10 Haziran 2010 Perşembe

Hokus Domesticus

Küçükken yaşadığım yerde sihirbaz bir komşumuz vardı. Daha doğrusu ben onu sihirbaz sanıyordum. Çünkü balkonunda güvercinler, tavşanlar ve çiçekler vardı. O zamanki tahminlerim, adamın evindeki dolapta da ikiye bölmek için kadın beslediği yönündeydi. Adamı hiç sihirbazlık yaparken görmemiştim. Zaten yaşlıca, saçı sakalı birbirine karışmış biriydi. Onu ne zaman balkonda görsem, üzerinde kirli bir atlet ve dizleri çıkmış pijamaları olurdu. Hayalimdeki sihirbaz tarifine hiç uymuyordu ama olsundu. Kim bilir sihirbazlık yaptığı saatlerde ne kadar şık bir adama dönüşüyordu. Öyle olmalıydı elbette. Silindir şapkasını o iğrenç pijamayla giyecek hali yoktu ya.

Komşuyu aslında balkon dışında bir yerde görmüş de değildim. Ama o kadar istiyordum ki güzel kıyafetlerini giyip sokakta, tam bizim balkonun önünde muhteşem bir gösteri yapmasını. Tabi öyle bir şey yapamazdı. Çünkü o zaman yaşadığım mahallenin bir ucunda, adamın tavşanlarına bile tecavüz edebilecek kadar iğrenç serseriler, diğer ucundaysa güvercinleri bile sihirli oldukları için taşlayabilecek yobazlar vardı. Dolayısıyla Büyük Sihirbaz Komşumento (ona bu ismi uygun bulmuştum) hiçbir zaman sokakta gösteri yapamayacak, her zaman büyük salonlara ve renkli sahne ışıklarına mahkum olacaktı. Biraz düşününce bu pek de kötü bir kader gibi görünmüyordu.

Annem onun sihirbaz değil, sadece kendi halinde bir adam olduğunu söylüyordu. Tabi ki buna inanmıyordum. Adamın mahalle baskısından korunmak için pijamayla dolaştığından, geceleri evden gizlice çıkıp sihirbazlık yaptığından öyle emindim ki. Bir gün güvercinlerini beslemek için balkona çıktığında “Sırrınızı biliyorum” dedim.

“Ne sırrı?”

Elbette aşağıda sarıklı, cübbeli adamlar varken “Sihirbaz olduğunuzu” demeyecektim. Kim bilir ne zor şartlarda sihirbazlık eğitimini tamamlamış olan, el alemi eğlendirmek için üç kuruşa sanat icra eden bu güzel adamı ele vermeyecektim. Aşağıdakiler adamın ne yaptığını duyarlarsa kesin eve dalar, adamı sihirli kutuya koymadan ikiye bölerlerdi maazallah. Ben de el hareketleri yaparak “Anlarsınız ya” diye cevap verdim.

Anlamamıştı. Hala salak salak bakıyordu yüzüme. El hareketlerini mi yanlış yapmıştım, adam farklı bir sihir tekniği kullandığı için mi hareketlerime anlam verememişti, bilmiyordum. Tavşanları gösterip yine el hareketleriyle şapkadan çıkarır gibi yaptım. Tık yok. Hayatımda bu kadar geri zekalı bir sihirbaz görmemiştim. Birkaç denememden sonra “Tööbe tööbeee” diyerek güvercinlerine döndü, ıslık çala çala hayvanları beslemeye devam etti. “Merak etmeyin,” dedim, “sizi ele vermeyeceğim”. Gözlerini kısıp tek kaşını kaldırarak yüzüme baktı.

“Git lan içeri! Alırım ayağımın altına! Eşşoğlueşşek seni!”

O anda adamın gözlerinin ileri derecede bozuk olduğunu, bu yüzden hareketlerimi anlamadığını fark ettim. Belki elbise giymiyordum ve kısa saçlıydım ama düpedüz kız çocuğuydum ben. İnsan bir bakışta anlardı yani. Tam cevap verecekken annem balkona koştu. Gürültüyü duyup gelmiş. Adamla birbirlerine bağırıp çağırmaya başladılar. Yok efendim terbiyesizin tekiymişim, abuk subuk konuşup hareket çekiyormuşum; buraya gelirse kemiklerimi kırarmış falan. Annem de durur mu? Adama giydirdikçe giydirdi çocukla çocuk olduğu için. Sonunda adam iyice sinirlenip eline geçen ilk şeyi bize fırlattı. Ne yazık ki fırlattığı şey bir tavşandı.

Zavallı hayvan, bizim balkona düşerken fiziksel bir zarar görmedi neyse ki ama psikolojisi altüst oldu tabi. Ben bir yandan adama sinirimden, bir yandan tavşana üzüldüğümden ağlamaya başladım. Annem ağladığımı görünce iyice çıldırdı tabi, adama demediğini bırakmadı. En son hayvan hakları derneğine şikayet edeceğini söylerken adam küfür edip balkonu terk etti. Annemle bir süre balkonda kaldık, tavşanı okşayıp sakinleştirdik. Biraz da olay üzerine konuştuk. “Olmaz olsun böyle sihirbaz,” dedim, “adamın potansiyel velinimetine saygısı yok, üstüne üstlük, iş gereçlerinin de vebalini boynuna alıyor!” Annem kullandığım kelimelere gülmeye başladı. Akşam babama olan biteni anlatırken en çok bunun üzerinde durdu diyebilirim. Öfkesinden kelime haznem sayesinde kurtulması, bir de üstüne mutlu olması hoşuma gitmişti. Kariyerimi bunun üzerine kurmam küresel bağlamda faydalı olabilirdi.

O akşam yeni tavşanım Hokus’la oynarken bir yandan da gelecekte alacağım Nobel barış ödüllerini düşünüyordum.

2 yorum:

salata dedi ki...

vay be, ne kadar ilginç bir hikayeymiş. uzun süredir hiçbir şeyi bu kadar hevesle okumamıştım.

İnci Vardar dedi ki...

teşekkür ederim! beğenmene çok sevindim! :)