25 Eylül 2010 Cumartesi

maaşıma zam, işime son

yıllarca bu cümleye anlam veremedim ben. işinden memnun olduğun çalışanlarına zam yaparsın, memnun olmadıklarını işten çıkarırsın ama ikisini bir arada yapamazsın şeklinde çok düz bir mantığım vardı.

insan her gün yeni bir şey öğreniyor.

geçen ay zam aldım. dün işten çıkarıldım. bu iş konusunda sıçtığım için olmadı.

sebep geçen hafta buraya yazdığım "the gentle art of making enemies" başlıklı yazıydı.

çok şaşırdım, blog beklediğimden daha fazla kişi tarafından okunuyormuş. okuyanlardan biri de patronmuş. yazı onu çok kırmış, böyle mutsuz biriyle çalışamayacağını söyledi. yazıyı ricası üzerine sildim. arkasında durmadığım için değil, nezaket zayıf noktam olduğu için. insanlar kibarca rica edip isteklerinin nedenini söyleyince "saçma sapan konuşma" diyemiyorum. empatim kurusun.

patrona hala kızamıyorum, kötü niyetli olduğunu hiç düşünmedim. bunun nedeni hiçbir zaman işçi psikolojisine girememem olabilir. öfkeli bir solcu olsaydım patronların işçiyi nasıl bastırdığından, kurbana bile kendini suçlu hissettirebildiğinden bahsederdim. sorunlar karşısında ülkeyi / şirketi terk etmeye gerek yok, bir şey değiştirmeye çalıştığında, yeteri kadar sivrildiğinde zaten gönderiliyorsun derdim. "ya sev, ya terk et" mantığıyla yaşadığımızı, düşünce özgürlüğü diye bir şeyin olmadığını, bunun yansımalarını küçük bir şirkette bile görebildiğimizi söylerdim.

sonuncusu dışında hepsi öfkeli bir dramatizasyon. sonuncusu gerçek. çünkü kelimeler güçlüdür. çoğu zaman okunmazlar ama okuyanları harekete geçirebilir, önce büyük bir huzursuzluk, ardından büyük bir ayaklanma başlatabilirler. o yazıda böyle bir gücün yattığını düşünmüyordum açıkçası. hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair inancımı ortaya koyduğum, umutsuz bir anımda yazdığım, basit bir iç dökme yazısıydı. ama kelimeleri bir kez yazdığında artık senin olmaktan çıkarlar. okuyanın gözünde farklı bir değer kazanabilir, düşündüklerinden farklı anlamlar taşıyabilirler.

bu da bizi başka bir bakış açısına götürür. yöneticinin bakış açısına.

işçi tulumumuzu çıkarıp gömleğimizi ve ceketimizi giyelim, bir de - yapabildiğimiz kadarıyla - bu yönden inceleyelim. bununla birlikte aklımızdan çıkarmayalım; patronumuz şerefsizin teki değil, çalışanlarının mutsuzluğuna teşhis koymakta en az onlar kadar zorlanan, hata yapabilen sıradan bir insan. ben o yönetici olsaydım sayılarla uğraşır, kendi çabamla kurduğum işletmemin kar sağlaması ve işlerin olabildiğince sorunsuz yürümesi için çalışırdım. her çalışanımın vazgeçilebilir olduğunu bilir, bana iş bazında en yüksek faydayı sağlayacak olanları yanımda tutardım. amacım kar sağlamak olduğu için, ya çok para verip muhteşem işler çıkaracak adamlarla çalışır ya da daha düşük ücretle çalışacak adamlardan bir çeşit fabrika oluşturup duygusal motivasyon sağlar ve gelir akışımı dengelerdim.

şimdi cümlemizi kuralım: duygusal motivasyonu denediğim halde sağlayamıyorum. yanımda çalışanların motive zamanlarında bile muhteşem işler çıkardıklarını görmedim, dolayısıyla daha fazla para vermemin anlamı yok, mal bu. daha yüksek ücretle yetenek skalalarının dışına çıkamazlar, boşa kürek çekmeyelim. bir de başıma mutsuzluğunu açık açık dile getiren, zaten huzursuz olan çalışanları daha da gaza getirebilecek biri çıktı. sorun büyümeden bir adım atmalıyım. kendisi mutsuz olduğu halde gitmiyorsa, onu gönderme kararını verebilmeliyim. çünkü yöneticilik, iyi sonuçlar için insanları memnun etmeyebilecek kararları vermeyi gerektirir.

işçi ve yönetici açısından yaptığımız incelemede hala eksik kalan iki faktörümüz var. ben ve eski patronum. uzaktan bakıldığında her şey formülize edilebilir ama işin içine insan faktörünün, kişiliklerin, tepkilerin, duyguların, hatta çoğu zaman göz ardı ettiğimiz hormonların girmesi süreci çok farklı yerlere götürür.

ben mesela, sosyalizm ve kapitalizm arasında kalmış, ikisine de tam anlamıyla dahil olamamış biri olarak ne işçiyim ne de yönetici. hem akıl yorarak hem de üşenmeyerek bir oluşumu meydana getirmiş, buna sermaye sağlamış yöneticiye (türk filmi ve edebiyatı dilinde fabrikatör sami bey) saygı duyarım. o, önemli bir adamdır, üretimi başlatmış kişidir. diğer yanda ise işçi (bu da nihat usta oluyor) "bu fabrikayı ben kurmadım ama işleten benim. ben ve benim gibiler olmasak burası boş bir bina olarak kalır, üretim yapılmaz" diye düşünür ve bir yere kadar haklıdır. mevcut sistemi düşünürsek o kadar da haklı değildir, çünkü o değil ama onun gibiler (hatta onun kadar yetenekli olmasa bile daha az sorun çıkaranlar) her zaman bulunur. bunun tek istisnası doktor house. o da zaten insan değil, bir dizi karakteri.

buna bazı insanlar "devrim", bazılarıysa "yemek yediğin kaba sıçmak" derler sayın bayanlar, baylar. bahsettiğim her iki bakış açısı için de geçerlidir. çalışan bir şeyleri eleştirerek, diğer çalışanları motive veya demotive ederek iyi yönde bir değişim sağlayabileceğini düşünür, terk etmek yerine kurcalar. yönetici kurduğu ve sürdürmeye çalıştığı "iyi" düzenin tehlikeye girdiğinin farkındadır. elindeki tek yazarı "derdin ne senin, bahsettiğin insanların derdi ne, sizce ne yapmak gerek" diye sormadan, yeni birini bile bulmadan gönderir. ikisi de bazı noktalarda hatalıdır ama herhangi birine "sen haksızsın" demek zordur.

ben "bu ajansa sağlayabileceğim tek fayda yaptığım iş değil, burada hala yapabileceğim bir şeyler, düzeltebileceğim sorunlar var" diye düşünebilirim. böyle bakınca ben özel biriyim, binlerce çalışandan farkım bu. patron ise "ben sana sadece çalışman için para veriyorum, işime burnunu sokman için değil" diye düşünebilir. bu da kontrolü elinde tutmak isteyen herkesin hakkıdır.

herkesin görev tanımının belli olduğu, herkesin işini mükemmel yaptığı, kimsenin şikayet etmeyip makine dişlileri gibi uyum içinde çalıştığı, işleyişte hiçbir sorunun çıkmadığı bir dünya hayal ediyorum. bu hayal tüm çağlarda, tüm sistemlerde vardı. ancak teori ve pratik hiçbir zaman birbirini tutmaz. bir yerlerde sorun çıkar, biri diğerinin görevine müdahale eder, bir yerde bir hareket örgütlenir, bundan bir isyan doğar. ancak ondan sonra yepyeni bir sistem hayal edilir, oluşturulur, işleyeceği umulur. elbette bu sadece teoride işleyen bir hayaldir ve tarih tekerrürden ibarettir.

6 yorum:

Aslı Soylu dedi ki...

rahatsız mısın? :))

Ben dedi ki...

Kendine bu kadar önem verme "zaten huzursuz olan çalışanları daha da gaza getirebilecek biri" değilsin malesef, açıkcası yaptığın tam tersiydi, "gaz" ise işde şimdi geldi, ama zaten herşey programlı, belki de istenen bu, kendi arzunla düşmüş olduğun aklını kullanmama yolundan, başkasının zoruyla çıkmış oldun :D

İnci Vardar dedi ki...

rahatsız, edepsiz, aptal derecesinde empatik... :)

şimdi artık gaz sahibi olduğumuza göre bakalım ne kadar ilginç şeyler olacaktı? mesela "bir küçük, bir güdük kalem" nelere yol açacaktı?

astro dedi ki...

he okumusum daha once. simdi hatirladim. :)

oztecnic dedi ki...

İnci merhaba, ne kadar tanışmasak da yaşadıklarınını kendim yaşamış gibi hissettim. Geçmiş olsun öncelikle...

Ne yazık ki içinde yaşadığımız dünyanın temel çelişkisi ve bizim yaşamlarımıza yansımaları bunlar. İnsan nasıl mutlu olur, kendini gerçekleştirir sorusu hala cevabını arıyor.

Senim yaşadıklarınla ilgili kanaatim, işten çıkarılmanın sebebi ne senin mutsuz olman, ne de işini yeterince yapmaman. Senin "suçun" bu mutsuzluğunu kendine saklamamış olman ve insanlarla paylaşman. Birilerinin rahatsız olması kaçınılmaz tabi. Bireyci bir toplumda yaşıyoruz.Seninle işverenin arasında olan ilişki ne kadar gözle görülmese de, farkında olan biri için bıçakla boğaz arasındaki ilişkiden farklı değil.

İnci Vardar dedi ki...

teşekkür ederim özgür. yazdıklarına tamamen katılıyorum. aynı şekilde "suç" işlemeye de devam edeceğimi sanıyorum, her ne kadar bunun işe yaramayacağı bir dünyada yaşasak da. boğazımda bıçakla yaşamak gülümsememe yardımcı oluyor.

bir tek bunun sonraki adımından endişeleniyorum. ya ben de düşüncelerime çok güvenir, onları başkalarına da empoze etmeye çalışırsam? mesela politikacı falan olursam?! eyvah! :)