18 Temmuz 2011 Pazartesi

bilgi üzerine birkaç not

bir şeylere ne zaman ve ne şekilde tepki vereceğimizin başkaları tarafından belirlendiği, ne kadar "protest" takılsak da sürü gibi güdüldüğümüz en son ne zaman dikkatinizi çekti?

bilinmeyen bir durum değil bu, muhtemelen herkes özgür iradesinin bilinmeyen güçler tarafından sekteye uğratıldığının farkında. benim bu yazıyı yazmama da üç diyalog neden oldu.

bu diyaloglarda yer alan arkadaşları x, y ve z isimleriyle ele alalım.

2-3 hafta önce yaz mevsiminin geleneksel atraksiyonlarından mangal şenlikleri çerçevesinde buluştuk. yeteri kadar rakı içilince askerlik anılarını anlatmaya başladılar. x, askerliğini hatırlamadığım bir tarihte (yaş itibariyle 5 ila 8 yıl önce olsa gerek), doğu'da bir yerlerde yapmış. zor bir askerlik geçirmiş, muhtemelen pek çok kişinin yaşadığından daha zor. bir kayanın arkasına siper aldığında, çevresinde vızır vızır kurşunlar uçuşurken, bir anlığına düşünmüş: "nasıl ya?"

çünkü "istanbul'dan bakınca hiç de öyle görünmüyordu," diyor, "gazeteler ve televizyon terörden bahsetmiyordu, bittiği söylenmişti. türkiye'de bize anlatılmayan bir iç savaşın yaşandığını askerlikte öğrendim."

bunları dinlerken, yerinde öğrenmem gerekmediği için şanslı olduğumu düşünüyordum. görünen o ki, o zamanlar neler yaşandığını hiçbir şekilde öğrenememişim. kendimi hala şanslı sayıyorum. bugün şehitler için türkiye'nin pek çok şehrinde yürüyüşler düzenlendi. olan bitenin yeri, zamanı, verilen tepkinin şekli ve şiddeti önceden tasarlanmış olabilir mi? tam şu anda sadece pkk'ya değil, kürtler'e de tavır almamızı isteyen birileri olabilir mi? mesela inşaat işçilerine pkk mensubu değil, sadece kürt oldukları için saldırmanın psikopatlık değil, sadece milliyetçilik olduğunu düşünmemizi isteyen, bu aralar istanbul'da durup dururken bir kürt öldürülse bunu normal karşılamamız için zemin hazırlayan birileri olabilir mi? neden olmasın?

geçelim konu 2'ye. dün y'nin de içinde bulunduğu minik bir toplulukla heybeli'ye gittik. vapurda y ile biraz havadan sudan, biraz da demokratik özerklikten konuşuyorduk. y tanıştığımızdan beri hippi zihniyetinde bir insandı. dün "onlar demekten nefret ediyorum ama elimde değil. sonra da böyle düşünebildiğim için kendimden nefret ediyorum" dedi. ben son yıllarda içinde bulunduğumuz ayrımcılığın bir şekilde çok daha fazla keskinleştiğini, kürt ya da türbanlı olmanın her nasılsa küfür* sayılmaya başlandığını söylerken devam etti;

"benim ailemde herkes kapalıdır, şimdiye kadar da bununla hiç sorunum olmamıştı. bunun içinde büyüdüm sonuçta, garipsenecek bir şey değil. ama öyle bir duruma geldik ki, türbanlı birini gördüğüm anda tepki duyuyorum artık; yani aileme falan değil ama tanımadıklarıma... kürtlere karşı da aynı şekilde ön yargılıyım, ki beni bilirsin, hayatım boyunca bana ırkçılık kadar uzak bir şey olmadı. biliyorsun, seçimlerden önce hepimiz ne kadar gaza geldik. bizi neyle beslerlerse çevremize onu yayıyoruz."

seçim öncesi ve sonrasında facebook'ta paylaşılanları, ekşi sözlük'te yazılanları, hatta gazeteleri karşılaştırdığımızda buna hak vermemek elde değil. ama seçim dönemlerinde olur öyle. eskiden propaganda kulaktan kulağa yapılıyordu, şimdi binary sistem içinde hallediyoruz. ama o zamanlar insanlar farklı partilere oy verdikleri için birbirine küfür ediyor muydu; bizzat içinde bulunmadığım için bilemiyorum.

geldik z'ye... z facebook'ta "burada attığımız hiç bir politik mesaj, hiç bir bilinçlendirme hareketi, asıl ulaşması gereken yere gitmiyor" yazmış. bunun bilinciyle oflayıp puflayan biri olarak hemen dertleşme ve kıçından çözüm üretme pozisyonuma geçtim, sohbete bahane oldu. seçimlerden önce sosyal medyada bir tane bile akp yanlısı mesaj görmediğini, bu nedenle sonuçları çok şaşırtıcı bulduğunu söyledi.

ekşi sözlük ve haber yorumlarını takip etmesem ben de aynı yanılgıya düşerdim. bu blogda bile adsız dışında anti-demokrasi savunuculuğu yapan kimse olmadı şimdiye kadar. blogun az okunması bunda önemli bir etken ama asıl kayda değer durum, sosyal çevremizin bizim gibi insanlardan oluşuyor olması. gerek internette, gerekse gerçek yaşamda diyalog kuracağımız kişileri kendi görüşlerimize yakın olanlar arasından seçiyoruz. azınlık olduğumuz halde, birlikte bir güç oluşturduğumuzu sanıyoruz. yanlış ama. karşımızda bizden çok daha büyük, belki hayatında bir kez bile internete girmemiş, belki de internette bizim dönüp bakmaya tenezzül etmediğimiz sayfalarda cirit atan milyonlar var. internette paylaştıklarımız ise birileri istediği için ortaya çıkan, oltayı yutanları gaza getiren, küçük topluluklar içinde yayılan bilgiden (ya da dezenformasyondan) ibaret. yeri, zamanı ve türü bize değil, kitle yönetim yöntemlerine bağlı.

yani neymiş? yani bir bilginin yayılması planlanmamışsa bundan benim de haberim olmazmış, haber aldığımda yapacağım yorumlar bile tehdit oluşturmayacak kadar kontrol altındaymış. orijinal bir şey yapacak kadar bile lider kanı taşımıyorum anasını satayım. böyle boşu boşuna yazdığım şeyleri bile okuyanlara teşekkürü borç bilirim.

yanaklarınızı sevgiyle mıncırıyor, gözlerinizden öpüyorum sevgili okur kitlesi.

* x'in anlattığı bir şey daha var, trajikomik yöremizden geliyor. x uçakta, arka sıralarda bir yerde bir patırtı kopuyor. yaşlı, sakallı bir amcanın telefonu çalıyor. yanındaki kadın müdahale ediyor ama amca hiç umursamadan telefonunu açmaya çalışıyor. kadın "öldürecek misin bizi adam" diyerek telefonu adamın elinden almaya çalışıyor ama nafile. amca telefonu saklıyor, kapatmamakta ısrar ediyor, ara sıra da kadına dönüp "alamazsın işte oh" falan diyor. hostes çağırılıyor ama amcanın dinleyeceği yok. bir de laf arasında hacı olduğu öğreniliyor. hacı amcanın savunucuları birer ikişer artarken telefon hostes aracılığıyla kapattırılıyor. sonracığıma, sağ sağlim iniyorlar uçaktan. hava alanı 2 oda 1 salondan hallice boyutlarda. dolayısıyla uçaktan direkt alana iniliyor. orada bir arbede daha yaşanıyor zira hacı amca müdahale eden kadına sözlü olarak sataşmış yine. kadın da bunun altında kalmamış, hatta başka yolcular da olaya karışmış. kadın uçakta cep telefonu kullanımının tehlikelerini anlatmaya çalışadursun, çevredekiler hacı amcayı ateşli bir biçimde savunmakta. kadıncağızın yanındakilerin olay çıkmadan müdahale etmeye niyetleri yok. x de işlerin kızıştığını görünce kadına destek olmak için araya girecek ama enteresan bir vaziyetle karşılaşıyor. yolcular arasında gençten bir adam kadının üzerine "çağdaş mısın lan sen?!" diye bağırarak yürüyor. birileri adamı tutup kontrol altına alırken x mavi ekran veriyor. "çağdaş kelimesinin küfür olarak kullanımına ilk kez şahit oldum ve karışmamın çok saçma olacağını fark ettim" diye anlatıyordu.

4 yorum:

Evren dedi ki...

Hani diyor ya Sunay Akın şiirin sonunda, "elinde terazi tutan
zavallı kadın
gözleri bağlı olduğu için
kendisine tecavüz edenin
kim olduğunu göremedi...", işte o hesap yaşıyoruz. Kendi kendimize yazıp çizip, gülüp ağlayıp, bağırıp çağırıp, isyan ettiğimizi sanıp yuvarlanıp gidiyoruz. Böyle bir kalleş düzen işte. Ne yapsak ki?..

İnci Vardar dedi ki...

ben bu arkadaşlardan biriyle konuşurken artık yetişkin olanlar konusunda hiçbir şey yapamayacağımızı, çocuklarla daha çok ilgilenmemiz gerektiğini söylüyordum. bir kuruma başvurup çocuklara istediğimiz herhangi bir alanda gönüllü eğitim vermek gibi. belki arada "herhangi bir yargıya varmadan eleştirin" dersi de verebiliriz.

ama diğer yandan, çocuk yetiştirmekten de korkarım ben. kendimin ne kadar doğru olduğumu bilmezken çocuklara yanlış şeyler söylemekten çekiniyorum şahsen.

serapcakir dedi ki...

Yazını Farid Farjad eşliğinde okudum, içime içime içime dokundu.

İnci Vardar dedi ki...

senin yorumun da aklıma müzik ve yazı ilişkisi üzerine bir fikir düşürdü. toparlayabilirsem ne de güzel yazılır...