi uyumsuzluğumda kavruluyordum. Seni hiç kıskanmamış olmam belki de bu yüzden. En çok kavga ettiğimiz zamanlar, hormonlarımdan ileri gelen tahammülsüzlüğüm ve büyük ölçüde de yalnız kalma ihtiyacımı karşılayamamamla gelişiyordu. Sonra kavgalarımız bitti. Birbirimize müdahale etmediğimiz ama gerektiğinde birbirimizin yanında olabildiğimiz günlere geçtik. Senin ne kadar değerli olduğunu o zaman gördüm ben. Kesinlikle kaybedince anlamak değil bu. Ben o dönemde insan olarak değer verdiğim bir kardeş kazandım ve seni sevmeye başladım. Şimdiyse yokluğunu derinden hissediyorum.

Bunu kimseye, annem ve babama bile anlatmak beni rahatlatmayacak. Daha doğrusu, hiç işime yaramayacak. Hepimiz seni kendimize göre özlüyoruz. Bazı şeyler var ki, sadece özne ve nesne arasında gerçek anlamını kazanıyor. Bu da onlardan biri.

Şimdi sen orada, hiçbir alakanın olmadığı bilmem kaç tane adamla 7/24 birliktesin. Herkesle aynı kıyafetleri giyiyor, aynı kurallara uyuyor, hemen hemen aynı emirlere itaat ediyorsun. Birey olmanın güzelliğini büyük ölçüde kaybettiğin bir penguenler dünyasında gibisin. Ben hiçbir zaman, öğrenciyken bile, şu anda içinde bulunduğun durumu bu şiddette yaşamadım. Ama inan bana nasıl olduğunu biliyorum. Bireyselliğine saygı duyulmayan, isteklerinin ve ideallerinin ya saçma bulunduğu ya da önemsenmediği, tek tip insanların yaratılmaya çalışıldığı bir toplumda yaklaşık 30 yıldır yaşıyorum. (Babam duysa hemen muhalefet ederdi buna da.) Benim gibi üşengeç birinin konuşmayarak, odasına kapanarak, genel tabirle "yabani" olarak bu duruma tepki vermesi hiç tuhaf değil. Ne var ki, sen benim gibi değilsin. Kendine göre yaşama, uyum sağlama ve keyif alma yöntemlerin var.

Bunu bildiğim ve öyle bir ortamda bile karakterini gerektiği gibi ortaya koyacağına inandığımdan senin için hiç endişelenmedim ben. Yine de bir asosyal abla tavsiyesinde bulunmak istiyorum: Olur da çok sıkılırsan, direnme. Bu deveyi ya güdüyorsun ya da güdüyorsun. Hepsi geçici. İhtiyaç duyduğun zaman saklanıp dinleneceğin odan askeriyede değil ama içinde. Kalabalıktan bunaldığın zaman direnme ve o odayı kullan.

Sen Emre, en çok değer verdiğim insanlardan birisin. Buna "sen de benim için öylesin" gibi bir cevap vermen gerekmiyor. Hiçbir cevap veya karşılık vermen gerekmiyor. Sadece benim için ne ifade ettiğini bilmeni istiyorum. Çok değerli olduğunu bil, bu kadarı benim için yeterli.

Seni uzaktan da olsa, kollarımı kocaman açarak ve kemiklerini kıracak kadar sıkarak kucaklıyorum. Önümüzdeki günler için sabır ve kolaylık dilerim.

Hoşça kal kardeş.

18 Eylül 2009 Cuma

kapan

çaresizliğin gülümsemesi diye bir şey var. tanır mısın?
son zamanlarda kiminle ciddi bir diyaloga girsem yüzümde beliriyor.
başkalarının sorunları karşısında kapana kısılıyorum.

12 Eylül 2009 Cumartesi

görüyorum ki...

göz görmeyince gönül gerçekten katlanabiliyor. bir zorunluluk olarak ele alıyorsun yaşanan durumu. "bir gün bitecek ne de olsa" gibi bir düşüncen bile olmuyor. sadece olan bitenin varlığını, olduğu gibi kabul ediyor ve üzüntü, özlem gibi negatif hisleri yokediyorsun. ya da öyle olduğuna kendini inandırmaya çalışıyor, anlamsız heyecanlarına, gereksiz öfke patlamalarına anlam veremiyorsun.

sonra göz görüyor. bir şey oluyor ve yokluğunun seni etkilemediğini sandığın varlık karşına çıkıyor. işte o zaman yokluğunun etkisini gerçekten hissediyorsun. kucaklarken gözlerin doluyor, "ah" dışında bir şey çıkamıyor ağzından. yeniden bir araya gelmenin sevincini mi, kaybolan zamanın acısını mı hissettiğini karıştırıyorsun.

kardeşimi öyle çok özlemişim ki...

4 Eylül 2009 Cuma

sabah olmadan

uşak sebastian kusursuz eğitimine uygun sessiz adımlarla verandaya çıktı. yazın son güneşi, ılık esinti, kuş sesleri ve çimenle karışık toprak kokusu sayesinde burası dünyanın en huzurlu yerlerinden biri sayılabilirdi. ta ki prensin hafifçe çatılmış kaşlarını ve düşünceli bakışlarını görene kadar. prens sabahtan beri aynı yerde oturuyordu ve görünüşe bakılırsa, içini titreten elektriğini atabilmesi için birkaç hafta burada kalması gerekecekti.

sebastian elindeki tepsiyi yavaşça masaya bıraktı. prens kibarca gülümseyerek teşekkür etti. sarayda kendisine teşekkür eden tek kişi olduğu için sebastian'ın gözünde prensin her zaman ayrı bir yeri vardı. şimdi de onun için endişeleniyordu.

- başka bir isteğiniz var mı efendim?
- hayır sebastian. sağol.

uşak sakin adımlarla verandadan ayrılırken içi içini yiyordu. prense sorunların neye benzediğiyle ilgili akıllıca bir şey söylemek istiyordu ama ufkunu açacak benzetmeyi bir türlü bulamamıştı. neye benzerdi ki sorunlar? aradan bir tanesi çekilince tamamı devrilen bir kütük yığınına mı? sürekli yakan ama günün birinde mutlaka sönecek olan bir ateşe mi? çırpındıkça dibe battığın ama kendini bırakınca seni yüzeye çıkaran bir denize mi? sorunun gelecekte bir şekilde çözüleceğini bilmek, prensin mevcut ağrısını hafifletmeyecekti.

sebastian düşünmeye devam etti. belki bir sonraki kahve servisinde söyleyecek güzel bir cümle bulurdu.

-----

prens yorgun, bıkkın ve umutsuzdu. kendisine biçilen görevler başta basit bir memnuniyetsizlik yaratsa da artık boğucu olmaya başlamışlardı. saf prensesleri kurtarmak, cadılara, büyücülere ve ejderhalara savaş açmak dışında bir şeyler yapması gerekiyordu. devlet meseleleriyle ilgilenmek istiyor ancak kral tarafından kısa sürede engelleniyordu. çünkü babasına göre şu sıralar kahramanlık yapmalı ve masallarda adını duyurmalıydı. kral olduğu zaman zaten sürekli devleti yönetecekti, şimdi daha önemli görevleri vardı. ve kral sürekli yeni prensesler veya ejderhalar buluyordu. tüm bunlar prensi daha çok öfkelendiriyordu. tükendiğini hissediyor ama çıkış yolunu bir türlü bulamıyordu.

düşündükçe canı sıkılan prens, dünyanın en huzurlu verandasında, ılık yaz esintisiyle hışırdayan ağaçların ve kuşların sesini dinleyerek uyudu.

-----

- hey! afedersiniz! huu huuu!

prens gözlerini açtığında irkildi. karşısında duran beyaz elbiseli kız karanlıkta hayalet gibi parlıyordu. korkutmadan uyandırmak için fısıltıyla konuşuyor, prensin omzuna dokunmak yerine nedense kapalı gözlerine doğru el sallıyordu. elbisesi kirlenmiş, yer yer yırtılmıştı. çok güzel sayılmazdı ama tuhaf tavırları hemen dikkat çekiyordu. incecikti, çok kırılgan görünüyordu ama bu saatte ormanda dolaşabildiğine göre pek de savunmasız olamazdı.

- uyandırdığım için özür dilerim. ama kayboldum ve burada yol sorabileceğim kimse yoktu. siz yedi cücelerin kulübesinin nerede olduğunu biliyor musunuz?
- hayır. belki sarayda bilen birileri vardır ama onlar da bu saatte uyumuşlardır. siz bu saatte ormanda ne arıyorsunuz?
- uzun bir hikaye. teşekkür ederim ve uyandırdığım için tekrar özür dilerim. iyi geceler.
- durun! nereye gideceğinizi bile bilmiyorsunuz. üstelik orman geceleri çok tehlikeli oluyor. en azından güneş doğana kadar burada kalın. hem... tahmin edeceğiniz üzere ben bir prensim ve sizin gibi genç bayanları kurtarmak da görevlerim arasında.

genç kız çok saçma bir şey duymuş gibi başını eğerek gülümsedi ve prensin gözlerinin içine baktı. bu bakışta tuhaf bir şey vardı. biraz alaycı ve vahşi bir şey. ama beyaz dişlerini çevreleyen gülümsemesi öyle içten ve sevimliydi ki, prens bu tezat karşısında korkuyla karışık bir yakınlık hissetti. ve o anda en çok istediği şeyin kızı biraz daha yakından tanımak olduğunu farketti.

- bakın, çok naziksiniz ama az önce hapsedildiğim kuleden kaçtım. sanırım başımın çaresine bakabilirim.
- kuleye neden hapsedildiniz?
- uzu...
- anladım, uzun bir hikaye. dinlemek için sabırsızlanıyorum. ayrıca kuleden kaçtığınıza göre en azından bir fincan kahveyi haketmişsiniz. oturun lütfen. şimdi anlatın bakalım, neden kuleye kapatıldınız?
- çünkü üvey annem babamı öldürdü ve ülkenin yönetimini devraldı. halka olağanüstü vergiler yükledi, ülkenin tüm varlıklarını satışa çıkarmaya başladı ve korkunç yaptırımlarla uygulanan yasaklar getirdi. küçük bir grup toplayarak ayaklanma başlattım. ancak ordu da kraliçenin yanında olduğu için ayaklanma bastırıldı, kaçamayanlar öldürüldü, ben de kuleye kapatıldım.
- bir prenses olduğunuzu farketmemiştim.
- öyleyim.
- kendini kurtaran bir prenses...
- kulenin ne kadar sıkıcı bir yer olduğunu tahmin bile edemezsiniz. bir prens tarafından kurtarılmayı bekleyemezdim. üstelik yapacak çok işim var. bu yüzden en kısa zamanda yedi cüceleri bulmalıyım.
- sonra ne olacak?
- evim yeniden bana ait olacak ve yaşanabilir bir yer haline gelecek.

-----

prens ve prenses sabaha kadar konuştular. hayatlarından, hedeflerinden, hayallerinden, huzursuzluklarından ve hüzünlerinden bahsettiler. sohbetleri o kadar akıcı, aydınlatıcı, açıklayıcı, öyle apayrı bir şeydi ki güneşin doğuşunu geciktirmek istediler. nasıl olduğunu bile anlamadan o gece aşık oldular, birbirlerinin içine akıp karıştılar. o gece prens ve prenses belki de hayatlarında ilk kez bu kadar mutlu oldular.

ne var ki, bunlar güneşin hiç umurunda değildi.

-----

- gideceğini biliyordum ama keşke bu kadar çabuk olmasaydı.
- bir yere gitmiyorum ki, buralardayım ben. yapmamız gereken işler var. benim ülkemi kurtarmam gerekiyor, senin de kral olana kadar aşman gereken zorluklar var. çok uzun sürebilir, çok zorlayıcı olabilir ama sen hep benimle olacaksın.
- kral olduktan sonra da hiçbir şey düzelmeyecek ki, yine yerine getirmem gereken görevlerim olacak. kurtardığım son prenses ben işlerimle ilgilenirken delirip kurbağaları öpmeye başlamıştı. sen de öyle olacaksın.
- bir şeyi açıklığa kavuşturalım; ben senin kurtardığın bir prenses değilim. seninle geçirmek istesem de kendime ait bir hayatım ve kendi sorumluluklarım var. birbirimizin yaşam alanlarına saygı duyduğumuz ve dün gece hissettiğimiz şeyi kaybetmediğimiz sürece ne ben delireceğim ne de sen yalnız kalacaksın.
- söz mü?
- hayır.
- ama?!
- geleceğe dair kesin yargılarda bulunamam. bekleyip göreceğiz, yaşayıp öğreneceğiz.

-----

prenses uzaklaşırken, prens, harika bir gece geçirdiğinin ama hiçbir sorununun çözülmediğinin bilinciyle yeniden verandadaki koltuğa gömüldü. sebastian kahvaltısını masanın üzerine özenle yerleştirirken "kral yeni bir ejderha bulmuş efendim, gerekli bilgileri vermek için kahvaltıdan sonra sizinle görüşmek istiyor" dedi.

- bir süre ejderha kovalamayacağımı söyle lütfen sebastian. yorgunum ve ara vermeye ihtiyacım var.
- efendim, cüretimi mazur görürseniz size söylemek istediğim bir şey var. günlerdir sizi rahatlatmak için sorunlarla ilgili bir benzetme bulmaya çalışıyorum ama hala kesin bir sonuca ulaşamadım. galiba sorunlar hayat gibidir. bir gün biteceğini bildiğiniz halde sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelir. bittiğindeyse ne kadar zaman kaybetmişim dersiniz. elinizde bir tek aldığınız dersler kalmıştır. aslında bu da yeterli olmalıdır.
- o halde sorunlar aşk gibidir de diyebilir miyiz sebastian?
- hayır efendim. aşkta zaman kaybetmezsiniz.

3 Eylül 2009 Perşembe

sadece benim için

sevgili inci,

lütfen bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirme, değiştiremeyeceklerimi ise kabullenme gücü ver. bunu senden başka kimseden isteyemeyeceğimi biliyorsun. bu yüzden elini korkak alıştırmamanı da rica ederim.

saygılarımla,
inci

1 Eylül 2009 Salı

when you're strange

hiçbir zaman wicca'yla çok içli dışlı olmadım ama hava değişimleriyle yakinen bağlantılı olduğumu söyleyebilirim. bugün yağmur yağması inanın hiç şaşırtıcı değil.

bugün "estranged" dinlemeye uygun bir gün.

dün gece uykum kabuslarla bölündü. ilginç bilinçaltı kabusları da değil, tamamen bilinç düzeyinde bir şeyler. anlatsam kimse tınmaz yani. ne var ki beni beynimi parmaklayarak uyandıran, sonra da ağlatan türden. gece gece zihnimin her yerine psikolojik simgelerimi yerleştirdim. insanın kendini oldukça iyi tanıyıp böyle şeyleri hayra yoramaması... iyi değil diyemedim, kötü değil diyemedim. gayet nötr bir durum, sadece var. cehaletin de mutluluk olduğunu düşünmüyorum sonuçta.

bugün "the day we are both fucked up". daha fazla yayılmamasını umuyorum.

çaresizliğim kendime yönelik yıkıcı bir öfkeye dönüşüyor. kimseyi hiçbir şey için suçlayamam. sadece bana yakışmaz diye değil. suçlayamayacak kadar empatik bir yapıya sahibim. ama empati daha iyi hissettirmiyor. daha ziyade, çaresizliği daha derinden hissettiriyor.

hayat bu. di mi?

30 Ağustos 2009 Pazar

dionysos

dün jim morrison hakkında bir şeyler yazdım, ardından oliver stone'un doors'unun bazı sahnelerine yeniden göz attım. bugün biraz nietzsche karıştırıyorum. dolayısıyla dionysos aklımın bir köşesinde oturup şarabını içmekte.

bir ateist olarak tanrılarla bu kadar içli dışlı olmamı biraz saçma bulsam da bazıları hakkında atıp tutmayı seviyorum. mesela dionysos'u şakacı, belki de şakacıdan ziyade sosyal bir tanrı olarak görmek hoşuma gidiyor. canı sıkıldıkça dünyaya inen, farklı dönemlerde de "büyük" adamların aklını ve ruhunu bulandıran biri olarak düşünüyorum onu. belki bu adamlar dionysos takıntıları yüzünden onu kendi ruhlarına çekiyorlar. bir süre birlikte takılıp kendilerini dünyaca ünlü yapacak, zaman kavramını aşmalarını sağlayacak eserlerini veriyorlar. sonra da tanrı ruhunun ağırlığını kaldıramayıp, "ne dilediğine dikkat et, gerçekleşebilir" düsturunu kanıtlarcasına deliriyorlar. çünkü ne kadar sosyal bir tanrı olsa da dionysos sonuçta bir "tanrı". herkesin gözünü alacak kadar parlak ve tam da bu yüzden yalnız olması kaçınılmaz.

aklıma şimdilik dionysos takıntılı başka biri gelmiyor. günümüzde ise sanırım bir dionysos yok ya da yine ben anımsayamıyorum. belki de dünya şu sıralar bir savaşın eşiğinde değildir ve şarapçı tanrı yeni bir peygamber göndermeye gerek duymuyordur.

25 Ağustos 2009 Salı

pamuk

masallardaki karakterler de tanrılar gibidir. hatırlandıkları sürece yaşamaya devam ederler. hayatlarını kendi gerçekliklerinde sürdürmekle birlikte, varoldukları zamana az çok ayak uydururlar. çünkü tüm kahramanlar kendileri hakkında anlatılan hikayelerden bir şekilde haberdar olurlar.

pamuk prenses, hakkında yazılan bir kitabı, üçüncü sınıf bir gazetede çıkan dedikodu haberi gibi okuyordu. hayatı hiç de anlatıldığı gibi değildi. sonsuza kadar mutlu yaşamak kocaman bir yalandı ve ne yazık ki pamuk prenses mutlu geçen zamanlarında buna inanmıştı. şimdi de mutlu biten her masala tiksintiyle bakıyordu çünkü hala gözlerinin dolmasını engelleyemiyordu.

yarım bıraktığı elmadan bir ısırık daha aldı ve evin içinde amaçsızca dolaşmaya başladı. yedi cücelerle birlikte yaşarken yapacak bir sürü işi olurdu ve gün daha kolay geçerdi. şimdi yapacak hemen hemen hiçbir şeyi yoktu. cüceler bir hobi edinmesini söyleyip duruyorlardı. oysa onun hobileri, becerileri ve enerjisi vardı. sadece isteği yoktu. pamuk prenses farkında olmadan depresyona giriyordu. farketmediği, farketse de önemsemediği bir diğer durum da sürekli kilo vermesiydi. böyle giderse yediği elma onu yine öldürecekti. bu kez zehirli olduğu için değil, midesine giren tek besin maddesi olduğu için.

tak! tak! tak!

ev tamamen terkedilmiş sayılmazdı. pamuk prenses tamamen yalnız sayılmazdı. hayat tamamen sıkıcı sayılmazdı. pamuk prenses'in içi tamamen boş sayılmazdı. ara sıra bir şeyler olmuyor değildi. pek sık görüşmeseler de yedi cüceler vardı mesela. prenslik yapmaktan zaman bulduğunda eve dönen prens vardı mesela. kendilerine biçilen rolleri kabul etmeyen, bu yüzden kötü bilinen cadılar vardı mesela. bu kez kim gelmişti acaba?

- selam.
- buyrun?
- ben bu hikayenin yazarıyım. müdahale etmem gerektiğine karar verdim. içeri girebilir miyim?

pamuk prenses bana inanmamıştı ama içeri girmemi kabul etti. zaten başka şansı da yoktu. kalem hala benim elimdeydi. ama bu iyi bir şey değildi çünkü ona ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. öncelikle onu depresyona sokmuştum ve suçluydum. kendimi muhteşem kısır döngümden kurtarmadan onu da kurtaramayacaktım. aslında bu hikayeyi çöpe atmam gerekiyordu. kimse okumazsa pamuk prenses de depresyonda sayılmayacaktı, prensle birlikte sonsuza kadar mutlu yaşayacaktı.

- mutluluğunu prense endekslemene sinir oluyorum pamuk prenses. prenseslerin bu edilgen tavırlarından hep rahatsız olmuşumdur zaten. prenslere de kılım. tamam, masallar kızlar için yazılıyor olabilir. ama prens de bu kadar karaktersiz bırakılmaz ki canım! ne oluyor sonra? küçük kızlar büyüyor ve kurtarılmayı bekliyorlar. hem de tek özelliği yakışıklılık olan, tabiri caizse karı peşinde koşmak dışında hiçbir iş yapmayan biri tarafından! bununla mı sonsuza kadar mutlu yaşayacaksın? "siz erkekler, hepiniz aynısınız!" demeden önce bir düşünür insan. asıl prenseslerin birbirinden ne farkı var?

yazar kaptırmış gidiyordu. hikayenin başı kıçı ayrı oynuyordu. zaten bundan bir hikaye de çıkmayacaktı, zira yazar hayvanı hikayeyi kurarken bütün mutsuzluğunu pamuk prenses'e yüklemeye çalışmıştı. artık prensesi rahat bıraksındı, sonuçta onunki de candı.

di mi biraz benca?

20 Ağustos 2009 Perşembe

yazdım gitti.

var mı eski öz geçmiş gibisi... geçen hafta çok sıkılınca yeni bir tane yazdım çünkü eskisi "tamam"dı. bir şeyler eklesem de çıkarsam da eksilecekti. resmen kıyamadım yazdığım şeye. oysa, mesleği düşünürsek, elimin kiri olması gerekiyor. şimdiki bir manifesto. gün gelir onu da koyarım belki buraya.

pisi: patron, bunları okuyorsan haberin olsun, muhasebeden kimle konuşmam gerektiğini bilmiyorum.

yazar ne yazar, ne yazamaz?

ben inci. ismim, 27 yıldır değişmeyen sayılı özelliklerimden. her şeyi dört harfe sığdırdım. ben t-box. birkaç yılımı prenses olarak geçirdim, soyadımı dean olarak değiştirdim. bir kazada ölemeyince yola devam ettim. ben kerouac. birileri ilerleme gördü bende. oysa bir arpa boyu bile değildi aldığım yol. amatör ruhu kaybetmemek dediler buna. 17 kez sattım ruhumu. her seferinde farklı bir fikirle çıkınca karşısına, şeytan aynı kişiyle alışveriş yaptığını anlamadı.

saat kullanmadım hiç, takvimden haberim olmadı. her şey çok acildi zaten, zamanın anlamı kalmadı. bir ara istanbul üniversitesi amerikan kültürü ve edebiyatı’ndan mezun oldum. çok yazdım, çok okudum. zaman geçirmek için birkaç farklı iş yaptım, hepsinden sıkıldım. reklamcılık vakfı’nın derslerine katıldım. kalbimi reklama kaptırdım. hemen karan reklam ve tanıtım hizmetleri’nde, medikal alanda çalışmaya başladım. iki yıl kadar doktor vektör’ü oynadıktan sonra hastalık hastası olup bıraktım.

yaklaşık iki yılımı “fayda”lı geçirdim. “küçük şeylerin tanrısı”yla çalıştım. her tanrı gibi, yüksek beklentilere sahipti. ben de onları karşılayacak yetenek ve bilgiye sahiptim. ama kriz oldu, paraların suyunu inek içti, tüm keçiler dağa kaçtı, ben de “süresi belli olmayan, ücretsiz bir izin” sahibi oldum. bir diğer deyişle, işten çıkarıldım.

şimdi bankadan da anlıyorum, gıdadan da, tekstilden de, elektronikten de. yalnız deneyimle bir yere gelinemeyeceğini bilecek kadar akıllıyım. yalnız zekayla kusursuz iş çıkmayacağını bilecek kadar deneyimliyim. bu işin tek başına yapılmadığını bilecek kadar uyumluyum.

ve ne tuhaftır ki, bunlara rağmen işsizim.

eh, uzun öz geçmişin kısası, takıma katılmak istiyorum.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

rutin

ölüm benim için bir sorun değildi. yaşam da aynı şekilde. hafta içi her sabah işe gittiğim, hafta sonu her akşam erkek arkadaşımla buluştuğum bir rutinim vardı. bunu bozabilecek tek şey durup dururken kafama düşecek bir saksıymış gibi gelirdi. ancak bu bile önemli değildi. hayatımı değiştirmek yerine bitirecek hiçbir şeyi o kadar da kayda değer bulmuyorum. intihar kararım da çok büyük görünmemişti gözüme.

ama bir dakika. intihar kötü bir şey. ciddiyim. denemeyin. başarın.

karar üzerinde düşünmem 2-3 saatimi, plan yapmam 15 dakikamı aldı. sonra erkek arkadaşımı aradım. telefonu açtığında aylar sonra ilk kez "sevgilim" diye hitap ettim ona. tavrımın tuhaflığını farketmemek bir yana, çok işinin olduğunu ve akşam konuşabileceğimizi söyleyerek telefonu alelacele kapattı. yine de son günümde onu görmemin iyi olacağını düşündüm. amacım özellikle ondan intikam almak değildi ama öldükten sonra ara sıra aklına girmek, beni özlediğini düşündürterek kafasını bulandırmak istiyordum.

kendime güveniyordum. son derece sakin ve neşeliydim. bugün yaşamımın son günü demiştim bir kere. canım hiçbir şey yapmak istemiyordu ama karşıma çıkan hiçbir şeyi de reddedecek değildim. uzun süredir bin bir bahaneyle ertelediğim "kızlar buluşmasını" bile. evden çıkmam için bir telefon yetti. neşeli yalanlarımdan çerez yaptık. biranın yanında iyi gitti. ne daha çok eğlendik ne de buruk ayrıldık. her şey o kadar normaldi ki, kimse her cümlemin altında bir ceset yattığını anlamadı.

anneme gittim sonra. ağzıma attığım çok naneli şekerlere rağmen leş gibi koktuğumu söyledi. hem kokuyu hem konuyu dağıtmak için kahve yaptım. televizyon karşısında, sunucunun kıyafetini ve tavırlarını yerin dibine sokarak içtik. "ne şanslısın kız," dedim anneme, "kızın bunlara hiç benzemiyor." öksürür gibi güldü.

"aslına bakarsan, benzemeni istediğim zamanlar olmuyor değil."
"aman anneeee... o değil de falıma baksana."
"senin ciğerini biliyorum ben. geleceğini görmek için kahveye gerek yok."
"eee? n'olacakmış peki?"
"valla o kadarını bilmiyorum da şu çocukla evlenin artık. baban göremeden gitti, bari ben ölmeden evlen de gözüm arkada kalmasın."
"iyi canım. kısmet, hemen yarın."

gittim sonra. yol üstünde diye babamın mezarına uğradım ama fazla kalmadım. genelde ağlardım oraya gidince. bu kez hiç de öyle olmadı. hayatım boyunca bu kadar sakin olmamıştım.

bir de haber vermeden erkek arkadaşıma gittim işte. çalışıyordu. bir kahve içtim. "giderken çöpü çıkarır mısın" dedi. çıkardım.

sonra da bileklerimi kestim.

-------------

eve girdiğimi görmüş. kocasından ayrılacağını anlatmak için gelmiş. banyo yaptığımı düşünüp bir saat sonra tekrar gelmiş. polise haber vermiş. kaltak.

-------------

intihar sonrası hayatımda nefret ettiğim tek şey "işgüzar komşu" oldu. kocasından ayrılıp defolup gittiği için onu bir daha görmedim. birkaç gece kalacağını söyleyip yanıma taşınan annemi ise her gün görmeye başladım. kahve ister miydim? odamı biraz havalandırsaydım? neden hiç konuşmuyordum, dilimi kesmemiştim ya? alt kattaki komşunun kızının ne yaptığını duymuş muydum? ben ne yapıyordum? allah kahretsin, ben ne yapıyordum? aklımdan ne bok geçiyordu da kendi anneme bile söylemiyordum?

telefonum kapalıydı. arkadaşlarım geliyordu. nasıl olduysa birden zaman yaratmaya başlayan erkek arkadaşım her akşam evimdeydi artık. kimsenin ilk öfkesinden eser kalmamıştı. hastaneyi ayağa kaldıran "nasıl böyle bir şey yaparsın"lar yerini bıkkın bir sessizliğe bırakmıştı. zamanla onların da gideceğini biliyordum. sadece bekliyordum.

sonra bekleyemedim. bir gece annem uyurken kalktım, bileklerimi kestim.

-------------

şerefsizim radarı var bu kadının. kim "memleketten ceviz gönderdiydim size" diye gecenin bir vakti arar ki?

-------------

yine hastane. annem artık konuşmuyor. diğer tanıdıklar artık öfkeli değiller. her gün doktor beni karşısına oturtuyor. bir saat boyunca birbirimize bakıp susuyoruz. odanın her ayrıntısını ezberledim. bir rutinden kaçarken diğerine tutuldum. ama az önce bir şey yaptım. çok küçük bir şey. doktorun yüzüne baktım, gözünün altında bir şey olduğunu söyledim. sildi, gitmedi dedim. biraz daha sildi. kalkıp yanına gittim. yüzüne iyice yaklaştım. baş parmağımla gözünün altını silerken elimle kafasını sabitledim. burnunun ortasına kafamı geçirdim. bir anlık şaşkınlığından yararlanıp masasının üstündeki küçük freud büstünü kafasına indirdim. bayıldı. bağlayacak bir şeyim olmadığı için kütüphaneyi falan ittim, adamı mobilyaların arasına hapsettim.

bilgisayarını açtım, bunları yazdım.

sonra da mektup açacağıyla bileklerimi kestim.

14 Ağustos 2009 Cuma

ffffound...

three things that are pretty much related to me...





ve bunu gördüğümde bir koltukta bulunabileceğim en kompakt pozisyonda, sol elimin bir tırnağını kemiriyordum.

11 Ağustos 2009 Salı

rrröööah beaaa! acayip hayvanlara benziyorum efendiler. bir süredir başıma musallat olan nedensiz heyecanlarıma ve nedenli sıkıntılarıma bir dur demeye karar verdim. hatta bunu kendi içimde biraz küfürlü bir cümleyle dile getirdim. işte o zaman kendimi adeta bir hayvan, bir canavar ve hatta bir şey gibi hissettim. evet, yanlış duymadınız. kendimi bir şey sandım. biraz tanımsız, biraz gizemli, biraz baştansavma. ne var ki olayımız bu değildir efendiler. zaten ne heyecandan ne de sıkıntıdan kurtulabildim. bu da ayrı bir muamma.

geçen gece kardeş askerliğini nerede yapacağını öğrenmeye çalışırken biz de sapıkça bir merakla çocuğun etrafında toplanmıştık. her kafadan bir şehir çıkıyordu. ben de o sırada, adam gittiğinde nasıl bir mektup yazsam diye düşünüyordum. baktık izmir dış kulvardan kaptırmış, hatay burun farkıyla önde... siirt azimle ilerliyor, bilecik'i arkada bıraktı... aynı anda tanımlanamayan bir cisim dünyamıza yaklaşıyor... ben başladım kenarlarını saymaya, 27 çıktı, gaziantep'e göz kırptım... tribünler ayakta... yaklaşık yirmi beş bin gurbetçimiz yeşil sahalarda yardırmakta... herkes nefesini tutmuş, sıradaki hamleyi bekliyor... akciğerler cayır cayır... ve emre erzincan dedi.

salak gibi kaldık. "erzincan ne lan" dedim. yani muhakkak çok güzel bir şehirdir, gitmesek de görmesek de aynı ülkeyi paylaştığımız sittin tane yerden biridir ama olm?! erzincan ne ya?! mekanı kendi gözümde şirinleştirmek için erzinconi diyorum. kışlanın nesi şirin olabilirse... annemin gözleri doldu ufka bakıp uzaklığı düşünürken. babamdan çıt çıkmıyor. içi gitti tabi adamın ama çaktırmamaya çalışıyor. yer miyim? baksana sen şu gözüme benim. dün gece arkadaşları normal hayata veda gecesi düzenlediler kardeşe. bir ara 4-5 araba geldiler, mahalleyi ayağa kaldırdılar. herkes camlara falan çıktı böyle. babam çıkmadı. geldi bir ara, şöyle bir göz gezdirdi, gülümseme babında hiçbir hareket yapmadan sıvıştı. evden ayrılma gibi düşüncelerimi tekrar gözden geçirdim. yarın birliğe teslim edecekler. aşırı duygusallık yapıp çocuğu üzmeseler giderayak.

tatilim geldi benim, pastoralliğim tuttu. bugün güneş ve çimen gördüğüm her yere uzanmaya çalıştım. bir gerginlikler, bir sıkılgan tavırlar... hafta sonu az insanlı, çok güneşli, bol denizli bir yerlere gitmek istiyor bünye. şimdi şile, kilyos falan diyeceğim ama nasıl gidileceğini bilmiyorum, her şekilde kaybolacağım. ne çıkarsa bahtıma diye düşünüyorum ister istemez. sadece o değil, diğer etkenleri de göz önünde bulundurunca "bu hafta sonu da bokuma benzer mi acaba" diye düşünmeden edemiyorum. bütün hafta iki günün gelmesini bekle, o da işe yaramasın. yazık ama.

bir de böyle geleceğin fazla belirlilik ve tamamen belirsizlik dengesizliği var ya, o da canımı sıkıyor. daha yıllarca yatıp kalkıp işe geleceğim ama hafta sonu için bile plan yapamıyorum. memnuniyetsizliğimden değil, mutsuz falan değilim zaten. hele ki sihirli değneğe hiç yüz vermem. ayrıca "başka türlü bir şey benim istediğim" gibi ne emmeye ne gömmeye gelir bir cümle de kurmayacağım. ne istediğimi biliyorum ben. şu anda kaynaklarım yetersiz. yaşam kaynaklarım falan.

vapurlar falan efendiler, vapurlar falan.

7 Ağustos 2009 Cuma

3... 2... 1...

ota boka heyecanlanıyorum. içimde atlar koşuyor, anlıyor musun? göğüs kafesim parçalanacak ve dışarı çıkacaklar gibi. hayatlar değişiyor, sistemler değişiyor, evren genişlemeye devam ediyor ve tüm bunlar benim içimde olağanüstü bir devinime neden oluyor. symphony no 25 in g minor eşliğinde kafam dalga dalga hareket ederken göğsümdeki atlar gözlerimden çıkmak istiyorlar. denizde koşar gibi çıkmak istiyorlar gözlerimden. ama bunlar saadet ya da hüzün gözyaşları değil gülnihal. manik bir heyecandan ileri geliyor hepsi. sarhoş bir heyecan gibi ama kanımda bir damla alkol yok. içmedikçe sarhoş oluyorum, atlarım kaburgalarıma bağlanmış, iki farklı yöne çekip duruyorlar. heyecandan içim parçalanıyor. sakinleşmezsem kalbim patlayacak, tüm adrenalinlerim etrafa saçılacak.

ne kadar zamandır sürüyor bu? bende değişen bir şey yok, sadece dünya dönmeye devam ediyor. tuhaf bir bekleyiş içindeyim. bir şeyler olacak ama henüz beklemem gerekiyor. harekete geçebileceğim bir durum yok ama kaslarım başlama noktasındaki bir koşucununki gibi gergin. yakında bir şeyler olacak, hareket başlayana kadar beklemekten başka hiçbir şey gelmez elimden. ama başlayana kadar kalbim patlayacak ve ben neler olup bittiğini göremeyeceğim.

sarhoşken hırsla ağlamaya başlayan aktivist şu anda kalbimi kum torbası gibi kullanıyor. anlatacak bir şeylerim var, bu heyecanla dahası da gelecek. bir müzikal senaryosu yazmak istiyorum. hippiden bozma inci, tikky'den bozma pınar, en olmadık yerde attığı muhteşem kahkahalarıyla aslı, kırmızı ruju ve tutkularıyla aslıt, aşkını tüm dünyaya duyuracak olan ayşegül, en yakası açılmadık küfürleriyle banu, baykuş bilgeliğiyle yelda olsun istiyorum müzikalimde. evren klavyesi ve mouse'uyla müzik yapsın, onun sahneye çıkışıyla tüm renklerim çılgın bir hızla dünyaya dağılsın istiyorum. sokaktaki boyacı çocuk fırçalarıyla ritim tutarken, kokoş kadınların yüksek topukları birkaç notayla katılsın, tenkit eden bakışları üstümüzde dolaşsın istiyorum. bizler herkesin "ay çok ayıp" dediği kişiler olalım ve buna rağmen kanatlarımızı açalım istiyorum. içimdeki tüm atlar dışarı çıksın ve ülkemin genç nüfusu yaşama duyduğum açlığı hissetsin istiyorum.

bunları yazayım, mümkünse en ince ayrıntısına kadar hissettireyim ve birileri senaryomu çalsın istiyorum. evet. bu senaryoyu çalın.

elime kalemleri ve boyaları alıp durmaksızın çizmek istiyorum. anlamsız resimlerim olsun ve hiçbir duvarı süslemesin. sayfalarım yerlere saçılsın, rüzgarda dağılsın ve bir yerlerde kaybolsun istiyorum. o kadar heyecanlıyım ki ellerim yerinde durmuyor. onları nereye koyacağımı bilmiyorum, klavyenin üstünde aksak bir ritimle uçuyorlar. o kadar heyecanlıyım ki dünyanın tüm renkleri, tüm arkadaşlarım, evren ve benim için temsil ettiği her şey sıvılaşsın, gözeneklerimden içime dolsun ve beni içine alsın istiyorum. muhteşem bir devinim hayal ediyorum ve bu beni daha çok heyecanlandırıyor.

bu coşkunun nedenini bilmiyorum. mutluluk ya da mutsuzlukla alakası yok ama hissettiklerim çığlık atmama neden olacak. biraz daha böyle devam edersem, birileri beni sakinleştirmeyi başaramazsa, kendimi dizginlemeye çalışırken patlayıp milyonlarca parçaya ayrılacağım. her yer rengarenk inci taneleriyle dolacak ve insanlar paintball oynamış gibi rengarenk lekelenecekler.

tüm bu karmaşanın içinde, spesifik olarak, evren'in beni kemiklerimi kıracak, tenimi sıvılaştıracak kadar sıkı kucaklamasını ve "şşş... geçti, yokmuş yokmuş yokmuş..." demesini istiyorum.


ağlarım ama ben.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

duruyorum ben öyle...

iletişim açlığımı şu mikindirik blogla ve içsel diyaloglarımla doyuruyorum. yazık... bugün kendime neden diye sordum. daha doğrusu, hali hazırda takip ettiğim bloggerların takip ettikleri bloglara göz gezdiriyordum (zincirleme blog tamlaması). işte o zaman "neden hikaye yazıyorum ki ben" diye sordum kendime. devamı da aynı şekilde geldi. yaptığım resimler, kısa sürede yeniden sıkıldığım italyanca, okuduğum pek çok kitap... sıkıntıdan. zaman doldurmak için. ondan sonra da bir insanın hayatını sıkıntı üzerine kurması çok tuhaf geldi. tuhaftan ziyade "buruk". çünkü bunlardan hiç de keyif almadığımı gördüm.

bütün o içsel konuşmalar içinde depresyondan nasıl çıktığımı hatırlamaya çalıştım. bulamadım. nasıl oldu da intihar eğilimli biri olmaktan vazgeçmiş, yeniden gözüme kalem çeker olmuş, ifadesiz bir yüzle tavanı izlemektense iletişim kurmaya başlamıştım hatırlayamadım.

biri balerin gibi yürüdüğümü söyledi. biri kuğu gibi olmuşsun dedi. biri yaz güzeli olmuşsun diye iltifat etti. birkaç gündür iltifatın bini bir para. her seferinde kafamda birikiyor bunlar, birini duyduğumda diğeri aklıma geliyor, hepsi bir hikayenin farklı yerlerine oturuyorlar. yazmıyorum. kim bilir, belki de bu soruyu sorduktan sonra hiç hikaye yazmam. çünkü anlatacak bir şeyim yok, hepsi sadece sıkıntıdan. kimseye verecek bir şeyim yok ki benim. nasıl bir boşluk...

böyle duygusallıklara, fakir edebiyatına falan kayıyor yazı ama öyle değil aslında. bu aralar depresif değilim. ara sıra gelen sıkıntı da değil bu, yalnız basit bir sorunun sonucu. bu yüzden buruk kelimesini çok yakıştırdım.

son zamanlarıma bakıyorum da, keyif alarak yaptığım her şey aslı veya evren'i içeriyor. ne var ki bu aralar evren'le aramıza iş girdi. (iş dediğim konu "biri adsl". gayet de aramıza biri girdi diyebilirdim yani. bol bol entrika, iş üçgeni, ihtiras ve sırlar. bundan bile hikaye çıkarmak hiç zor değil. aslında iş, bir hikayenin temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir konu. şirketteki şişkin egolar ihtirasla çatıştırılmaktadır. misal, hakan ve furkan mütemadiyen birbirinin kuyusunu kazan, entrikadan katakulliye koşan iki karakterdir. hakan'ın istediği bir proje şans veya yalakalık eseri furkan'a verilir. müşterinin şartları arasında da gizlilik bulunmaktadır elbette. furkan'ın bir anlık dikkatsizliği sonucunda hakan projenin iç yüzünü öğrenir. biraz gerizekalı bir eleman olduğu için başka şirkete satmak yerine sevgilisine söyler. sevgilisi de bir elinde çekirdek, diğerinde kahveyle gezen dedikoducu karının tekidir. ertesi gün istanbul'un yarısı projeden haberdardır. müşteri projeyi iptal eder, şirket geleceğini büyük ölçüde bu projeye bağladığı için iflas eder falan filan. şimdiye kadar yazdığım hikayeleri severek okuyan vardıysa da iki dakikada kurguladığımı öğrenince "kıçımı silmem ben bununla" der herhalde.) aslı da hem dünyanın diğer ucunda yaşıyor hem de bu aralar onu sevgilisiyle başbaşa bırakmak istiyorum. (evet aslı, anladım ki benden sana hayır yok. daha geçen gün evlen benlen demiş olabilirim, hala da hayatımın kadınısın fakat sorun sende değil, bende. bir arkadaştan fazlasını hakediyorsun sen, buldun da, daha hiç itiraz istemem şekerim. olmaz diyorsam olmaz, git sevgilinle mutlu bir hayat geçir. ben... ben bir süre yalnız kalacağım, uzaklara bakacağım ve tüm karizmamla içtiğim sigaranın izmaritini bir sonraki dalgaya savuracağım. "ne karizmatiğim kardeşim" diye düşünürken duman avcıları gelecek, "ya n'oluyosunuz lan" demeye fırsat kalmadan bana ceza kesecekler. sonra sinirlenip dalacağım bunlara ben. ama sayıca benden üstün oldukları için ve hatta artık kanun tarafından da desteklerinden kelli üzerime çullanacaklar, belime belime indirecekler odunu. burnumdan akan bir damla kan morarmış dudağımı yalayacak, kırık dişlerimin arasından güçsüzce ama öfkeyle sesleneceğim... "gerin uran aajına şıştııvın fişleri!" aman neyse. sevgilinle mutluluklar diliyordum.) bak işte, yine aslı ve evren... iyi ki varsınız siz, çok seviyorum.

saat daha dokuz bile değil. resim yapayım en iyisi.

26 Temmuz 2009 Pazar

abnormals.org'a yazdım.

Your abnormality can't be photographed. It can't be written. It will be useless if you tried to paint it. It's not after you cried. It's not while you're laughing. It would be out of time and space and for some time maybe nobody will recognise it.

You were punching the walls and it didn't mean a thing. You were drinking until you're deadly drunk and it wouldn't make you sleep. You were smoking your lungs out but all you know is it's just normal. Perfectly normal that it can't help you fit in.

It's so normal that you feel abnormal and it's so logical.

The day you waited for something to happen, reading your book but not really understanding the words, watching the television but not really seeing a thing, listening to music but not really receiving the sound, third world war broke out. There were bombings all around, people screamed in pain and loss, war photographers shot the most gory details but you didn't realise.

The day you waited for a knock on the door, some girl was knocked off just outside your apartment. But it was not the special something you waited for, so you were indifferent.

The day you were so sad that you didn't even realise you were crying, somebody pressed a button and a part of the world gone down. Zombies emerged out of concrete walls, Pluto committed suicide because it was no longer a planet, the Pope faced death and declared religion was nonsense. The day you watched the walls all day, they showed a fictional movie that ended in a real massacre . The day you thought only sky was the limit to your creativity, the saucers visited Earth for a mad tea party. The day you felt alone,all the world's communists and capitalists copulated for a new ideal. But you weren't there. It was the day you thought you'd quit creating anything because all you saw was inadequate beauty and mediocrity.

The day you felt you didn't fit in was just a normal day for everyone else in the world.

One hell of a game

"If everyone's ready we can start the session" said Dollface. His porcellain skin made a clear contrast with his coal black watery eyes. He blinked once, took a look at all the expectant faces surrounding the table.

"I have a question."

A voice came behind the rags. Pavy Patty was still hiding under dirty clothes and old newspaper though she was far from the dangers and cold of the streets.

"Is it possible if I join the session from here? I'm not really used to sitting on a table, you know. I don't think I can concentrate up there."

The Lady answered sharply, "Nonsense! How on earth do you think we can join hands when you're down there? Get your ass up here punk!"

Nobody knew the real name of the Lady. Nobody dared asking. With her 18th century clothes (moth eaten rags actually but anyway) and exuberant gestures she earned her name. She always held a wine glass in her gentle hands but no one ever seen her drinking a drop. Her eccentricity came by nature and that was the very reason she was one of the outcasts.

A deep, smoky and bored voice filled the room. "Let's start" said Conan the Bohemian. He had a king's voice, a gypsy's outfit and a bard's talent, which made him a dangerously charming man. "Come on Patty. And don't make me say it twice."

Reluctantly Pavy Patty found her way out of the dirt, moaning and silently cursing the weird crowd. Carrying bits and pieces of paper to the table for safety, she was still asking why she had to obey the rules.

"Join your hands already! Do I have to tell you everything?" snapped Conan. Actually he had to tell them everything because if he hadn't, he wouldn't like the situation. He liked to take the lead at all costs. Free will was out of the question even when it meant he would change the better to worse.

"Will we do it in Latin or plain English?" the Lady asked.

"What if I said in French?" responded Conan. "You couldn't have pronounced the words accordingly and God knows we would have whose spirit on the table. Since you are the only Latin speaker in the room and since I won't repeat after you, it will be in English as always. Now join hands and repeat after me: Hey there the unholy spirit of Alice of Clubs!"

"Wait wait wait! You are summoning a spirit! Shouldn't you be more polite and like... mysterious?"

"No Dollface! I'm a bohemian, see? I can speak anyway I want. It just makes me more bohemian. Now if you're all clear about the course, let's proceed. I don't want any more interruptions."

"Before we proceed," said The Lady, "I don't want to hold Patty's hand. She stains my glass."

"For God's sake Lady! You can't hold your glass during the summoning. How many times do I have to tell you?"

"But I can't concentrate without my glass!"

"And I can't concentrate on the table!"

Dollface made a cracking noise.
"Guys, my face won't hold for long and I'll need to apply my moisturizer porcellain polish soon. I don't want to leave the table but we've already lost pretty much time."

"O.K, O.K! Ready or not, Alice of Clubs, we summon you to be our croupier in this game of poker. If you don't have anything better to do tonight I mean. Though I think you're pretty bored up there in heaven or hell, whereever you are. So let's come here baby and make my day! Hallelujah!"

The poorly lit room filled with light and smoke all of a sudden. The Lady either screamed or giggled, nobody noticed. Pavy Patty hid her head under her rags in fear. Dollface pulled out an umbrella out of nowhere to protect his fragile face. Conan did nothing, he didn't even recognise the light since he was behind a heavy wall of cigar smoke.

A beautiful woman emerged from the smoke and light with her tight black dress and top hat. Her dress was so short that she seemed to be all legs and no torso at first glance.

"I truly, deeply hate you guys" she said with an angelic voice, "The moment I get used to being dead you summon me and it starts all over again. Do you know how hard it is to be dead? Boring as hell you would say but believe me, even hell is more boring than you would imagine."

"Alice! I missed you baby!" said Conan, helped her off the table gently and gave her a long, passionate kiss. The moment he realized he was kissing a dead woman he got sick all over the room. Alice slapped him several times but thinking of her boredom on the other side, she didn't leave.

The cards were spread, the bets were placed (which were mostly trinkets) and one hell of a game started.

23 Temmuz 2009 Perşembe

bir düğünün ardından

aylar sonra ilk kez işe akşamdan kalma geldim. uyudum hemen. uyanınca da bir sabah neşesi falan. şimdi zımbayla fındık kırıp yiyorum.

insanlara ve ortama katlanamadığım için sarhoş olmayı hiç de özlememişim. böyle durumlarda şarap üzücü oluyor. ne çok evlilik muhabbeti döndü dün. düğün öncesi, sırası ve sonrası hep aynı şeyler konuşuldu. evlenen çift mutlu ve çok güzeldi ama aynı masada oturduğum çiftler şüpheli, endişeli ve her an yan çizecek gibiydi. birbirinizi sevin diyorum sürekli insanlara, hiçbir şey aslında bu kadar karmaşık değil diyorum, all you need is love diye şarkı söylemek istiyorum. hayat birçok şey için ziyadesiyle uzun ama endişeyle geçirmek için değil. yaşa işte, nedir yani? sürekli güvende olunca yaşayamıyorsun ki. yanlış da olsa, bir adım atmadıktan sonra hayatta kalmak bir şey kazandırmıyor.

galiba "onu seviyor musun?" sorusuna "seviyorum ama..." diye cevap verildiğinde olmuyor bu iş. iki insanın birbirini kayıtsız şartsız sevebilmesi mucize gibi bir şey. gerçekleştiği zaman öyle bir mutluluk çıkıyor ki ortaya, herkesin bunu hissedebilmesini istiyorsun. gerçekleştiremeyip de ilişkiyi sürdürenler veya mucizeleri şüpheyle gölgelenmiş olanlar üzüyor. işin içine iki şişeye yakın şarap ve düğün ortamının sıkıntısı da eklenince...

hepsi bünyedeki hüzün eğiliminden kaynaklanıyor aslında. yoksa bana ne elalemin ilişkisinden veya evlilik endişelerinden. diğer yandan, bunları gördükçe tahtaya vurup "ne şahaneyiz biz" demekten kendimi alamıyorum.

21 Temmuz 2009 Salı

yazmak için yazmak

yine müzeyyen günlerimde olduğumdan kelli yazasım gelmiş. birkaç not yeter de artar bile.

- normalde bileğe takılması gereken bir şeyi kolumun üst kısmına taktım. birazdan şırıngayı hazırlayacakmışım gibi görünüyor. ne var ki benim aklımda conan falan var. bu vesileyle conan the bohemian diye bir karakter yaratmak istedim.

- graveyard book'u okumaya başladım. hikaye yazarken olay yerine biraz karakter odaklı olsam, görünümünü anlatırken kişiliği ortaya koysam diyorum. hiç denememiştim galiba karakter üzerine yazmayı.

- kardeş askerlik öncesi bir de tatil patlattı. gonzales ve bambuyu da bana emanet etti. bambuyla henüz iletişime geçmedim ama gonzalesi odama aldım. denyo, salak, kemircan, huhuuuu gibi kelimelerle çağırıyorum kendisini. neden çağırıyorsam... o da sürekli çekirdek yiyor. bir anda dile gelip dedikodu yapmaya başlayacak gibi bir hali var.

- bloglar arası seyahatlerim sırasında bir alice daha buldum, bir de üstüne adaş çıktık. bazen dünya küçük diyorum. ne var ki iş ve ev arası yolculuklarda hiç de öyle gelmiyor. muhakkak daha zor şeyler var ama güç gerektiren durumlar sıralamasında kıç kaldırmak üst sıralara oynar.

- dün bir toplantı yaptık. işi de beğendirdik. dallamanın teki toplantı süresince ingilizce - türkçe karması bir dil kullandı. adama kafa atmak ya da en azından laf sokmak istedim ama yemedi. iyi ki de yemedi aslında.

- ilİŞki diye bir kavram kesinlikle var. bundan memnun muyum, değil miyim, henüz çözemedim. hiç hoşlanmıyorum özledimli seviyorumlu şeyler yazmaktan fakat sevdicek kafamı çok meşgul ediyor. "bir uğraş bul, kafanı dağıt" denilecek bir durum da yok. uğraşlarım var. sadece beyin kıvrımlarımın arasından çıkıp el sallıyor, öpücük gönderiyor ve ben "neden şu anda bu adamın yanında değilim" diyerek dağılıyorum. mutsuz değilim. ama mutlu olmak için ihtiyaç duyduğum bazı şeyler var. ihtiyaç kavramından nefret ediyorum.

- nefret etmek gibi güçlü bir tanım kullanmayı hiç beklemiyordum. üstüme iyilik sağlık. mualla olduğumda duygusal davranıyorum artık.

- mualla, müzeyyen... özel günlerden daha sempatiksiniz en azından.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

lale

şu hikayede anlattığım anneannem artık yok. son zamanlarında öyle kayıptı ki, öldüğüne üzülemedim. başka bir sürü şeye üzüldüm ama buna değil. yıllardır ölmeyi isterdi. bir de evlendiğimi görmeyi. bu olmadı ama hastalıklarından da, mutsuzluklarından da, özlemlerinden de arındı.

yarın kenan lale'sine kavuşacak. yine yanyana yatacaklar.

bu hikaye de geride kalanların gözyaşları, güzel anılar ve çok uzatmadan ulaşılan bir kurtuluşla bitti.

10 Temmuz 2009 Cuma

yazacaksam...

nasıl yazmak istiyorum biliyor musunuz efendiler?

büyülü şeyler yazmak istiyorum. hani bazı kitapların içinde kendinizi bulmazsınız, onlar sizin içinize işler ya. öyle olsun istiyorum işte. üçüncü gözü açmak olabilir, duvara ilk balyoz darbesini indirmek olabilir; okura dokunan ve onu değiştiren bir şeyler yazmak istiyorum.

özlediğinin farkında bile olmadığın bir şeyi orada görmeni istiyorum ey okur; gör ki uyan, gör ki kendini tüm olasılıklara cesurca aç. korkularını bale adımlarıyla ezip geçmek istiyorum. sana mutluluğu ya da mutsuzluğu değil, görmekten hep çekindiğin ışığı sunmak istiyorum. aşık olmaktan korkuyorsan "koyver gitsin" demeni, başkalarıyla bir derdin varsa "sen mi büyüksün, ben mi ulan" diye haykırmanı istiyorum. boşluğu doldurmak istiyorum ben.

öyle yazabilirsem çekinmeden let the sunshine in.

9 Temmuz 2009 Perşembe

remember remember... the day we fly all

benliği öldürmeyi, tutkulardan ve sahip olunan her şeyden arınmayı öğütleyen tüm öğretiler, felsefeler ve insanlar! inanın bana, yanılıyorsunuz!

bugün özel bir gün. umarım hissediyorsunuzdur. belki diğer günlerden farklı değil, belki bazılarının yine yataktan sürünerek çıktıkları, gözlerini açar açmaz sıkıntı hissettikleri bir gün. bugüne "lanet olsun" diyerek başlayanlar; sizin de bunu hissetmenizi istiyorum. bugün heyecanı ve mutluluğu paylaşmak istiyorum. dört kişi arasında bu hızla yayıldıysa size de ulaşması hiç zor değil.

evren, inci, aslı ve murat bugünün kutsanmış insanları. bugün dünyanın en güzel yağmuru bizim üzerimize yağdı, temizlendik ve güneşe karşı birlikte gülümsedik. bugün birbirimizi hiç görmedik. ama gerek yoktu zaten. bugün kalplerimizin çarpıntısı, ellerimizin terlemesi, yanaklarımıza ağrılar sokan, engellenemeyen gülümsemelerimiz ile birlikteyiz biz.

bugün isimleri kullanmaktan çekinmedim. nazara en açık yazım bu belki ama korkmuyorum. bugün sizin de mutlu olmanızı istiyorum. herkes için iyi dileklerim var. bu kadar güzel düşünebildiğim bir güne kimsenin zarar vermek isteyebileceğini düşünmüyorum. bugün dünyaya ve hayata gözlerim parlayarak bakıyorum.

bugün her şeyin yoluna girdiği, sihirli değneğin herkese dokunduğu bir gün. kırpılmış kanatlarınız yeniden çıkıyor. kırılmış hayallerinizi bugün çöpe atın ve arkalarından ağlamayın. bugün yeni hayaller kurma, yeni umutlar yaratma günü.

30 Haziran 2009 Salı

realistic

i'm having a nervous breakdown.
i'm NOT having a nervous breakdown.

everybody's talking, shouting and it's getting louder and louder and more annoying each time.
i don't need to LET them effect me, do i?

the tears are right behind my eyeballs, trying to get out.
there's just a brain behind my eyes. and THAT'S ALL.

but it screams for help.
no. my brain doesn't scream. and it NEVER asks for help.

i am just a cold, arrogant bitch.
I AM.

just a little depressed maybe?
there's no depression.

and i am fine now.

23 Haziran 2009 Salı

ideal

"Tam bir İstanbul hanımefendisi" diye düşündü Şöbiyet. Oturuşu, kalkışı, kahve fincanını tutarken nazikçe kalkan serçe parmağı, konuşması... Görünüşe bakılırsa Baklagül tam da evlenilecek kadındı.

"Sizi tekrar görebilecek miyim?" diye sordu. Baklagül hafifçe kızardı, uzun kirpiklerinin gölgelediği gözlerini indirerek, incecik sesiyle cevap verdi; "Çok isterim. Fakat buna bir isim koymamız gerek. Sonra ne derler?"

Şöbiyet uzaklara baktı. Çok eskilerden tanıdığı bir ses, yine hayatın önemli derslerinden birini kulağına fısıldıyordu. "Kadının iyisi sokakta hanımefendi, mutfakta aşçı, yatakta orospu olmalı."

"Ah be Kamil Abi," diye düşündü Şöbiyet; "Şimdi kadayıfa döndün, ağzında diş kalmadı ama gençliğinde neler neler öğrettin bana. Bir tek şu aşçı meselesini öğretemedin be abim. Kadın milleti sokakta ve yatakta çeşitli sıfatlarla anılırken neden mutfağa girince meslek sahibi oluyor, bir bunu anlatamadın. Bir de keşke Cine5'in şifresinin nasıl kırıldığını öğretseydin zamanında. Ama sen de haklısın be abi, nereden bileceksin? Hem zaten artık..."

Baklagül kibarca öksürdü ve Şöbiyet'i düşüncelerinden uzaklaştırdı. "Kalkalım mı artık? Geç oldu."

---

Ne güzel kızdı şu Baklagül. Hanımefendiliğine diyecek yoktu doğrusu. Her hareketinden incelik akıyordu. Annesi bir kaşığa kırk mantı sığdırabildiğini de söylemişti. Bütün mahalle Baklagül'ün tarifine göre baklava yapıyordu. Daha ne olsundu? Dahasını Şöbiyet de çok merak ediyordu. Konuyu annesine yeniden açtı. Baklagül'ü düşündükçe kabaran merakı yüzünden daha fazla bekleyemeyecekti.

---

Şöbiyet annesinin itirazlarına aldırmadı. Babası "Dur bakalım hele" dediyse de beklemedi. Baklagül'le evlenecekti, başka yolu yoktu. Hazırlıklar tamamlandı, bir hafta içinde söz, nişan, düğün yapıldı. Kamil Abi düğüne tekerlekli sandalyesiyle katıldı. Artık konuşamıyordu ama düğün boyunca Baklagül'e bakıp kafasını iki yana sallayıp durdu. Şöbiyet bunu parkinsona bağladı. Ne var ki yanılıyordu. Kamil Abi tüm bilgeliğiyle, Şöbiyet'i uyarmaya çalışıyordu.

---

Beklenen an sonunda gelmişti. Davul zurna çalınmış, yüzlerce 1$ yerlere saçılmış, takılar takılmış, göbekler atılmış ve düğün tamamlanmıştı. Kadınlar Şöbiyet'in anlamadığı gelenekleri yerine getirmiş, Baklagül'ü odasına yerleştirmişlerdi. Arkadaşları sırtına hayvan gibi yumruklar attıktan sonra Şöbiyet de hazırdı. Odanın kapısına gelince derin bir nefes aldı, "Vay be! Artık evli bir adamım," diye düşündü; "üstelik galiba kusursuz bir kadınla."

Baklagül yatağa uzanmıştı. Son derece müstehcen bir pozisyon, kırmızı kombinezon, kırmızı örtüler, kırmızı ışıklar... Kalp krizi geçirmek için uygun bir ortam. Şöbiyet'in nabzı hızlandı. Titremesini zar zor kontrol edebildiği elini Baklagül'e uzattı.

"Yalnız ücreti peşin alıyorum kocacım."

Yanlış mı duymuştu? Baklagül'ün ağzında cak cak çiğnediği sakız kafasını mı karıştırmıştı? Kulakları ona bir oyun mu oynuyordu? Nasıldı yani? Baklagül o kadar ideal bir kadındı ki, yatakta hakikaten orospuya mı dönüşmüştü?!

Şöbiyet ne söyleyeceğini bilemedi, ağzında birkaç kelime geveledikten sonra hızla oturma odasına gitti. Koltuğa külçe gibi yığıldı. "Herhalde heyecandandır" diye düşündü. "Bu geceyi atlatalım, yarın sağlam kafayla konuşuruz. Bu böyle olmaz. Yok, vallahi olmaz. Hatta şimdi gidip sakinleştirsem iyi olacak."

Koltuktan kalkarken mutfağın ışığı yandı. Baklagül mutfağa girmişti, "Susadı herhalde heyecandan, canım benim" diye düşündü Şöbiyet. Baklagül'ü korkutmamak için, dikkatli adımlarla mutfak kapısına geldi. Kapıda durdu ve "Oha" dedi.

Baklagül gecenin bu saatinde bir yandan patates doğruyor, diğer yandan kremalı sosu karıştırıyordu. Üzerinde beyaz bir mutfak önlüğü vardı, saçlarını sıkıca toplamıştı. Az önceki şuh kadından eser kalmamıştı. Şöbiyet o kadar şaşkındı ki, içinden küfür bile edemiyordu. Şu anda sanki dünya dışı bir varlıkmış gibi gördüğü maydonoza bakakaldı. Elini uzatmasıyla tahta kaşığın "çotank" diye elinin üzerine inmesi bir oldu. Anlaşılan Baklagül malzemelerini kimseye kullandırmayan bir aşçıydı. Ayrıca Allah belasını versindi.

Şöbiyet "konuşmamız lazım" diyerek mutfaktan çıktı. Baklagül mutfak robotu sesleri çıkararak onu izledi.

---

Evet, Kamil Abi'nin tanımına göre Baklagül ideal kadındı. Hatta bundan da fazlasıydı. Mesela koridorda manken gibi yürüyor, sokak kapısının önünden geçerken selam veriyor (bazen selamını "Ekmek lazım mı beyim?" sorusuyla destekliyor), bilgisayar başında ise tüm ciddiyetini takınıp direktif vermeye başlıyordu. Kendini rakı sofrasına meze edip boylu boyunca masaya uzandığı ve ara sıra kendini kavun sanıp kesmeye kalktığı için Şöbiyet evde rakı içmekten vazgeçmişti. Onunla hiç banyoya girmemişti. Görebileceklerinden korkuyordu.

Bir keresinde Şöbiyet televizyon izlerken Baklagül'ün bacağını tuttu. Bir tepki alamayınca hafifçe okşamaya başladı. Baklagül kalkıp kanalı değiştirdi, yerine oturdu. Şöbiyet bir şey anlamamıştı. Biraz bekledi ve kolunu Baklagül'ün omzuna attı. Bu hareket de televizyonun sesinin açılmasıyla sonuçlandı. "Komşular duymasın diye yapıyor" dedi Şöbiyet içinden, iyice yaklaşıp öpmeye başladı. Baklagül donup kaldı. En ufak bir tepki vermiyor, gözlerini bile kırpmıyordu. Şöbiyet neyi yanlış yaptığını fark etmişti. Oturma odasında televizyon kumandası olan bir kadınla koltukta sevişmeye kalkarsa, kısa devre yapması normaldi.

Yeniden çalışması için kafasına birkaç kez vurdu, işe yaramayınca eline iki tane yeni pil tutuşturdu. Baklagül kalkıp kanalı değiştirdi.

---

Evleneli bir hafta olmamıştı ama Şöbiyet ideal kadın arayışının dünyanın en saçma uğraşı olduğuna karar vermişti bile. Boşanmak istediğini söylese herkes kıçıyla gülerdi. Balkonda oturdu, bir sigara yaktı. Omuzları çökmüş, düşünceli düşünceli otururken omzunda bir el hissetti. Gelen Baklagül'dü. "Bu ne hal lan? Karadeniz’de gemilerin mi battı yarraaam?!" dedi. O an Şöbiyet sadece erkek arkadaşlarının seviyesiz muhabbetinden değil, dünya üzerindeki tüm küfürlerden tiksindi. Ama yapacak bir şey yoktu. Balkonda arkadaşa dönüşen Baklagül Şöbiyet'in derdini dinlemeden gitmeyecekti.

Şöbiyet olan biteni anlattı. "Harika bir kadın, kesinlikle çok seviyorum, daha iyisi olamaz. Ama olmuyor be kanka, olmuyor anasını satim!"

Baklagül bilge arkadaş tavrıyla "Anladım seni kanka," dedi; "erkek dediğin kusursuz kadın istemez. Kendisi kusursuz değilken karşısında ilahe görünce ne yapacağını şaşırır, ellerini nereye koyacağını bilemez. Zaten kadın dediğin de kusursuz olamaz, bünyesi kaldırmaz. Bir yerde balataları yakar işte. Mühim olan uyum. Bize asıl gereken o işte. Ne bir eksik, ne bir fazla. Beyin kıvrımlarınız birbirine oturacak ki mutlu olasınız. Böyle, uçurtma gibi. Rüzgar nasıl eserse ona göre, hafif. Ama bir yandan da ipini koparıp gitmeyecek, eşine bağlı olacak. Böyle işte."

Şöbiyet ana fikri anlamıştı. Hatta daha fazlasını da. O gece yatağına gitti, Baklagül'e biraz para verdi. Evlendiklerinden beri ilk kez seviştiler. Ertesi gün Şöbiyet pikniğe gitmeyi önerdi kahvaltıda. Baklagül mutfağa girdi, mükellef bir piknik sepeti hazırladı. Arabada sürekli şarkı söyledi. Bijon anahtarı rolüne soyunmadığı için şükretti Şöbiyet. Ama zaten birazdan evlilikle ilgili tüm dertleri bitecekti.

Yemeklerini yedikten sonra Şöbiyet uçurtma uçurmak istediğini söyledi. Baklagül hazırdı, uzun bir çamaşır ipini beline bağlamıştı bile. Şöbiyet ipin ucunu tuttu, birlikte koşmaya başladılar. Tepenin sonuna geldiklerinde Baklagül iyice yükseğe zıpladı. Uçtu, uçtu, bir süre havada kaldı. Ve uçan her şey gibi yere indi. Mevcut duruma daha uygun bir tanım gerekirse, çakıldı.

Şöbiyet merhum eşinin ardından baktı. Belki de dünyanın tek kusursuz kadınını kaybettiğini düşündü. Üzülmedi. Kendini her yeri doldurmaya adamış bu kadın, ardında nasıl olduysa hiç boşluk bırakmamıştı.

11 Haziran 2009 Perşembe

Gerrrrrgin

İnsanlar gergin. Ben kalem çevirip plastik bardak katlediyorum. Pek bir şey yok. Buna rağmen dikkatsiz ve biraz düşüncesizim. Vücudumun “banne grip olcam ben” dediği ve tüm irademle karşı koyduğum zamanlar gibi biraz. Grip olmuyorum, sadece sıkıldım. Gerginlikten yükselen sesleri duyunca milletin ağzına ayağımı sokmak istiyorum, çorabımla birlikte. Sonucun daha iyi olmayacağını, hatta gayet de kötüye gideceğini bilmeleri için yapmak istiyorum bunu. Dikkatsizliğim ve düşüncesizliğim sanırım biraz da bununla ilgili. Elbette salakça bir savunma mekanizması, durumu kötüleştiriyor.

Bir yandan da ıvır zıvır blogları okuyorum. Bazıları hakikaten gayet hoş yazılmış, okunası. Mesela az önce bir tanesi hislerime tercüman oldu. Al işte:
kötü bi draft yazdım çünkü. bilerek kötü yazdım çünkü müdürlük olarak drafta inanmıyoruz, kırmızı kaleme ve “bunu okuyucunun yorumuna bırakalım”lara inanıyoruz.


Son günlerde daha çok selamlaşma, daha çok havadan sudan konuşma ve daha çok “karşılaştıkça gülümseşme” durumu söz konusu. Bunu konu etmeye dilim varmıyor aslında. Ama bak işte, varıyormuş, söyledim bile. Ama asıl söylemek istediğim bu durumlardan memnun olmadığımdı. Asosyalim bu aralar içten içe. Gülümserken yine yüzüm çatlıyor. Ama nasıl sakin, nasıl sevimli... Sırf sigara içerken konuşmamak için çimenlere uzanıp gözlerimi kapatıyorum. Oysa o çimenler bokumu yesin benim, sevmiyorum üç metrekarelik kurumaya yüz tutmuş çimen müsveddelerini. Millet “buna da şükür” der, o çimenlerde piknik yapar. Ben demiyorum öyle. Ofis koltuğunu tünek olarak kullanıyorum, ayakkabılarımla basıyorum üstüne üstüne. Hem de tuvalete girdim ben o ayakkabılarla, n’aabeeer...

Ben galiba bu güzel havalarda mahvoluyorum. Fayda’dan ayrılma düşünceleri de böyle havalarda oluşmuştu. Beni gidi güzel hava quitter’ı.

Dün şaka gibi bir blog gönderdi sevgili. Aşkla ve geri zekalılıkla yoğrulmuş iki gencin TDK ajanlarını intihara sürükleyecek öyküsü. O kadar romantik komedi tadında ve tahmin edilebilir ilerliyor ki hikaye, bir çift ne kadar salak olursa olsun bu şekilde yaşayamaz, yaşasa da bunları yazamaz diye düşünerek fake olduğuna karar verdim. (Ara bölge: İnsanların “bacım” diye hitap etmesinden hep beraber tiksinebilir miyiz lütfen? Bu görüşümü paylaşmanız ve hayatınızdan bacım kelimesini çıkarmanız benim için önemli sayın okur. Evet, haklısınız, bildiğiniz şımarıklık bu. Ama dünyayı bir nebze güzelleştirecek bu durum, ciddiyim.) Bunun bir nedeni de yazarlardan birinin (her ne kadar bir kişinin yazdığını düşünsem de) diğerinden bahsederken aşırı miktarda ve ardı ardına (Keşke bunu da “ardarda” diye kabul etsek. TDK sesimi duy!) “böcüşüm, hayatımın anlamı, ilk ve son aşkım, minnoşum” ve benzeri tanımlamalar kullanmasıydı. Sadece ben böyle dangalak tanımlamalardan hoşlanmıyorum diye değil, ciddi bir insan yazmaz öyle diye düşünüyorum. Doğuştan yavşak olsa bile yazmaz. Bir de zaten nasıl bir insan sevgilisine böcek der ki? Ne kadar şirinleştirmeye çalışsan da böcek işte. Tamam, fazla takıldım buna, kesiyorum.

Ben çok sıkıldım buradaki insanlardan. İlk zamanlarda hoş, daha sonra da en azından kabul edilebilir gelen huyları batıyor. İster istemez iletişimi minimuma indirdim. Özellikle iletişim kurmak istedikleri zaman son derece makul, kalan zamanlarda sessiz, sakin. Ortamdan da sıkıldım zaten. Çıksam şimdi. Geri dönmesem belki. Sevgili kokusu istiyorum.