4 Mart 2012 Pazar

Çay


Bazen bir göz hareketi yeterdi. Devrilen, odayı dolaşan, dikkatimi çekmek için dik dik bakan gözler. Bazen de bir sigara içmek için ya da sadece bunaldığımdan kaçardım. Çok geçmeden, duymazlıktan gelinemeyecek bir sesle çağırırdı beni.

"Bernaaaa! Bir bakar mısın annem?"

Berna bakana kadar kimse kalkıp çayını tazelemez, tezeleyemez. Annem çay boşaltmak için değil, beni aramak için yerinden kalkardı. Madem bütün evi dolaşacak kadar ayrılabiliyorsun misafirlerinin yanından, bir çay da koyamaz mısın diye düşünürdüm. Sinirlenirdim. Misafirlerin çabucak gitmesi için vücut dilimin el verdiği her şeyi yapardım. Onlar da sadece bana zahmet verdiklerini söyler, ardından boşalmış çay bardaklarını uzatırlardı.

Çok uzun süredir çay içmiyorum. Kahve daha pratik. Su kettle'da kaynıyor, hazır kahveyle birlikte büyük bir fincana boşaltılıyor, en az yarım saat dayanıyor. Bir bardak biter bitmez yenisini getirmek zorunda kalmıyorsun. Türk kahvesi daha bile iyi. Sadece bir tane içiliyor. Misafirlikse bu da misafirlik. Nezaketse bu da nezaket. En azından sohbet etmeye daha fazla zaman bırakıyor. Çaydan, özellikle Ajda bardaklarla içilen çaydan nefret ediyorum.

Benim nefret etmem bir işe yaramaz tabii. Şimdiye kadar kendimi daha çaresiz hissetmem dışında bir etkisinin olduğunu görmedim. Ne kadar tiksinirsem tiksineyim, çıkan ses aynı.

"Bernaaaa! Bir bakar mısın annem?"

Berna kek yapar. Börek sarar. Fırın ayarlarını bilir. Tabak hazırlamayı becerir. Pratiktir. Türk kahvesinin yanında lokum ikram etmek gibi küçük hoşlukları akıl eder. Tabakları statüye göre dağıtır. Önce yaşlılar ve erkekler. Tabaklardan önce zigonları ve peçeteleri dağıtmayı ihmal etmez, elinde çaylarla dikilip yardım beklemez. Çayı tepsiyle çıkarır. Boş bardakları tepsiyle toplamaya üşenir ama maşallah arı gibidir. Bir bardak boşalınca hemen dolusuyla çıkagelir. Misafir gidince etrafı toparlar, Allah’tan bulaşık makinesi var. Bizim zamanımızda makine falan ne gezer? Misafir gidene kadar hizmet et, sonra su kaynatıp saatlerce bulaşık yıka, gece yarılarına kadar ev temizle... Hey gidi günler. Haydi annesinin bir tanesi, çikolata tut misafirlere. Çayı demle. Meyveler en son.

"Bernaaaa! Çatal düştü, şurayı bir alır mısın annem?"

Evin kızı büyüğü ya da küçüğü olan bir kavram değil. Evin küçük oğlu gibi değil mesela. Onlar hep prens olurlar, bir selam verdikten sonra misafirin yanında durmaları bile gerekmez ya. Kızlar öyle değil. Daha küçük yaşlarda misafir ordusuna karşı destek kuvvet olarak yetiştiriliyor evin kızları. Bazıları hayatlarını hamarat olarak geçirmeye meyilli oluyor üstelik. Mesela küçük kardeşim Selma. Daha 10 yaşındaydı, misafir geleceğini duyunca "ben bir kek çırpayım" diye mutfağa dalardı. Benim canıma minnet. Kek yapsın, çay yapsın, tatlı tatlı gülümsesin, yeteneklerini sergilesin. Maşallah, annemin iki kızı da birbirinden marifetli, Allah nazarlardan saklasın. Hem zaten kızı olanın sırtı yere gelmezmiş, annemin iki kere gelmeyecek.

Ama büyük kız olunca herkesin beni görmesi gerekiyor. Benim marifetlerimi öğrensinler, önce beni beğensinler, kısmet sırayla gelsin. Selma da çalışsın tabii, ablasına yardım etsin. Ne var ki, istediği kadar pervane olsun, kulağıma dolan ses aynı.

"Bernaaaa! Bir bakar mısın annem?"

Galiba Selma bu yüzden bu kadar hamarat oldu. Tabii kimin umrunda? Ben evlenene kadar ikinci planda kalmaya mahkum kızcağız. Neyse ki sonunda o da oldu. Evlendim, çaylar Selma'ya kaldı. Öyle çok uzun bir süre değil. Bir yıl içinde o da evlendi, şimdi kendi misafirlerinin etrafında dört dönüyor. Hazırlıklarını bir gece önceden yapmaya başlar, yine de yetiştiremez. Üç kişilik misafire sekiz çeşit yemek hazırlamaya çalışırsa böyle olması normal. Bir de bir sofra hazırlar, sanırsın ziyafet verecek. Fırfırlı örtülerinden peçete halkalarına kadar her şey dört dörtlük. Supla diye bir şeyin olduğunu onda öğrendim.

Ben hiç öyle değilim. Zaten fazla arkadaşım da yok. Kızlar ayda yılda bir gelirler, 1-2 saatte kek – börek – kısır üçlemesini hallederim. İlk servisten sonra çayı biten kalkar kendi alır. Akşam yemeğinden sonra gelen olursa ya kahve ve ortaya kurabiye ya da birayla çerez. Benim ev sahipliğim bu kadar. Sonuçta beni görmeye, sohbet etmeye geliyorlar. Selma'nın çok daha fazla misafiri oluyor tabii. Hiçbirinin de Selma'nın hayatı hakkında en ufak bir bilgileri yok, varsa yoksa bilmem neli pastasının güzelliği, servisinin mükemmelliği. Hizmetçilik yapıyor sanki mübarek.

Annemin de gençken böyle olduğunu sanıyorum. Sonra ben doğup büyüdüm zaten. Misafir miktarı hiç azalmamakla birlikte, annemin hareket ihtiyacı büyük değişim gösterdi. Sana zahmet verdiklerin, ellerine sağlıkların ve maşallahların arasında beni bol bol övdü sağolsun. O övgülerin hakaret etkisi yarattığını hiç söyleyemedim.

"Kız evlat gibisi yok" diyorlar.
"On tane oğlun olacağına bir tane kızın olsun" diyorlar.
"Anneye hem arkadaş hem yardımcı" diyorlar.
"Bunun kaynanası yaşadı valla" diyorlar.

Gülümsemiyorum. Hiçbir şey demiyorum. Annem dik dik bakıyor. İçimden küfür ediyorum. Sizin kız anlayışınıza sıçayım diyorum. Kız evlatların ne kadar paha biçilmez olduğuna dair tiratlar devam ederken gözüm kararır gibi oluyor, ağzımı hafiften açıyorum. Annem neler söyleyeceğimi daha aklımdan geçerken anlıyor, ilk hece çıkmadan müdahale ediyor.

"Berna, şekeri getirir misin annem?"

Öyle nazik ve kırılgan ki. Küçük harflerle konuşuyor. Rica ediyor. Yorgun olduğunu, artık eskisi gibi her şeye koşamadığını söylüyor. Ne kadar sıkıldığımı, bütün bu geleneklerin beni ne kadar boğduğunu anlatmaya çalışıyorum. Misafir çağırma diyorum. İki kızın da yuvadan uçunca ne yapacaksın diyorum. Mutfak masasında simit yiyorsunuz, şuradaki çaydanlığa uzanamıyor musun diyorum. Hemen suratı asılıyor. Gözleri doluyor. İyice sessizleşiyor. Alakasız bir anda parlıyor, "Böyle surat yapacaksan yardım falan etme, kendi başıma yaparım, bir de evladımızdan hayır bekliyoruz" diye zincirleme sitem tamlamasına başlıyor. Yüzü öyle düşmüş, gözleri öyle hüzünlü ki. İçim parçalanıyor. Yine özür dileyen ve nezaketinden zerre ödün vermeden çay servisini yapan ben oluyorum.

Biz evlendikten sonra bir kadın tuttu. Anlaşamadı, başka bir tane tuttu. Kadın hırsız çıktı, başka bir tane tuttu. Kadın istediği gibi servis yapamadı, başka bir tane tuttu. Kadın aylak çıktı, başka bir tane tuttu. Kadının çocuğu oldu, başka bir tane tuttu. Yıllarca böyle devam etti. Yıllarca eve bir misafir geleceği zaman Selma ve ben de davet edildim. Evde çalışan bir kadın ve kendi eviymiş gibi fır dönen bir Selma olduğu halde annem geleneği bozmak istemedi.

"Berna, Canan teyzenin çayını tazeleyiver annem."

Şimdi kendi evime bakıyorum. Bu kadar kızıyorum ama her şey annemin içime nakış nakış işlediği gibi. Evime ilk kez gelip çekmeceleri, dolapları kontrol ettiğinde, peçeteleri masaya aynen onun gibi katlayıp yerleştirdiğimi gördüğünde gözlerinin nasıl parladığı dikkatimden kaçmadı. Hem ailem hem de arkadaşlarım tarafından ev kadınlığından en uzak, pasaklı olması en muhtemel, burnu düşse yerden kaldırmayacak kadar üşengeç sanılan ben, aslında annemin bir kopyası gibiydim. Tek fark, teferruat söz konusu olduğunda gerek esneyerek, gerek konuşmayarak tam bir misafirsavar gibi davranmamdı. Bunun için de sadece asosyalliğimi değil, annemin askeri eğitimini gönül rahatlığıyla suçlayabilirim.

"Ablaaaa, bir on tane falan daha pide lazım."

Bu akşam mutfaktan neredeyse hiç çıkmadım. Sadece komşulardan sandalye, tabure ve tabak istemek için apartmanı dolaştım. Ondan sonra ne kapıya baktım ne de mutfağa girip çıkanlar haricinde insan gördüm. Bir ara mutfak bile o kadar kaotik bir hal aldı ki, elimden geldiğince sesimi yükseltmemeye çalışarak işi olmayan herkesi dışarı çıkardım. Selma, "Sadece yardım etmeye çalışıyorlar!" diye kızdı, onu da kovdum. Motor takılmış gibi tabak hazırlıyorum. Önce kasenin içine biraz et, üstüne pilav, tabakta kubbe oluşturduktan sonra yanına iki tane zeytinyağlı sarma, bir pide, bir ayran. Varsa çatal, kalmamışsa kaşık. Yanımda koca bir çöp torbası. Yenilmeyen her şey, miktarına bakılmadan, ayran kutularıyla birlikte içine. Çatalları ayır, boş tabakları hızlıca sudan geçir, makineye diz, kısa programda çalıştır. Tatlı için çatal yıkamak gerekiyor. Küçük tabaklara ikişer tane kemalpaşa. Biri baklava getirmişti, yanlarına bir dilim koyulur, yettiği kadar. Kirli tabaklar gelmeye devam ediyor. Makine durana kadar hızla sudan geçir, tezgahta biriktir. Tabaklar dolar dolmaz gönder. Su isteyen var. Büyük bir tepsi hazırla, 16 bardak sığdırmaya çalış. Çünkü su isteği bulaşıcı bir hastalık gibi. Biri isteyince herkes ister. Biri boş su bardaklarını toplasın. Makine birazdan yıkamayı tamamlayacak. Alttaki dolaplarda boş yer ayarlamıştım, tabaklar hemen oraya dizilecek. Göt kadar mutfakta beş kişi çalışıyor. Bir kişi daha sigara kaçamağı için mutfağa girmeye çalışırsa ağzına tabakla vuracağım. Ama şimdilik sakinim.

Makine duruyor. Ellerim yanıyor olmalı ama hissetmiyorum. Tabaklar yerine dizildi. Elde yıkananları da aynı yere yerleştir. Yeni boş tabaklar geliyor. Sudan geçir, makineye diz. Daha fazla tatlı tabağı hazırlanacak mı? Hayır, herkese dağıtılmış. Saatlerdir sigara içmedim. Çöpleri çıkarırken bir tane yakarım. Birkaç nefes yeter şimdilik, herkes gittikten sonra bir paket bitirebilirim. Umarım bu gece kimse kalmaz. Gitmeye başladılar mı acaba? Yemeklerini bitirdiler işte, defolup gitsinler. Sanki yemek için toplanmışlar buraya, hizmet bekliyorlar. Odalarda sıkış tıkış oturmuşlar, "buraya ayran gelmedi" diyorlar. Buna o kadar sinirleniyorum ki. Yalnız kalmak dışında hiçbir isteğim yok. Ama bir şey eksik sanki...

"Bernaaaa! Çayları hazırladın mı?"

Kafamı lavabodan kaldırıyorum. Sesin geldiği yöne dönüyorum. Kapıda bekliyor. "İyi misin?" diye soruyor. Cevap veremiyorum. Mutfaktaki herkes sessizliğimi fark etmiş, bana bakıyorlar. Ben bu gece hiç ağlamadım. Hiç konuşmadım. Kimseyle göz göze gelmedim. Sadece tabak hazırladım. Bulaşık yıkadım. Tabak hazırlamaya devam ettim. Yapmam gereken her şeyi yaptım. Çay dışında.

Cenazeye gelip "Son görevimizi yaptık" diyen kaç kişi aslında son görevin çay yapmak olduğunu düşündü acaba? Ben düşünmemiştim. Ben anneme karşı son görevimin, hayatım boyunca yapmaktan tiksindiğim şey olduğunu hiç aklıma getirmemiştim.

Sonra birileri koluma girdi galiba. Sonrası karanlık.

"Bernaaaa! Daha iyi olduysan kalk hadi. Misafirler gitmeden seni bir görmek istiyorlar."

6 yorum:

kuş uçuşu dedi ki...

aynı "tatlı" tonla kapının önündeki ayakkabıları hizaya sokmanızı da "rica" etmediyse, daha yolunuz var gibi...

İnci Vardar dedi ki...

tepsiyi tutarken ayakları hepten unutmuşum. o işin bir de terlik getirme kısmı var. :)

Serazat dedi ki...

erkek oluşuma bir kez daha şükrettim =) ayrıca anlatım dilini çok beğendim. harikaydı.

İnci Vardar dedi ki...

çok teşekkür ederim. :) daha nice hikayelere...

Adsız dedi ki...

Yaziyi her seyiyle hissetim okurken, çok guzel olmus. Yalniz, çay sevilmez mi?

İnci Vardar dedi ki...

ben bir türlü ısınamadım çaya. belki kokusu kahve kadar güçlü olmadığı içindir. en son poşetiyle gözüme pansuman yapmak için içtim. tabii böğürtlen çayı gibi yanlış bir seçim yaptığımdan parmak uçlarım ve göz kapağım kıpkırmızı oldu. yıkayınca geçmeyebilir diye aklım çıkmıştı.