günler enteresan bir hızla geçiyordu ve ben planlarımın biraz gerisinde kalmıştım. ama her şeyin bağlanacağı günü tutturmuştum sanırsam. aslında bu yarın belli olacak. yarın gideceğim ikea ve koçtaş nakliyeyi cuma günü yaparsa adeta mükemmel bir sonuçla karşılaşacağım.
öncelikle, annem söylediği ve beklendiği üzere hasta oldu. ama bunun tek sorumlusu ben değilim. 15 yıl kadar önce arabalı bir kapkaççı kendisini 10 metre kadar sürüklediğinden beri iskelet sisteminde problemler yaşıyor, doktordan doktora koşuyor. geçen hafta sonu omuz ağrısı ağlatacak boyutlara ulaştı, oysa annem değme acıya gık demeyen bir kişilik. son ilaçları işe yaramamış, durum sandığımızdan daha vahimmiş, bu nedenle yepyeni bir serüven bizi beklemekteymiş. velhasıl kelam, pazartesi başlayan serüvenimiz hala devam ediyor. hatta pazar akşamı annem yerine hastalığı benimle konuşup ağzıma sıçtı biraz.
babamın da morali oldukça bozuk ama bunun da tek sorumlusu ben değilim. üst üste gelen bazı problemler nedeniyle bu aralar depresyona yakın durumlarda. "bana çok mu kızdın?" diye sorduğumda sadece akıllı insanlara kızdığını, yaptığım şeyde ve hatta taşınacağım yerde hiçbir mantık bulamadığını söyledi. ona da gecikmiş açıklamalar yapmak durumunda kaldım ama yoo dostum yoo... adam mantıklı. ve tabii benim mantığımı anlamaması da normal geliyor.
bunlar olurken, yani anneme florya'dan nişantaşı'na, nişantaşı'ndan florya'ya ufak istanbul turları attırırken ve yolda ne kadar üzüldüğünü dinlerken, ve kar yağarken, ve doktor randevuları uzadıkça uzarken, ve diğer yanda para kazanmak için yapmam gereken işler varken buzdolabı ve çamaşır makinesini aradan çıkardım. taşınma deneyimli insanlar derler ki, bunları ikinci el falan almayacaksın, ne zaman sorun çıkaracaklarını bilemezsin. haklılar. annem de der ki, bosch alsaydın. o da haklı. ben de akibetimin belirsizliğini ve servis bulma konusundaki tasdikli gerizekalılığımı göz önünde bulundurarak sadece birinci grubu dinledim. ucuzundan ve garantilisinden beyaz eşyamı almış bulundum.
bu arada emlakçıdan haber geldi, elektriği ve suyu üstüme almam gerekmiyormuş. sadece ona her ay faturanın bir kopyasını versem yeterliymiş. iki işin kendiliğinden hallolmasına sevinerek bugün öğleden sonra igdaş'a yol aldım. beşiktaş'ın bağlı olduğu okmeydanı'na giderken, ecnebilerin "cold feet" dediği, benim de gönül rahatlığıyla "yavşaklık" olarak adlandırabileceğim duruma düştüm. aklımda yani aslındalar geçit töreni yaparken sert bir sesle "saçmalama!" dedim ve kendi kendime şarkı söylemeye başladım.
oooook meydanııııı
ovalara yayılııııır
iiiiinsan bunaaaaa
hayvan gibi bayılıııır
bu devlet daireleri artık korktuğum gibi değilmiş. ya da bu aralar bana iyisi denk geliyor. öyle ki, sayın igdaşçı amca "siz isteyin, çiğ tavuk bile yeriz" dedi bugün bana. öyle bir gülüşmeler falan...
muhtarla işi halledemedik, zira kendisi nüfus işlerinde yetkili değilmiş. önce elektrik, su ya da doğalgazı halledip verilen kağıtla birlikte nüfus müdürlüğüne gidiliyormuş. ikamet taşıma işlemleri orada yapılıyormuş. bu kısmı taşınma sonrasına bıraktım.
sonra yeni bir telefon hattım ve internet bağlantım oldu. pazartesi'den itibaren zaruri ihtiyacım olan adsl kullanıma hazır ve nazır olacak. tabii bunun için ilk olarak türk telekom'un genel müdürlüğüne gidip "o diğer bina nerede ki? ben bilmiyorum öyle bir şey, bu da türk telekom işte?" demem gerekti.
boya işini arkadaşlarımla halledemedim, çünkü hepimiz birer kont veya kontes soyundan geliyoruz. aslına bakarsanız soramadım bile. sana gül bahçesi vadetmedim'de başkalarından bir şey isteyemeyen bir akıl hastası vardı, biraz öyle triplerdeyim ben. bunları dert ediyor olmasam temizliği de aradan çıkarırdık oysa.
ama sonuçta boya bitti. oturma odam gri-beyaz, yatak odam mor-beyaz olacaktı, tersi olmuş. yine de tonlar birbirine yakın (gibi sanki biraz) olduğu için, tabii bir de bütün işe yeniden başlanmasını sinirlerim kaldırmayacağından ses çıkarmadım. bunu sorun saymıyorum. ama "oturma odam turuncu olup enerji vermeli, yatak odam maviliğiyle sakinleştirmeli" gibi bir kafada olanlar boyacıya söylemekle, duvarlara yazmakla falan yetinmesinler; ellerine fırçayı alıp "bu renk olacak!" şeklinde işaretlesinler derim. ampütasyon durumunda "bu kol kesilecek" diye üstüne yazarlar ya, boyacıya böyle anlatmak iyi olabilir. en azından renkleri odanın doğru bölümlerine uygulamış, bu da yeter.
yarın yine hareketlerden hareket beğeneceğim bir gün olacak gibi. sabah annem ve omzu, öğleden sonra gayrettepe'de toplantı, hemen ardından koçtaş, belki arada temizlikçinin eserine bir göz atış (bugün domestos'um ve migros markalı yüzey temizleyicim oldu), sonra sevdiceği kapıp ikea, ve son olarak eve dönüp bütün gün yapılmamış işlere başlama.
bu arada, yazı çok uzadı ama annem ağrısı hafifleyince lokum gibi oldu. eski perdeleri vermeyi önermekle kalmadı, tabak çanak işini kolaylaştıracak gibi görünüyor. bugün itibariyle iki tane mor tencerem, mutfak bezlerim ve havlularım var, birlikte aldık. böyle yumuşamasının nedenlerinden biri de benim "ne olacağını bilmiyorum, bakarsın beklediğim gibi çıkmaz, geri dönerim" cümlelerim oldu. ve bunu sadece annemi rahatlatmak için söylemedim. yani olmaz herhalde ama sonuçta ben de gerçekten bilmediğim bir şey yapıyorum. sırf bu yüzden türk telekom'un 24 ay sözleşmeli turuncu telefonunu bile almadım.
ama alabilirim de. bir taşınayım önce. yok cold feet falan. kapı gibi doğalgaz sözleşmesi var.
sonraki yazının konusu: boş bir evde eşya beklemek, evden eve nakliyatın cilveleri, soğuk hava dalgası göndermesinler diye balkanlar'a uçan tekme atmak istemek.
19 Ocak 2012 Perşembe
12 Ocak 2012 Perşembe
and... action! (hayal, plan, falan no: 4)
perfect day'in biraz umutlu, biraz hüzünlü, böyle keyifli gibi ama hala bokun içindeymişsin gibi bir hali vardır ya. hani debelenmeyi bırakıp bir süre batmaya izin vermek gibi. ben şimdi öyle hissetmiyorum. ama bugün iki mühimsi iş yaptım, perfect day karşıma iki kez çıktı, stres içerikli bir baş ağrısı sahibiyim. kozmos mesaj vermeye çalışıyor olabilir. ne var ki şu anda ne demek istediğini anlamıyorum.
ilk mühimsi iş: bağcılar sgk'ya gidip isteğe bağlı sigortalı olmak için başvuru yaptım. devlet kurumları gözümü korkuttuğu için aylardır erteliyordum bu işi. açıkçası hayatımı sigortasız sürdürmek de öyle çok rahatsız etmiyordu beni. ama şu genel sağlık sigortası boku bana "haydi yavrum, kaldır kıçını" dedi, ben de ne olacaksa olsun artık ulan düşüncesiyle başvurumu yaptım.
neden bağcılar'da? çünkü bakırköy sgk oraya taşınmış. peki bağcılar nedir? eşşeğin ziti diyebileceğimiz genişçe bir alanmış. biraz google maps, biraz da benzinci tarifiyle kaybolmadan gittim her nasılsa. korktuğum gibi de olmadı. öğleden sonra gitmeme rağmen sıra uzun değildi, en fazla yarım saatte başvurumu yapıp çıktım. bir ay sonra da genel sağlık sigortası için gitmem gerekiyormuş. bu olay için 230 tl civarında aylık ödeme olacağını sanıyordum, 280 tl civarında bir ödemem olacakmış meğersem. bir ay sonra o 230'u da bunun üstüne eklerlerse ne gülerim...
giderken kaybolmamış olmam yeteri kadar şaşırtıcıydı. bu şaşkınlığı üzerimden atabilmek için dönüşte kayboldum. florya'ya ancak bayrampaşa üzerinden dönebilmem bana hala aynı gerzeklikte olduğumu gösterdi, rahatladım.
ikinci mühimsi iş: evi tuttum. fikir aklıma ilk düştüğünden beri, evi tuttuğum zaman şener şen'in "eeaaallleeeeeaaaaaahhhh!!!" bağırışıyla blogu inleteceğimi hayal ediyordum. olabilirdi de. orospu çocuğu emlakçı sevincimi kursağıma tıkana kadar her şey yolundaydı.
ev tutmuş olanlar "komisyon" diye bir şeyin varlığından haberdardır. ben değildim. bugün bizzat emlakçıdan, sgk'da sıra beklerken öğrendim. miktarı söyleyince bir sıfır attım, "bu kadar demek istediniz herhalde?" diye sordum. adam güldü biraz. yıllık kiranın %12'sini aldıklarını söyledi. anlam veremedim. allak bullak olduğum için "ne yaptınız ki ne istiyorsunuz?" diye soramadım bile.
kiraya veren ve kiracı adına, bir ev için bir şeyler yapan emlakçılar olabilir. ne bileyim, herhangi bir şey yapıyor olabilirler. evi boyatıp temizlettikten sonra gösterirler mesela. aldıkları komisyonu bir şekilde hak ediyor olabilirler, böyle bir şey mümkün. mesela eski "inci hanım'ın evi"nin emlakçısı bence komisyonu hak edecek bir şeyler yapıyordu. ama bu eşşoğlueşşekler 3-5 fotoğraf çekip emlak sitesine yüklemek, sonra da 20 adım yürüyüp kapıyı açmak dışında hiçbir şey yapmadı.
birkaç arkadaş pazarlık yapmamı söyledi. ben pazarlık falan yapamıyorum. beceremiyorum işte, öyle dil dökmelere falan katlanamıyorum. mesela trafikte alkollü yakalanıp ya dil dökerek ya da rüşvet vererek ehliyeti kaptırmayanlar var. ben öyle değilim. yıllar önce öyle bir durumda ehliyetimi vermem 2 dakikadan kısa sürmüştü. bunda da öyle oldu. neredeyse gıkımı çıkaramadım. biraz mırmır yaptım, adam birkaç şey söyledi, istediği parayı verdim. öyle bir pazarlık sürecine girecek olsam "sırf burada oturduğun için sana bir kuruş verecek değilim göt!" diyerek taşınmaktan tamamen vazgeçebilirdim.
bu heriflerin en fazla yarım kilo baklavalık iş yapıp bir sürü para alması, böylesi bir beleşçiliğin yanlarına kar kalması allah'ın varolmadığının en açık kanıtlarından biri bence. komisyonu bilgi hanesine yazıp tamamen unutmak istiyorum. bir de boyacı bulmam gerekiyor. çünkü bu aşağılık herifler aldıkları onca paraya rağmen evi biraz düzgün teslim etmek için bile kıllarını kıpırdatmıyor. olur da bu adam yakınımda bir yerde düşüp ölürse ben de kılımı kıpırdatmam artık.
şimdi biraz sinirden, biraz da yakın gelecekte yaşayacağım uğraştan dolayı eve pek ısınabilmiş değilim. gelecekteki güzel günlerin hayalini kuramıyorum. belki eşya alışverişine çıktığım zaman keyfim tekrar yerine gelir.
sonraki yazının konusu: türkali mahallesi muhtarlığına genel bakış; elektrik, su gibi ıvır zıvırı üstüme geçirme işlemleri. ve tabii, boyacı nasıl bulunur, kış ortasında boya kaç günde kurur.
------
birkaç saat sonra: yok la çok sevindim. neresini ne renge boyatacağımı düşünmeye başladım yeniden. güzel olacak o ev, küçük mutfağımda üşenmeyip krep yapacağım. tek başıma yaşayacağım evim var olm benim! hemen boyatıp temizletsem de eşya almaya başlasam. :)
ilk mühimsi iş: bağcılar sgk'ya gidip isteğe bağlı sigortalı olmak için başvuru yaptım. devlet kurumları gözümü korkuttuğu için aylardır erteliyordum bu işi. açıkçası hayatımı sigortasız sürdürmek de öyle çok rahatsız etmiyordu beni. ama şu genel sağlık sigortası boku bana "haydi yavrum, kaldır kıçını" dedi, ben de ne olacaksa olsun artık ulan düşüncesiyle başvurumu yaptım.
neden bağcılar'da? çünkü bakırköy sgk oraya taşınmış. peki bağcılar nedir? eşşeğin ziti diyebileceğimiz genişçe bir alanmış. biraz google maps, biraz da benzinci tarifiyle kaybolmadan gittim her nasılsa. korktuğum gibi de olmadı. öğleden sonra gitmeme rağmen sıra uzun değildi, en fazla yarım saatte başvurumu yapıp çıktım. bir ay sonra da genel sağlık sigortası için gitmem gerekiyormuş. bu olay için 230 tl civarında aylık ödeme olacağını sanıyordum, 280 tl civarında bir ödemem olacakmış meğersem. bir ay sonra o 230'u da bunun üstüne eklerlerse ne gülerim...
giderken kaybolmamış olmam yeteri kadar şaşırtıcıydı. bu şaşkınlığı üzerimden atabilmek için dönüşte kayboldum. florya'ya ancak bayrampaşa üzerinden dönebilmem bana hala aynı gerzeklikte olduğumu gösterdi, rahatladım.
ikinci mühimsi iş: evi tuttum. fikir aklıma ilk düştüğünden beri, evi tuttuğum zaman şener şen'in "eeaaallleeeeeaaaaaahhhh!!!" bağırışıyla blogu inleteceğimi hayal ediyordum. olabilirdi de. orospu çocuğu emlakçı sevincimi kursağıma tıkana kadar her şey yolundaydı.
ev tutmuş olanlar "komisyon" diye bir şeyin varlığından haberdardır. ben değildim. bugün bizzat emlakçıdan, sgk'da sıra beklerken öğrendim. miktarı söyleyince bir sıfır attım, "bu kadar demek istediniz herhalde?" diye sordum. adam güldü biraz. yıllık kiranın %12'sini aldıklarını söyledi. anlam veremedim. allak bullak olduğum için "ne yaptınız ki ne istiyorsunuz?" diye soramadım bile.
kiraya veren ve kiracı adına, bir ev için bir şeyler yapan emlakçılar olabilir. ne bileyim, herhangi bir şey yapıyor olabilirler. evi boyatıp temizlettikten sonra gösterirler mesela. aldıkları komisyonu bir şekilde hak ediyor olabilirler, böyle bir şey mümkün. mesela eski "inci hanım'ın evi"nin emlakçısı bence komisyonu hak edecek bir şeyler yapıyordu. ama bu eşşoğlueşşekler 3-5 fotoğraf çekip emlak sitesine yüklemek, sonra da 20 adım yürüyüp kapıyı açmak dışında hiçbir şey yapmadı.
birkaç arkadaş pazarlık yapmamı söyledi. ben pazarlık falan yapamıyorum. beceremiyorum işte, öyle dil dökmelere falan katlanamıyorum. mesela trafikte alkollü yakalanıp ya dil dökerek ya da rüşvet vererek ehliyeti kaptırmayanlar var. ben öyle değilim. yıllar önce öyle bir durumda ehliyetimi vermem 2 dakikadan kısa sürmüştü. bunda da öyle oldu. neredeyse gıkımı çıkaramadım. biraz mırmır yaptım, adam birkaç şey söyledi, istediği parayı verdim. öyle bir pazarlık sürecine girecek olsam "sırf burada oturduğun için sana bir kuruş verecek değilim göt!" diyerek taşınmaktan tamamen vazgeçebilirdim.
bu heriflerin en fazla yarım kilo baklavalık iş yapıp bir sürü para alması, böylesi bir beleşçiliğin yanlarına kar kalması allah'ın varolmadığının en açık kanıtlarından biri bence. komisyonu bilgi hanesine yazıp tamamen unutmak istiyorum. bir de boyacı bulmam gerekiyor. çünkü bu aşağılık herifler aldıkları onca paraya rağmen evi biraz düzgün teslim etmek için bile kıllarını kıpırdatmıyor. olur da bu adam yakınımda bir yerde düşüp ölürse ben de kılımı kıpırdatmam artık.
şimdi biraz sinirden, biraz da yakın gelecekte yaşayacağım uğraştan dolayı eve pek ısınabilmiş değilim. gelecekteki güzel günlerin hayalini kuramıyorum. belki eşya alışverişine çıktığım zaman keyfim tekrar yerine gelir.
sonraki yazının konusu: türkali mahallesi muhtarlığına genel bakış; elektrik, su gibi ıvır zıvırı üstüme geçirme işlemleri. ve tabii, boyacı nasıl bulunur, kış ortasında boya kaç günde kurur.
------
birkaç saat sonra: yok la çok sevindim. neresini ne renge boyatacağımı düşünmeye başladım yeniden. güzel olacak o ev, küçük mutfağımda üşenmeyip krep yapacağım. tek başıma yaşayacağım evim var olm benim! hemen boyatıp temizletsem de eşya almaya başlasam. :)
8 Ocak 2012 Pazar
hayaline bir, planına iki...
bugün gayet iyiydim aslında. birazdan yine iyi olurum ama şimdi sinirliyim.
dün "inci hanım'ın evi"nden vazgeçtim. hem daire bölününce mutfak iki paket makarna sığdıramayacağım kadar küçülmüş hem de emlakçıya kıl oldum. "son kez gidip göreceğim, her şeyi tamamlanmış olacak, kısa sürede taşınacağım" gibi hayaller kuruyordum. emlakçı da bir tek boyasının kaldığını söylüyordu. o hevesle gittim, baktım mutfağa hiçbir şey takılmamış. banyo da aynı şekilde, duşakabin bile yok ortada. "eee ne bu şimdi?" dedim, her şeyin hazır olduğunu, boya sırasında kirlenmesin diye taktırmadığını söyledi. la salagh, koçtaş'ta da hazır duruyor onlar, gidip yerleşiyor muyum ben? adam böyle söyleyince odalar gözüme daha bir küçük göründü. mutfak da zaten dolapları bile takılmadan üstüme üstüme gelmeye başlamış, vazgeçtim. iyi de oldu, müstakbel komşumla doğalgaz polemiğine girmeyeceğiz.
onun üstüne bir de deli gibi yokuş çıkarıp ciğerlerimi elime verdi, bokum gibi yerler gösterip "burayı gaçırma inci hağım" dedi; insanların neden emlakçılardan nefret ettiğini uygulamalı olarak açıkladı. yine de arıza çıkarmadım, önümüzdeki maçlara bakarız diyerek avundum.
gece eve geldiğimde yine sitelere baktım, acayip içime sinen bir yer buldum. tüm güzel özelliklerinin yanı sıra, içinde bir de metallica posteri vardı. hemen evin beni çağırdığına karar verdim, yine plan proje düşünceleriyle uykum kaçtı. bugün emlakçıyı aradım, yarın için sözleştik, ağzım kulaklarımda beklemeye başladım.
bu arada anneme de bir şey olmuş, bugün nasıl olduysa gayet kabullenmiş bir durumdaydı. bir tek "neden beşiktaş?" dedi, "neden başka bir yerde rezidans falan düşünmüyorsun?" açıkladım, hiç karşı çıkmadı. hatta bir ara şimdi oturduğumuz eve taşınırken nasıl hissettiğini falan anlattı. herhalde yazdıklarım birkaç gün rötarlı etki gösterdi. sonuçta her yönden mutlu oldum.
sonra sevdiceğimle konuştuk, olan biteni anlattım. o da evi merak etti. linkini göndermek için tekrar hürriyetemlak'a girmiştim ki... yok!
panikle emlakçıyı aradım. daire cumartesi akşamı verilmiş. elinde başka alternatifler varmış. bokmuş. püsürmüş. şimdi köfte yapıyormuş, elleri yağlıymış. bana haber verecekmiş. köfte boğazında kalsın demeden kapadım. olur da buluşursak cüzdanını aşırmayı düşünüyorum. elindeki evin gittiğini bile fark etmeyecek biriyse, cüzdanının çarpıldığını anladığında çoktan uzaklaşmış olurum.
şimdi umutsuzluğa kapılmamı engelleyen ufak tefek şeyler var. hayatımın erkekinin ev bulma macerasını düşünüyorum mesela. kaç ay uğraştı, sonunda çok güzel bir yer buldu. ben de ilk hevesimi ıhlamurdere'nin ortasında, ikincisini çarşı'nın iki dakika uzağında yakaladım. merkeze bu şekilde yaklaşmaya devam edersem, kartal heykeli'nin tepesine kat çıkıp beşiktaş'ın göbeğine yerleşebilirim gibi geliyor.
şu iş bittiğinde bütün bu yazıları "taşınmak isteyenler için bir beşer belgesi" başlığıyla toplayacağım, broşür yapıp emlak sitelerine ve slideshare'e koyacağım. her çömez neyle karşılaşabileceğinden haberdar olsun.
dün "inci hanım'ın evi"nden vazgeçtim. hem daire bölününce mutfak iki paket makarna sığdıramayacağım kadar küçülmüş hem de emlakçıya kıl oldum. "son kez gidip göreceğim, her şeyi tamamlanmış olacak, kısa sürede taşınacağım" gibi hayaller kuruyordum. emlakçı da bir tek boyasının kaldığını söylüyordu. o hevesle gittim, baktım mutfağa hiçbir şey takılmamış. banyo da aynı şekilde, duşakabin bile yok ortada. "eee ne bu şimdi?" dedim, her şeyin hazır olduğunu, boya sırasında kirlenmesin diye taktırmadığını söyledi. la salagh, koçtaş'ta da hazır duruyor onlar, gidip yerleşiyor muyum ben? adam böyle söyleyince odalar gözüme daha bir küçük göründü. mutfak da zaten dolapları bile takılmadan üstüme üstüme gelmeye başlamış, vazgeçtim. iyi de oldu, müstakbel komşumla doğalgaz polemiğine girmeyeceğiz.
onun üstüne bir de deli gibi yokuş çıkarıp ciğerlerimi elime verdi, bokum gibi yerler gösterip "burayı gaçırma inci hağım" dedi; insanların neden emlakçılardan nefret ettiğini uygulamalı olarak açıkladı. yine de arıza çıkarmadım, önümüzdeki maçlara bakarız diyerek avundum.
gece eve geldiğimde yine sitelere baktım, acayip içime sinen bir yer buldum. tüm güzel özelliklerinin yanı sıra, içinde bir de metallica posteri vardı. hemen evin beni çağırdığına karar verdim, yine plan proje düşünceleriyle uykum kaçtı. bugün emlakçıyı aradım, yarın için sözleştik, ağzım kulaklarımda beklemeye başladım.
bu arada anneme de bir şey olmuş, bugün nasıl olduysa gayet kabullenmiş bir durumdaydı. bir tek "neden beşiktaş?" dedi, "neden başka bir yerde rezidans falan düşünmüyorsun?" açıkladım, hiç karşı çıkmadı. hatta bir ara şimdi oturduğumuz eve taşınırken nasıl hissettiğini falan anlattı. herhalde yazdıklarım birkaç gün rötarlı etki gösterdi. sonuçta her yönden mutlu oldum.
sonra sevdiceğimle konuştuk, olan biteni anlattım. o da evi merak etti. linkini göndermek için tekrar hürriyetemlak'a girmiştim ki... yok!
panikle emlakçıyı aradım. daire cumartesi akşamı verilmiş. elinde başka alternatifler varmış. bokmuş. püsürmüş. şimdi köfte yapıyormuş, elleri yağlıymış. bana haber verecekmiş. köfte boğazında kalsın demeden kapadım. olur da buluşursak cüzdanını aşırmayı düşünüyorum. elindeki evin gittiğini bile fark etmeyecek biriyse, cüzdanının çarpıldığını anladığında çoktan uzaklaşmış olurum.
şimdi umutsuzluğa kapılmamı engelleyen ufak tefek şeyler var. hayatımın erkekinin ev bulma macerasını düşünüyorum mesela. kaç ay uğraştı, sonunda çok güzel bir yer buldu. ben de ilk hevesimi ıhlamurdere'nin ortasında, ikincisini çarşı'nın iki dakika uzağında yakaladım. merkeze bu şekilde yaklaşmaya devam edersem, kartal heykeli'nin tepesine kat çıkıp beşiktaş'ın göbeğine yerleşebilirim gibi geliyor.
şu iş bittiğinde bütün bu yazıları "taşınmak isteyenler için bir beşer belgesi" başlığıyla toplayacağım, broşür yapıp emlak sitelerine ve slideshare'e koyacağım. her çömez neyle karşılaşabileceğinden haberdar olsun.
7 Ocak 2012 Cumartesi
no fütûr
korkunç bir geceydi. gözlerim yaşarana kadar gülmem korkunçluğunu azaltmıyor. alkollü olmam belki biraz daha beter ediyor. ama tanım tek.
masada ikisi evli, biri nişandan dönmüş, biri hayatının sevgilisini bulamamış dört kişi vardı. evli olanların birer doktoru vardı. direkten dönenin ayrılma sürecinde olmuştu. bir zamanlar evlilik hayali kurmuş, şimdi mutlu ya da mutsuz olmayan, içmemek için kendini spora veriyordu.
çok güldük. evlilerden biri zaten hep çok gülerdi, lisedeyken bile. kimse onun bir sorunu olduğunu farketmezdi. şimdi de eşi farketmiyordu mesela. boşanmalarına ramak kalmıştı ama farketmiyordu. çünkü ortada boşanacak bir neden yoktu. aslında bu kızın gülmek için de bir nedene ihtiyacı yoktu. aralarında en enteresan olan da oydu. bilmese de tam bir varoluşçu. tam bir akıl hastası.
en son kim bilir ne zaman gördüm bu insanları. hepsi üniversite arkadaşlarım. gece biterken psikolojik çözümlemeler yapıyordum. tabii hiçbir çıkış yolu sunmadan. yok ki öyle bir şey. benim çıkış yollarım var. benim için geçerli. boşan derim mesela. tatile çık derim. geri dönme derim. öl derim. o uçağın kapısını zorla biraz, senin gibi olanları da kurtar derim.
bu sadece bir gece. diyorum ya, kim blir kaç yıl sonra gerçekleşen bir gece. dolmuşta kaçışın güzel hallerinden into the wild'ın müziklerini dinlerken onlardan kaçmak istiyordum. benim insanlarım değil onlar. durup dururken aklıma gelmiyorlar. özlemiyorum. ama birkaç saat içinde böbreklerimde toplanıyorlar. çok ilginç bir şey sunarlarsa orada taş oluyorlar. sabah uyanıp işeyince geçmiyorlar. ama bunlar geçer herhalde. çünkü ben ilişkileri hep kötülemişimdir. neredeyse kendimi bildim bileli. koluma "ego" yazdırmadan çok öncesinden beri. derim ki hep, "sizin normal bildiğiniz ilişki, normal saydığınız evlilik, size öğretildiği gibi değil."
yok, bu benim takıntım değil. gecenin konusu buydu. ilişkiler ve sonrasında gelen evlilik. ya da birden gelen evlilik. evliliğin ardından gelen mutsuzluk. yo yoo, öncesinden beri süren mutsuzluk. ilişkilere taşınan, onların iliğini kemiğini kurutan mutsuzluk. kariyerlerinde başarılı olan insanların başkalarıyla başarılı olamamaları. "başarılı olmak da ne demekse?!" değil, mutsuz olmaları. hayatın mutsuz geçirilemeyecek kadar uzun olduğunu idrak edememeleri. hayatta başarılı olamamaları. en azından şimdilik.
ben ne yapıyorum bu arada?
"o bir gerçek değil, bakış açısı" diyorum.
"hayır efendim, bu sadece senin görüşün, genelleme yapamazsın" diyorum.
"bunu bir eleştiri olarak alma, merak ettiğim için soruyorum" diyorum.
"nasıl oluyor, anlamıyorum" diyorum.
"saçma sapan konuşma" diyorum.
"maslow onu çoktan söyledi" diyorum.
"basitçe anlatmak gerekirse..." diyorum.
"böyle hissetmesinin nedeni x, çünkü durum y, bunu değiştirmek için z gerekir ama o çok zor ve bu konuda yapacak bir şey yok" diyorum.
demesem de "kaçamazsın, saklanamazsın" diye düşünüyorum.
aslında yapacak bir şey var. her zaman vardır. ben karamsarım ve bunu gerçekçilik olarak yutturabiliyorum. gerçek saydıklarımı herkesin gerçekleriymiş gibi gösterebiliyorum. inanmamalarını, beni yalanlamalarını istiyorum.
bu gece konuştuğumuz sorunları çok daha gençken çözdüm. belki şanslıydım. belki başka bir şey vardı. "sen hiç psikoloğa gittin mi?" dediler. ben daha o zaman orta okuldaydım. maslow piramidinde yükselecek kadar şanslıydım. ama anlattıklarını yaşadım. onlar anlatırken hissettim. yanlarından ayrıldığımda devam ettim. biraz daha birebir konuşsaydık kaç ay emzirildiklerini bile söyleyebilirdim.
bunlar sadece birkaç saat, kalabalık bir ortamda oldu. sırf bu yüzden bile korkunç bir geceydi. tüm kahkahalara rağmen. daha fazlası mideme oturacaktı.
diğer yanda 30 yıl var. birebir zamanları var. anlamaktan öte, paylaştığım bölümleri var.
yalnız olma isteğimde haksız mıyım ben şimdi?
masada ikisi evli, biri nişandan dönmüş, biri hayatının sevgilisini bulamamış dört kişi vardı. evli olanların birer doktoru vardı. direkten dönenin ayrılma sürecinde olmuştu. bir zamanlar evlilik hayali kurmuş, şimdi mutlu ya da mutsuz olmayan, içmemek için kendini spora veriyordu.
çok güldük. evlilerden biri zaten hep çok gülerdi, lisedeyken bile. kimse onun bir sorunu olduğunu farketmezdi. şimdi de eşi farketmiyordu mesela. boşanmalarına ramak kalmıştı ama farketmiyordu. çünkü ortada boşanacak bir neden yoktu. aslında bu kızın gülmek için de bir nedene ihtiyacı yoktu. aralarında en enteresan olan da oydu. bilmese de tam bir varoluşçu. tam bir akıl hastası.
en son kim bilir ne zaman gördüm bu insanları. hepsi üniversite arkadaşlarım. gece biterken psikolojik çözümlemeler yapıyordum. tabii hiçbir çıkış yolu sunmadan. yok ki öyle bir şey. benim çıkış yollarım var. benim için geçerli. boşan derim mesela. tatile çık derim. geri dönme derim. öl derim. o uçağın kapısını zorla biraz, senin gibi olanları da kurtar derim.
bu sadece bir gece. diyorum ya, kim blir kaç yıl sonra gerçekleşen bir gece. dolmuşta kaçışın güzel hallerinden into the wild'ın müziklerini dinlerken onlardan kaçmak istiyordum. benim insanlarım değil onlar. durup dururken aklıma gelmiyorlar. özlemiyorum. ama birkaç saat içinde böbreklerimde toplanıyorlar. çok ilginç bir şey sunarlarsa orada taş oluyorlar. sabah uyanıp işeyince geçmiyorlar. ama bunlar geçer herhalde. çünkü ben ilişkileri hep kötülemişimdir. neredeyse kendimi bildim bileli. koluma "ego" yazdırmadan çok öncesinden beri. derim ki hep, "sizin normal bildiğiniz ilişki, normal saydığınız evlilik, size öğretildiği gibi değil."
yok, bu benim takıntım değil. gecenin konusu buydu. ilişkiler ve sonrasında gelen evlilik. ya da birden gelen evlilik. evliliğin ardından gelen mutsuzluk. yo yoo, öncesinden beri süren mutsuzluk. ilişkilere taşınan, onların iliğini kemiğini kurutan mutsuzluk. kariyerlerinde başarılı olan insanların başkalarıyla başarılı olamamaları. "başarılı olmak da ne demekse?!" değil, mutsuz olmaları. hayatın mutsuz geçirilemeyecek kadar uzun olduğunu idrak edememeleri. hayatta başarılı olamamaları. en azından şimdilik.
ben ne yapıyorum bu arada?
"o bir gerçek değil, bakış açısı" diyorum.
"hayır efendim, bu sadece senin görüşün, genelleme yapamazsın" diyorum.
"bunu bir eleştiri olarak alma, merak ettiğim için soruyorum" diyorum.
"nasıl oluyor, anlamıyorum" diyorum.
"saçma sapan konuşma" diyorum.
"maslow onu çoktan söyledi" diyorum.
"basitçe anlatmak gerekirse..." diyorum.
"böyle hissetmesinin nedeni x, çünkü durum y, bunu değiştirmek için z gerekir ama o çok zor ve bu konuda yapacak bir şey yok" diyorum.
demesem de "kaçamazsın, saklanamazsın" diye düşünüyorum.
aslında yapacak bir şey var. her zaman vardır. ben karamsarım ve bunu gerçekçilik olarak yutturabiliyorum. gerçek saydıklarımı herkesin gerçekleriymiş gibi gösterebiliyorum. inanmamalarını, beni yalanlamalarını istiyorum.
bu gece konuştuğumuz sorunları çok daha gençken çözdüm. belki şanslıydım. belki başka bir şey vardı. "sen hiç psikoloğa gittin mi?" dediler. ben daha o zaman orta okuldaydım. maslow piramidinde yükselecek kadar şanslıydım. ama anlattıklarını yaşadım. onlar anlatırken hissettim. yanlarından ayrıldığımda devam ettim. biraz daha birebir konuşsaydık kaç ay emzirildiklerini bile söyleyebilirdim.
bunlar sadece birkaç saat, kalabalık bir ortamda oldu. sırf bu yüzden bile korkunç bir geceydi. tüm kahkahalara rağmen. daha fazlası mideme oturacaktı.
diğer yanda 30 yıl var. birebir zamanları var. anlamaktan öte, paylaştığım bölümleri var.
yalnız olma isteğimde haksız mıyım ben şimdi?
2 Ocak 2012 Pazartesi
hayalden plana geçiş süreci no: 2
alternatif başlık: return of the mother ship
hayal kurmamın üzerinden 2-3 hafta kadar geçti ama hala bir yere gitmiş değilim. hayır efendim, bunun nedeni üşengeçlik ya da ev bulamamak değil. emlakçıya uyguladığımı sandığım mind trick'le taklaya gelmezsem, tadilat bitiminde kontratı çakıyorum ve bir beşiktaş insanı oluyorum.
bahsi geçen mind trick, hiç kapora falan ödemediğim halde baktığım dairenin o gün bugündür "inci hanım'ın evi" olarak bilinmesi. adama iki kere gidip "tadilat bitince ilk benim haberim olsun, sevdim ben orayı" dememin bunda etkisi olabilir. belki de başka kimse sormuyordur, o da mümkün. bir de iki dairenin doğalgazı ortak kullanması gibi bir durum var. umarım çok sakat bir durum değildir ve müstakbel komşumla papaz olmam.
plan kısmını da az çok tamamladım gibi. kontrat yapıldıktan sonra ev temizlenecek. bunun için bir temizlikçi bulabilirim ya da bulamayabilirim. burada olsa apartman görevlisinden (böylesi kapıcıdan daha karizmatik oluyor) öğrenilir de beşiktaş'ta işlerin nasıl yürüdüğünü bilmiyorum. ama gerek bile olmayabilir, ne de olsa küçük bir ev. giyerim dizleri çıkmış eşofmanımı, alırım en temel kimyasallarımı, girişirim. temizlikle kendimi kaybettiğim sırada buzdolabı, çamaşır makinesi ve ocak da gelir, güzel olur.
ondan sonra adsl, elektrik gibi zaruri işlemleri halletmek gerekiyor, evde çalışan birinin internetinin olmaması düşünülemez. hafta içi aradan ikea ve koçtaş'ı çıkarmak, ikisinin nakliyesini aynı güne getirmek, yavaştan eşyaları monte etmek var sırada. internet ve uykusuzluk sayesinde eşyaları seçtim ve yerlerini ayarladım bile. perde konusunu nasıl halledeceğim ise şimdilik muallak. belki beşiktaş'ta "perdeci" tabelalı, kör göze parmak şeklinde bir yer görürüm, iişallah yareppim dinimiz amin.
evdeki eşyaları toplamayı da sona bırakıyorum. hem annem aniden delirmesin hem de diğer taraf yerleşmeden burayı dağıtmayayım diye.
ve tabii şimdi plandaki asıl, hatta biricik problemli kısma geliyoruz: anne faktörü. (nınııııım!) başlarda fırsat buldukça annemi bu fikre alıştırmaya çalışıyordum. ben komiklikler, şakalar, şirinlikler eylerken olay tartışmaya dönüşüyordu. ortada tartışılacak bir şey olmadığı için annem en büyük kozunu oynamakta gecikmiyordu. üzüntüden hasta olacağını söylediğinde gözlerimin dolmasını engelleyemiyorum, yapacak bir şey yok. duygu sömürüsü forever.
tartışarak bir yere varamayacağımızı görünce anneme her şeyi toparladığım bir mail yazdım. 12 yıl önce yazdığım benzer bir mektuptan aslında hiçbir şeyin değişmediğini, bunun 12 yıldır ertelediğim bir karar olduğunu gösteren alıntılar yaptım. biraz daha ciğer kısmına oynayıp "sen de evlenip kendi evinde, kendi düzenini kurduğunda ne kadar da bahtiyar ıttırı vıttırı" gibi şeyler dedim. nedenlerimi anlatırken endişelerini de ortadan kaldırmaya çalıştım. ortak bir nokta bulamayacağımızı bildiğimi, sadece anlamasını istediğimi söyledim.
neyse işte, "beyle beyle" dedim, annemin de "madem öyle işte böyle" diyeceğini düşündüm. hiç de öyle olmadı. baktım hiç yüz vermemeye başladı bana, düpedüz küstü. yine de kısa sürede eski halimize döndük. eski hal derken, annem kas ve kemik ağrılarından daha fazla şikayet etmeye başladı, vicdanımda aduket etkisi yaptı.
ama geri adım atmak yok! bugün konu açılınca yine "üzme beni, bunu yapacaksan da bir daha seninle konuşmam" dedi, kararımdan vazgeçmediğimi kesin bir dille belirttim. çünkü bu konuda uyarı almıştım. daha işin ağlama kısmı gelmedi mesela, onu da sağ atlatmam gerekecek.
konuyla ilgili bundan sonraki yazının "plandan harekete geçiş süreci" olmasını umuyorum.
hayal kurmamın üzerinden 2-3 hafta kadar geçti ama hala bir yere gitmiş değilim. hayır efendim, bunun nedeni üşengeçlik ya da ev bulamamak değil. emlakçıya uyguladığımı sandığım mind trick'le taklaya gelmezsem, tadilat bitiminde kontratı çakıyorum ve bir beşiktaş insanı oluyorum.
bahsi geçen mind trick, hiç kapora falan ödemediğim halde baktığım dairenin o gün bugündür "inci hanım'ın evi" olarak bilinmesi. adama iki kere gidip "tadilat bitince ilk benim haberim olsun, sevdim ben orayı" dememin bunda etkisi olabilir. belki de başka kimse sormuyordur, o da mümkün. bir de iki dairenin doğalgazı ortak kullanması gibi bir durum var. umarım çok sakat bir durum değildir ve müstakbel komşumla papaz olmam.
plan kısmını da az çok tamamladım gibi. kontrat yapıldıktan sonra ev temizlenecek. bunun için bir temizlikçi bulabilirim ya da bulamayabilirim. burada olsa apartman görevlisinden (böylesi kapıcıdan daha karizmatik oluyor) öğrenilir de beşiktaş'ta işlerin nasıl yürüdüğünü bilmiyorum. ama gerek bile olmayabilir, ne de olsa küçük bir ev. giyerim dizleri çıkmış eşofmanımı, alırım en temel kimyasallarımı, girişirim. temizlikle kendimi kaybettiğim sırada buzdolabı, çamaşır makinesi ve ocak da gelir, güzel olur.
ondan sonra adsl, elektrik gibi zaruri işlemleri halletmek gerekiyor, evde çalışan birinin internetinin olmaması düşünülemez. hafta içi aradan ikea ve koçtaş'ı çıkarmak, ikisinin nakliyesini aynı güne getirmek, yavaştan eşyaları monte etmek var sırada. internet ve uykusuzluk sayesinde eşyaları seçtim ve yerlerini ayarladım bile. perde konusunu nasıl halledeceğim ise şimdilik muallak. belki beşiktaş'ta "perdeci" tabelalı, kör göze parmak şeklinde bir yer görürüm, iişallah yareppim dinimiz amin.
evdeki eşyaları toplamayı da sona bırakıyorum. hem annem aniden delirmesin hem de diğer taraf yerleşmeden burayı dağıtmayayım diye.
ve tabii şimdi plandaki asıl, hatta biricik problemli kısma geliyoruz: anne faktörü. (nınııııım!) başlarda fırsat buldukça annemi bu fikre alıştırmaya çalışıyordum. ben komiklikler, şakalar, şirinlikler eylerken olay tartışmaya dönüşüyordu. ortada tartışılacak bir şey olmadığı için annem en büyük kozunu oynamakta gecikmiyordu. üzüntüden hasta olacağını söylediğinde gözlerimin dolmasını engelleyemiyorum, yapacak bir şey yok. duygu sömürüsü forever.
tartışarak bir yere varamayacağımızı görünce anneme her şeyi toparladığım bir mail yazdım. 12 yıl önce yazdığım benzer bir mektuptan aslında hiçbir şeyin değişmediğini, bunun 12 yıldır ertelediğim bir karar olduğunu gösteren alıntılar yaptım. biraz daha ciğer kısmına oynayıp "sen de evlenip kendi evinde, kendi düzenini kurduğunda ne kadar da bahtiyar ıttırı vıttırı" gibi şeyler dedim. nedenlerimi anlatırken endişelerini de ortadan kaldırmaya çalıştım. ortak bir nokta bulamayacağımızı bildiğimi, sadece anlamasını istediğimi söyledim.
neyse işte, "beyle beyle" dedim, annemin de "madem öyle işte böyle" diyeceğini düşündüm. hiç de öyle olmadı. baktım hiç yüz vermemeye başladı bana, düpedüz küstü. yine de kısa sürede eski halimize döndük. eski hal derken, annem kas ve kemik ağrılarından daha fazla şikayet etmeye başladı, vicdanımda aduket etkisi yaptı.
ama geri adım atmak yok! bugün konu açılınca yine "üzme beni, bunu yapacaksan da bir daha seninle konuşmam" dedi, kararımdan vazgeçmediğimi kesin bir dille belirttim. çünkü bu konuda uyarı almıştım. daha işin ağlama kısmı gelmedi mesela, onu da sağ atlatmam gerekecek.
konuyla ilgili bundan sonraki yazının "plandan harekete geçiş süreci" olmasını umuyorum.
12 Aralık 2011 Pazartesi
hayalden plana geçiş süreci no: 1
pazar günü evde otururken içimden taşınmak geldi. ara sıra gelir bana öyle. ama gerek üşengeçlikten, gerek "ailem sülalede bir ilk yaşamaya hazır mı?" düşüncesiyle şimdiye kadar anneciğimin dizinin dibinden ayrılmadım. annemi evde bulmak biraz zor olsa da güpgüzel dizlerinin kafamın altına yerleşmesini bekledim o yokken.
velhasıl kelam, pazar günü girdi aklıma bu düşünce. girdi mi de çıkmadı. internetlerde baktım, fotoğrafta iyi görünen birkaç yer buldum. kafamda hemen 1+1 bir ev kurdum, duvarlarını beyaz, gri ve mor yaptım, kolonlardan birine batman çizdim, beyaz duvarın bir kısmını asimetrik hareketlerle siyaha boyayıp kara tahta olarak kullandım. hatta ikea alışverişini yaptım, gardırobu kendim aldım, tek başıma kendim yaptım. masamı camın önüne yerleştirdim, çalışmaya başladım falan... çok havaya girdim anlayacağınız.
sonra anneme "bugün içimden taşınmak geldi" dedim. "yapma böyle şeyler, bana kalp krizi geçirtme" dedi.
sonra babama "ya baba, ben şimdi bir yere taşınsam 'ben gitmem o kızın evine!' der misin?" diye sordum. önce taşınmamı, bu durumu sonra düşüneceğini söyledi. sonra bir de "zaten seneye de bu evde olursanız kira vereceksiniz" dedi. (bilmeyenler için not: 30 ve 25 yaşında iki kardeşten bahsediliyor.) akla karpuz kabuğu düşürmenin tüm neşesiyle "iyi fikir," dedim, "aslında bunu 18 yaşındayken düşünmeye başlamalıydın." o zaman aklına gelmemiş, çifter çifter ödeyebileceğimizi söyledi.
tam odadan çıkarken "sen daha saçlarını boyayamıyorsun, nasıl taşınacaksın?" diye sordu. (bilmeyenler için ikinci not: saçlarımın yaklaşık yarısı yıllardır beyaz ve ısrarla boyamıyorum) birinin umursamazlıkla, diğerinin giderek yükselen bir istekle ilgili olduğunu söylemeye gerek duymadım.
tabi tırsıyorum da. yalnız yaşamaktan değil, taşınma telaşından ve ya kirayı ödeyemezsem kuşkusundan. ama ödenir di mi ya? o kadar da işsiz kalmam ve bir yolu bulunup ödenir di mi?
velhasıl kelam, pazar günü girdi aklıma bu düşünce. girdi mi de çıkmadı. internetlerde baktım, fotoğrafta iyi görünen birkaç yer buldum. kafamda hemen 1+1 bir ev kurdum, duvarlarını beyaz, gri ve mor yaptım, kolonlardan birine batman çizdim, beyaz duvarın bir kısmını asimetrik hareketlerle siyaha boyayıp kara tahta olarak kullandım. hatta ikea alışverişini yaptım, gardırobu kendim aldım, tek başıma kendim yaptım. masamı camın önüne yerleştirdim, çalışmaya başladım falan... çok havaya girdim anlayacağınız.
sonra anneme "bugün içimden taşınmak geldi" dedim. "yapma böyle şeyler, bana kalp krizi geçirtme" dedi.
sonra babama "ya baba, ben şimdi bir yere taşınsam 'ben gitmem o kızın evine!' der misin?" diye sordum. önce taşınmamı, bu durumu sonra düşüneceğini söyledi. sonra bir de "zaten seneye de bu evde olursanız kira vereceksiniz" dedi. (bilmeyenler için not: 30 ve 25 yaşında iki kardeşten bahsediliyor.) akla karpuz kabuğu düşürmenin tüm neşesiyle "iyi fikir," dedim, "aslında bunu 18 yaşındayken düşünmeye başlamalıydın." o zaman aklına gelmemiş, çifter çifter ödeyebileceğimizi söyledi.
tam odadan çıkarken "sen daha saçlarını boyayamıyorsun, nasıl taşınacaksın?" diye sordu. (bilmeyenler için ikinci not: saçlarımın yaklaşık yarısı yıllardır beyaz ve ısrarla boyamıyorum) birinin umursamazlıkla, diğerinin giderek yükselen bir istekle ilgili olduğunu söylemeye gerek duymadım.
tabi tırsıyorum da. yalnız yaşamaktan değil, taşınma telaşından ve ya kirayı ödeyemezsem kuşkusundan. ama ödenir di mi ya? o kadar da işsiz kalmam ve bir yolu bulunup ödenir di mi?
30 Kasım 2011 Çarşamba
iki şey
farklı zamanlarda aklıma gelmiş iki şey var, bir süredir yazmak istiyordum. kimsenin hayatını değiştirecek şeyler değil bu arada, kişisel gerzeklikler. cidden gerzeklik ama.
geçen hafta sanırım, radyoda dinleyicilere "karşı cinsten birine rezil olduğunuz an nedir?" diye sordular. çoğu sarhoşken meydana gelen bir sürü rezilliğim var kuşkusuz, onun dışında okulda milleti ıslatırken kendi döktüğüm suyla kayıp düşmem de var mesela. ama konu bu değil. aklıma ilk gelen anı şuydu:
13-14 yaşlarında falandım. okuldan dönerken servis şoförümüz, belki de yol boyunca vik vik eden çocuklardan sıkılıp ağzımızı başka şeyle meşgul etmek için, bazen dondurmacıda dururdu. yine öyle bir gün servis durunca iki erkek çocuk fırlayıp koşmaya başladılar. yine benim yaşlarımda olan birkaç kız bana da "koş!" komutunu vererek peşlerinden bir depar tutturdular. nereye gittiğimizi, neden koştuğumuzu bilmiyorum; takıldım peşlerine. çocuklar önde, biz arkalarında, yallah ilerliyoruz ve ben bir türlü neden onları takip ettiğimizi soramıyorum. çocuklar bir köşeyi döndüler. kızlar yetişip köşede durdular. ben duramadım ve sokağa daldım.
önümde iki velet duvara dönmüş, kikirdeyerek işiyorlar. ardımda birkaç kız köşeden kafalarını uzatmış, kikirdeyerek onlara bakıyor. ben öyle gerzek gibi kaldım mı ortada? çocuklar kafalarını çevirdiler, bana bakıyorlar; ben kim bilir kırmızının hangi tonundayım. söyleyecek bir şey de yok. "amaaaan ben de bir şey sanmıştım" diyerek döndüm gittim. kızlara da bir şey demedim. ama o gün "neden?" sorusunun dilime yerleştiği gündür. ve tabii "karşı cinse rezil olmak" denilince aklıma gelen ilk sahne.
ikinci konu ise afili filintalar'da gördüğüm deneysel yemek tarifleri kitabı. yemek isimlerini anneme okurken gülmekten kusacaktım. ve tabii, kendime pay çıkarmak demeyelim ama, bu kitap aklıma gerzekçe huylarımdan biri olan "yaparız yeaaa"yı getirdi.
şimdi efendim, ben teorik olarak pek çok şeyi yapabildiğimi sanıyorum ama pratikte bir kabak dolmasına pirinç ayıklamışlığım yok. herhangi bir çalışmayı yönet deseniz işi şahane yürütürüm. elime bir kerpeten tutuşturup yap deseniz, tıs. amma velakin ki öyle değildir işte. o kerpeten ya da kabakları elime aldığımda bir özgüven geliyor anasını satayım, 10 yıldır mutfakta yaşıyormuşum gibi "yaparız yeaa, teorik olarak zor değil" diyerek girişiyorum.
şimdiye kadar sonucu deneysel yemek kitabındaki tarifler gibi çıkan bir şey olmadı ama (sürme çekme denemesini tenzih ederim. hatta küçükken şekerini koymayı unuttuğum keki de saymayalım. ya aslında bir de hazır profiterol vardı, hamur kısım yumruk büyüklüğüne ulaşıp yine de kabarmayınca tatlıya başka isim vermek zorunda kalmıştım. araba lastiği değiştirmeye çalışırken çırpı kollarımdaki kasların yetersizliği de sayılabilir bir bakıma.) bunu açık kalp ameliyatı konusunda "yaparız yeaa" dememiş olmama bağlıyorum. insan denemeden öğrenemez (ya da öğrendiğinden emin olamaz diyelim) ama gerzekliğin de alemi yok. işi bilene bırakmak bazı durumlarda harikalar yaratmaya çalışmaktan daha faydalı, demedi demeyin.
geçen hafta sanırım, radyoda dinleyicilere "karşı cinsten birine rezil olduğunuz an nedir?" diye sordular. çoğu sarhoşken meydana gelen bir sürü rezilliğim var kuşkusuz, onun dışında okulda milleti ıslatırken kendi döktüğüm suyla kayıp düşmem de var mesela. ama konu bu değil. aklıma ilk gelen anı şuydu:
13-14 yaşlarında falandım. okuldan dönerken servis şoförümüz, belki de yol boyunca vik vik eden çocuklardan sıkılıp ağzımızı başka şeyle meşgul etmek için, bazen dondurmacıda dururdu. yine öyle bir gün servis durunca iki erkek çocuk fırlayıp koşmaya başladılar. yine benim yaşlarımda olan birkaç kız bana da "koş!" komutunu vererek peşlerinden bir depar tutturdular. nereye gittiğimizi, neden koştuğumuzu bilmiyorum; takıldım peşlerine. çocuklar önde, biz arkalarında, yallah ilerliyoruz ve ben bir türlü neden onları takip ettiğimizi soramıyorum. çocuklar bir köşeyi döndüler. kızlar yetişip köşede durdular. ben duramadım ve sokağa daldım.
önümde iki velet duvara dönmüş, kikirdeyerek işiyorlar. ardımda birkaç kız köşeden kafalarını uzatmış, kikirdeyerek onlara bakıyor. ben öyle gerzek gibi kaldım mı ortada? çocuklar kafalarını çevirdiler, bana bakıyorlar; ben kim bilir kırmızının hangi tonundayım. söyleyecek bir şey de yok. "amaaaan ben de bir şey sanmıştım" diyerek döndüm gittim. kızlara da bir şey demedim. ama o gün "neden?" sorusunun dilime yerleştiği gündür. ve tabii "karşı cinse rezil olmak" denilince aklıma gelen ilk sahne.
ikinci konu ise afili filintalar'da gördüğüm deneysel yemek tarifleri kitabı. yemek isimlerini anneme okurken gülmekten kusacaktım. ve tabii, kendime pay çıkarmak demeyelim ama, bu kitap aklıma gerzekçe huylarımdan biri olan "yaparız yeaaa"yı getirdi.
şimdi efendim, ben teorik olarak pek çok şeyi yapabildiğimi sanıyorum ama pratikte bir kabak dolmasına pirinç ayıklamışlığım yok. herhangi bir çalışmayı yönet deseniz işi şahane yürütürüm. elime bir kerpeten tutuşturup yap deseniz, tıs. amma velakin ki öyle değildir işte. o kerpeten ya da kabakları elime aldığımda bir özgüven geliyor anasını satayım, 10 yıldır mutfakta yaşıyormuşum gibi "yaparız yeaa, teorik olarak zor değil" diyerek girişiyorum.
şimdiye kadar sonucu deneysel yemek kitabındaki tarifler gibi çıkan bir şey olmadı ama (sürme çekme denemesini tenzih ederim. hatta küçükken şekerini koymayı unuttuğum keki de saymayalım. ya aslında bir de hazır profiterol vardı, hamur kısım yumruk büyüklüğüne ulaşıp yine de kabarmayınca tatlıya başka isim vermek zorunda kalmıştım. araba lastiği değiştirmeye çalışırken çırpı kollarımdaki kasların yetersizliği de sayılabilir bir bakıma.) bunu açık kalp ameliyatı konusunda "yaparız yeaa" dememiş olmama bağlıyorum. insan denemeden öğrenemez (ya da öğrendiğinden emin olamaz diyelim) ama gerzekliğin de alemi yok. işi bilene bırakmak bazı durumlarda harikalar yaratmaya çalışmaktan daha faydalı, demedi demeyin.
28 Ekim 2011 Cuma
paralel-apokaliptik
Dünyada kaşif olmak kadar ilginç bir meslek yok. Ama diğer gezegenlerde
daha ilginçleri varmış. Ben bunu 2115 yılında öğrendim.
2107’de artık dünya çok az canlı yaşamı barındırabilecek bir yere
dönüşmüştü. Geçmişte, tarih derslerinde öğrendiğimiz kadarıyla insan nüfusunun
70 milyarı aştığı dönemler olmuş. Sonra küresel ısınma, doğal yaşamın neredeyse
tamamen tahrip edilmesi ve buna bağlı olarak, kalan azıcık doğal kaynağa sahip
olmak adına çıkan savaşlar sonucunda hepi topu 4 milyar civarında insan kalmış.
Buna rağmen kaynaklar insan yaşamı (ve elbette konforu) için yetersizlik
gösterince diğer gezegenlerde yaşam başladı. Dünyadaki yaşama uygun ortamlar
oluşturmak için zaten çok uzun süredir çalışılıyormuş. Her şey ayarlanınca da
2107’de farklı gezegenlere toplu göçler başladı.
Ben bütün bu süreçte şanslı olanlardanım. Eski dünyada silah taciri
olan bir soydan geliyorum. Anlayacağınız, her zaman çok zengindik. Göçler
başladığı zaman evimizde ve topraklarımızda çalışan herkesi “Flora” ismini
verdiğimiz tarım gezegenine ve “Minera” ismini verdiğimiz maden gezegenine
gönderdik. Ailem diğer tüm zenginler ve bilim insanları gibi vazgeçilmezler
sınıfından olanlarla birlikte, insan yaşamına en uygun gezegen olarak
tasarlanmış “Sapia”ya taşındı. Dünyada kalanlar ise oradaki kaynakları
geliştirme ve diğer gezegenlerde yaşamı destekleme görevini üstlendi.
Ben de artık 21 yaşına gelmiştim ve kendi yolumu çizmem gerekiyordu. Ya
aldığım eğitime uygun bir şekilde diplomat olacak, ya babamın mesleğini
sürdürecek ya da her şeyi geride bırakacaktım. Son seçeneği işaretledim. İki
yılı daha eğitimle geçirdim, sonra da kendimi uzay boşluğuna bıraktım. O gün
bugündür diğer gezegenleri inceleyen bir kaşifim. Hatta bulduğum minerallerden
birine benim adım verildi. Şimdi sadece tencere kulbu yapımında kullanılıyor
olması biraz gurur kırıcı olsa da Adidasium bana bir madalya, ansiklopedide bir
madde ve üç tane gerçek elma kazandırdı. Birini hemen o akşam yedim. Birini
uzayda insan dışında gördüğüm ilk akıllı canlıyla karşılaştığımda. Sonuncusunu
da bunlar kadar özel bir an için saklıyorum.
Merak ediyorsunuzdur, hemen açıklayayım; şimdiye kadar gezdiğim 97
gezegenin hiçbirinde filmlerde gördüğünüz tipte uzaylılarla karşılaşmadım. Gördüğüm
(ve bir elma değerinde olan) ilk akıllı canlılar genellikle dört ayak üstünde
yaşıyorlardı. Kolları oldukça uzun ve güçlüydü. Bir yere uzanmak veya tırmanmak
için arka ayaklarının üstüne kalkıyor, yürürken genellikle ön ayaklarını da
kullanıyorlardı. Bilinen herhangi bir dilde konuşmuyorlardı. Genellikle çığlık
ya da homurtu olarak tabir edebileceğimiz sesler çıkarıyor ama birbirleriyle
bir şekilde anlaşıyorlardı. Tabii kullandıkları alfabe de bana çok yabancıydı,
hatta daha çok dünyadaki bebeklerin ellerine kalem geçirdikleri zaman duvara çizdikleri
anlamsız şekillere benziyordu. Onlarla iletişim kurmak için duvara yazı
yazdıkları taşlardan birini alıp canlılardan birinin basit bir çizimini yapmaya
başladım. O sırada bir tanesi arkamdan sinsice yaklaştı. Kafamı çevirip aniden yaratığı
yanımda görünce çok korktum. Bayılmışım. Bir patlama sesiyle kendime geldim.
Gözlerimi açtığımda hepsi çığlık çığlığa kaçıyordu. Silahımı almışlar.
Muhtemelen beni öldürmeye çalışıyorlardı, neyse ki ıskalamışlar. Daha fazla
uğraşmak yerine Sapia’daki amirime gezenenin koordinatlarını ve canlıların
vahşi olduğu bilgisini veren bir mesaj gönderdim. Muhtemelen ben gezegenden
ayrıldıktan sonra gelip hepsini gebertmişlerdir.
Daha sonra karşılaştığım yaşam formlarıyla da iletişim sorunları
yaşadım. Dünyada kullanılan beş dilin tamamını ve iki ölü dili ana dil
düzeyinde bilmeme, bilinen gezegenlerde kullanılan 2 dili de orta düzeyde
konuşabilmeme ve tabii ki sözlüğünde pek çok ölü dilin kelimelerini de içeren
konektöre sahip olmama rağmen uzay gerçek bir bilinmez. Mesela gezegenlerden
birinde canlılar silikon gibi bir maddeden oluşuyor, bazı durumlarda böceklerin
üstündeki kitin tabakası gibi katılaşabiliyorlardı. Jel ve katı kıvamlardayken
çıkardıkları sesler de birbirinden farklıydı. Tabii onların da dilini
öğrenemeden aralarından ayrılmak zorunda kaldım. Birkaç yıl sonra yeni koloni
kurulduğu zaman, eğer hala hayattalarsa, bir süre aralarında yaşayıp öğrenmek
istiyorum.
Gelelim 2115 yılında karşılaştığım ilginç gezegene. Samanyolu’ndan 700
milyon ışık yılı uzaklığındaki Yoreamon galaksisinde keşif gezisi yapıyordum.
Gezegen gezegen dolaşıp taş toprak dışında ancak biraz metalle karşılaşmıştım.
Miktarlar da Sapia’ya haber vermemi gerektirecek kadar yüksek değildi, sadece
raporda belirtmem yeterli olacaktı. Ayak bastığım sekizinci gezegen ise
barındırdığı su miktarıyla bile çişimi getirmeye yetmişti. Sapia’ya
“hüleaaağn!” diye bağırmak için konektörü elime aldım ama heyecandan resmen
kaskatı kesilmiştim. Sadece gözle görebildiğim alandaki bitkiler bile hayatım
boyunca gördüklerimin en az 50 katı kadardı. Etrafta böcekler dışında
birbirinden farklı iki hayvan daha dolaşıyordu ve ikisi de tüylüydü. Bitkilerin
birinden müzikli bir ses geldiğinde üçüncü tüylü hayvanla karşılaştım. Ben öyle
bakakalmışken uçup uzaklaştı. İnanabiliyor musunuz? Hayvan bir böcekten çok
daha büyüktü ve uçabiliyordu!
Kendimden geçmiş bir halde çevreyi incelerken arkamdan gelen bir sesle
irkildim.
“Birine mi bagdın bilader?”
Karşımda 1.20 boylarında, iki ayağı üstünde duran, tüy yoğunluğu
gördüğüm hayvanlara oranla çok daha düşük, insana oldukça yakın görünümlü biri
duruyordu. Yanyana duran iki gözü, gözlerinin arasından uzanan tombik bir
burnu, insanlarda olandan biraz daha geniş bir ağzı ve kafasının yanlarında
birer kulağı vardı. Kafası gövdesine boyunla bağlanıyor, kolları gövdenin iki
yanından çıkıyor, bacakları da gövdenin altından çıkıp yere dik uzanıyordu.
Tarih kitaplarında buna oldukça yakın olmakla birlikte, daha uzun boylu ve
orantılı vücut hatlarına sahip eski insanı görmüştüm. Yaratığı biraz daha dikkatli
inceleyip beynimi zorlayınca 2015 nükleer savaşından önce doğan tüm insanların
yaklaşık bu şekilde göründüğünü hatırladım. Aslında yaratık düpedüz eski
insandı. Dolayısıyla konektör büyük ihtimalle yaratığın hangi dili konuştuğunu
algılayıp yarım yamalak da olsa çeviri yapabilecekti.
Konektörü çalıştırırken yaratık ürktü ve birkaç adım geri
çekildi. Endişelenmemesi için elimi kaldırdığımda depar atıp gözden kayboldu.
Tabii bu biraz da benim hatam olabilir. Ama sırtından çıkan üçüncü bir kolunun
olmadığını ancak kaçarken görebildim. Herhalde o da sadece iki kolu olan türe
mensuptu ve eski insanlardan olduğu için benim fiziksel özelliklerime alışık
değildi.
Yaratık ya da artık insan demeliyim, kaçtıktan sonra söylediği şeyi
konektöre tekrarladım. Sanırım birini izlediğimi düşünmüştü. O sırada çevreyi
incelediğim için insanın iyi bir gözlemci olduğuna karar verdim. Ayrıca anlamlı
cümle kurabiliyordu, demek ki akıllıydı. Kullandığı bilader kelimesi en çok,
dünyada kullanılan dillerde yer alan kardeş kelimesine benziyordu. Dolayısıyla
insanın dost canlısı olması kuvvetli bir ihtimaldi. Elimdeki verilerle çabucak
bir genelleme yaptım ve gezegende yaşaması hayli muhtemel diğer insanları
bulmak için adamın kaçtığı yönde ilerlemeye başladım.
Gördüklerimi nasıl tanımlayabileceğimi hala bilmiyorum. Pek çok şeyi
raporuma görüntülü olarak aktarmak zorunda kaldım çünkü onları anlatacak
kelimelerim yoktu. Bir kere, çeşit çeşit bitki ve hayvan vardı etrafta. Özellikle
bu alanlarda yaptığım ölçümler, atmosferin insan ciğerinin kaldırabileceğinden
çok daha fazla oksijen içerdiğini gösterdi. Maskemi çıkaramadığım için havayla
ilgili bilgim raporda yer alan sayısal verilerden ibaret kaldı. Yapılar daha
çok bizim garajlara benziyordu ama buradaki insanlar onların içinde yaşıyordu.
İlkel motorlu taşıtlar kullanıyorlardı. Flora ve Minera’ya gönderilen insanlar
kadar güçlü bir kas yapısına sahip oldukları ilk bakışta belli oluyordu. Önce
bu insanların da başka bir gezegenin kolonisi olduklarını düşündüm ama sonradan
yaptığımız araştırmalarda çevre gezegenlerde ve galaksilerde akıllı yaşama
rastlamadık.
Kaçan insandan sonra karşılaştığım ilk insan (birinciye benziyordu ama
ondan daha ince, göğüs kısmı daha geniş, kafasındaki tüyler daha uzundu) biraz
ürkekti ama kaçmadı. Yerde dört ayak üstünde yürüyen, bir insan yavrusu mu
yoksa tüysüz bir hayvan mı olduğuna karar veremediğim bir yaratık daha vardı.
İnsan onun peşinden gidiyor, ciyaklamaya benzer sesler çıkarıyordu. Yanlarına
yaklaştığımda, sanırım koruma içgüdüsüyle, küçük yaratığın önüne geçip aramızda
durdu. Dünyada en çok konuşulan dille “merhaba” dedim.
“Eneee! Turiz gelmiş la!”
Konektör tam bir tercüme yapamamıştı ama gezegende kullanılan dilin
dünyanın ölü dillerinden Türkçeye yakın olduğunu çözmeyi başarmıştı. Lehçeyi
çözene kadar çat pat da olsa anlaşabilecektik.
“Lideriniz kim?”
“Mıhtarı mı diyon?”
“Onu nasıl bulabilirim?”
“Ha bu yolu takip ediyon. Gidiyon gidiyon gidiyon gidiyon, şeer
merkezinde dört yol ağzına gelende duruyon. Sağa dönüyon, mıhtar orda.”
Aslında her şeyi lidere sorabilirdim ama insanın korkmadığını görünce
onunla biraz daha konuşmaya karar verdim.
“Sen insan mısın?”
Anlamamış gibi baktı. Gözlerinin üstündeki iki sıra tüyden birini yay
gibi hareket ettirdi. Biraz korkuyordum ama belli etmemeye çalıştım. Herhangi
bir tepki vermediğimi görünce “hyeeaa?” gibi bir ses çıkardı. Konektör bunun
olumlu bir cevap olduğunu belirtti.
“Sen kadın mısın?”
İnsanın gözlerinin üstündeki tüylerin ikinci sırası da yay gibi
gerilerek yukarı kalktı. Gözleri yaşarırken alt dudağı da titremeye başladı.
“O orspu Hatça mı söyledi la? Kendisi yedi tane doğurdu yaaa, ben bir
taneyi zar zor doğurunca çenesini tutamadı donuuuzz! Elin turizine bile
yetiştirilir mi hea? Elin turizine bileğğğ!”
Doğumla ilgili bir şeyler söylediği ve artık yavrusu olduğunu sandığım
yaratığı koruduğu için insanın kadın olduğuna karar verdim. Ama bu kadın
nedense olduğu yerde tepinip ağlamaya, dizlerini dövmeye, başındaki uzun
tüyleri çekiştirmeye başlamıştı. Ne yalan söyleyeyim, hasta olduğu için kriz
geçiriyor sandım. Havayla bulaşabilecek hastalıklardan maskem sayesinde
korunuyor olsam da saldırıp bir yerimi parçalarsa rahatlıkla mikrop
kapabilirdim. Bir kaşif olarak bunu söylemekten utanıyorum ama korkup kaçtım. O
zaman bunun duygusal bir tepki olduğunu, insanların hangi durumlarda ağladığını
falan bilseydim onu rahatlatmaya çalışırdım.
Koşar adım yola devam ettim. Gördüğüm insanlar artınca şehrin merkezine
doğru ilerlediğimi anladım. Burada daha az bitki ve daha çok yapı vardı. Her
yapının önünde bir ya da iki insan ayakta duruyor, bir insan da yerde
yatıyordu. Bazı insanlar yolun ortasında durmuş, tuhaf işaretler yaparak
diğerlerini yönlendiriyorlardı. İlkel motorlu taşıtlar yok denecek kadar
azalmıştı, insanlar birbirlerinin omuzlarına çıkıp hareket ediyordu. Herkes
ikili ya da üçlü gruplar halinde hareket ediyordu ve bunlardan birinin elinde
mutlaka taşıyacak bir şeyler oluyordu. Yollar sadece yürümek ve beklemek için
kullanılıyor gibiydi, ne oluyorsa yapıların içinde oluyordu. Bazı yapıların önü
geniş cam levhalarla kaplıydı. Bu levhaların ardında da farklı pozlarda sabit
duran insanlar yer alıyordu. Daha küçük cam levhalarla kaplı yapılarda ise
pişen yemekler, ne işe yaradığını anlamadığım gereçler ve hayvanlar vardı.
Böyle bir zenginliğe akıl sır erdiremiyordum. Sapia’daki insanlar burada yarı
bitkisel serumlar yerine sürekli gerçek, pişmiş yemekle beslenildiğini
öğrenince akın akın geleceklerdi.
İnsanlar üçüncü kolumu görmeden de farklı olduğumu anlayabiliyordu.
Bazıları yanlarındaki daha kısa boylu olanların gözlerini kapattı, bazıları
giderek artan bir merakla beni izlemeye başladı. Burada nasıl davranmam ya da
nasıl selam vermem gerektiğini bilmiyordum. Ben de onları taklit etmeye
başladım. Konektör “Yazık, özürlü galiba” cümlesinin ne anlama geldiğini
açıklayınca yanlış bir şey yaptığımı anlayıp yoluma devam ettim.
Liderin, yani bu halkın dilinde mıhtarın yaşadığı yapıyı bulana kadar
peşimden gelenlerin sayısı iyice artmıştı. Yapının önünde dururken ayakta duran
iki kişinin yanlara doğru çekildiğini, bir insanın da yerde yatanın üzerine
basarak içeri girdiğini gördüm. Tabii önce beni baştan aşağı süzmeyi de ihmal
etmedi. İçeri girince üzerinden bir parça giysi çıkarıp içeride ayakta duran
kişiye verdi. Ya da daha doğrusu, astı. Böyle üst üste bir şeyler giymek
gelenekleriydi herhalde.
Yerde yatan adamın üzerine neden basıldığını anlamamıştım. Belki bir alışkanlıktı,
belki zorunluluktu, belki de sadece belirli kişiler basabiliyordu. Yanlış bir
şey yapmamak için olduğum yerde bekledim. Belki bir kişi daha kapıdan geçerdi. O
zaman ben de (nedense?) adamın üstüne basarak ya da basmayarak içeri
girebilirdim.
Kısa süre sonra kapıdaki iki adam tekrar yanlara çekildi ve karşıma 1.60
boylarında, kafasının sadece yanlarında kısa tüyler olan ama gözleriyle
dudaklarının üstünde ve kulaklarının içinde gür tüyler bulunan bir insan çıktı.
O da bana önce “birine mi bagdın bilader?” dedi. Cümleyi ikinci kez duyunca
bunun bir selamlaşma cümlesi olduğunu düşündüm ve tekrarladım. Bu sefer de
“özürlü galiba” cümlesini ikinci kez duydum ve yanlış bir şey yaptığımı
anladım.
“Merhaba. Ben Adidas” diyerek doğru olduğunu sandığım şekilde selam
verdim ve kendimi tanıttım. Kalabalıktan biri “Koyyim de yan bas! Ehehehahaha!”
diye bağırdı. Ardından herkes daha sonra gülme olduğunu öğrendiğim şekilde
bağırmaya başladı. Bir şey anlamadığım için sustum. Mıhtar kalabalığa ters ters
bakıp “Gel yeenim gel” diyerek içeri girmemi işaret etti. Ama hala adamın
üstüne basmam gerekir mi, ya da neden basmam gerekir bilmiyordum. Yerdeki adama
baktım, mıhtara baktım, “Bu adam ne yapıyor burada?” diye sordum. “Paspas o
paspas, bas gel” dedi. Bir insanın paspas olarak kullanılması pek aklıma
yatmadığı için yanlış çeviri olduğunu düşündüm, adamın üstünden atlayıp içeri
girdim.
İçeride durum daha da tuhaftı. Masa yere çömelmiş dört insanın üstünde
duruyordu. Sandalyeler ise ellerinin ve dizlerinin üstünde duran bir adam ve
onun üstünde dik bir şekilde oturan bir kadından meydana geliyordu. Odada dolap
yerine, çeşitli yerlerinde raflar taşıyan dört insan vardı. Ellerinde başka
objeler tutan birkaç insan daha odanın çeşitli yerlerine dizilmişti. Mıhtar
ikili insan gruplarından birini gösterip “Geç otur şööle” dedi. Ayakta durmam
daha tuhaf görüneceğinden kadının kucağına ilişiverdim. Oturur oturmaz mıhtar
“Çayçenmi?” dedi. Konektör buna bir anlam veremedi. Aptal aptal baktığımı
görünce mıhtar daha yavaş tekrarladı; “Çayyy çen miii?”
Konektör çaydan bahsedildiğini tahmin ederek tercüme etmişti. Ve ben
sadece ismini duyduğum çayın tadını delicesine merak ediyordum. Ama
metabolizmama nasıl bir etkisinin olacağını bilmediğim için içemezdim, ancak
örneklerini Sapia’ya götürüp gerekli testlerden geçtikten sonra deneyebilirdim.
İstemeyerek de olsa “Hayır” dedim. Herhalde kelime ağzımdan yanlış bir
tonlamayla çıkmış, mıhtar “O ne biçim hayır! Doğseydin bi de!” diye ters ters
cevap verdi. Özür diledim, Sapia’dan gelen bir kaşif olduğumu ve farklı
gezegenlerde beslenmemin kötü sonuçlarının olabileceğini kısaca anlattım. Bu
gezegenin geleneklerini bilmediğim için bazı hatalar yapabileceğimi, beni mazur
görmelerini rica ettim. Mıhtar anlattıklarımla ilgilenmiş gibi görünüyordu,
muhakkak beni uzun bir sorguya çekecekti. Ondan önce davranıp bu kadar insanın
odada ne yaptığını, kapıdaki insanların ne işe yaradığını, neden insanların
üzerinde oturduğumuzu sordum.
“Biz buranın yerlisiyiz bildin mi?”
Cevap bana adamın yerde yatmasını açıklıyormuş gibi gelmedi ama
devamının geleceğini anladığım için onaylamakla yetindim.
“Şindi buranın dopraa çoğ verimli. Yere tükürsen fide verir, o gadaa
verimli. Her yerden buraya göçüyolla. Bahtıg burayı doldurcaklaa, bize yer
kalmaycah, o vakit ihtiyar heyetini dopladıh. Dedih ne yapah? Biri dedi
almayah. Biz dedik hyeeaa. Almadıh bunnarı, onnar da bizlen ticareti kestiler.”
Konektörün yapay zekası bu uzun konuşmadan sonra dili iyice çözmüştü.
Ben de mıhtarı rahatça anlamaya başlamıştım. İyi ki daha önce anlamamışım,
yoksa bizim de Sapia’dan buraya göç edebileceğimizi söyleyip her şeyi baştan
bozabilirdim. “Hyeeaa?” diye cevap verdim. Mıhtar bunu duyunca bir sevindi,
kalktı yerinden kucakladı beni. Odadakilere “La bu Safya mıdır nedir, ordan
deel! Bizden la bu bizden!” diyerek yerine oturdu, daha bir keyifli anlatmaya
başladı.
“Sonna dedik alak bunnarı ama şehre girerken bize para versinner. Ööle
ufağından bir ücret belirledik, bunnar da gabul ettiler. Beyle yerli olmayannardan
boyuna para doplamaa başladıh. Sonna dediler biz burda yaşamak isterik, üç katı
fiyata ev sattık bunnara. Dediler tarla isterik, dedik satmayık, her ay kirayla
birlikte mahsulün %25’ini alırık. Yok dediler olmaz ööle, yapmayın bööle falan,
heeeç geri adım atmadıh. Bunnar da geldileeer.”
Tarım toplumu olmalarına rağmen kurnazlık gibi bir zeka formu
geliştirdiklerini anladım. Ayrıca pek de savaşçı sayılmazlardı herhalde. Eski
dünyayı düşününce, mesela doğal kaynaklara sahip olan ülkeler hiç böyle
yapmamış. Çünkü bizimkiler daha kurnaz davranmış, sonra da gerek silah zoruyla,
gerek farklı şekillerde baskı kurarak ellerinde ne var ne yoksa almışlar. Bir
yandan da göçmenlerin, eski dünyadaki Yahudi ırkı gibi, yerleştikleri ülkenin
insanlarını bir ara öldürmeye başlayabileceklerini düşündüm. O da zamanında çok
başarılı bir asimilasyon, hatta soykırım politikası olmuştu. Mıhtar anlatmaya
devam etti, ben de bu gezegendeki göçmenlerden bir bok olmayacağına karar
verdim. (Bu terimi de orada öğrendim, şimdi hepimiz kullanıyoruz.)
“Zamanna bagtıh bunnarın yaşayışları farklı, dinleri farklı, başka
başka diller konuşiyiler, her bişeyleri farklı yani. Bizim çocuhları da kötü
etkileyecegler, garılar zaten onnar gibi olmaya dünden razı... Yassah gardeşim
dedik, burda bööle yaşayaman! Ya gidecen nereye gidersen, ya tıpkı biz gibin
yaşayacan. Dedik zaten bunnarın varı yoğu bura olmuş, başga yere göçecek para
da galmamış, mutlah bize uyacaklar dedik. Olmaz ööle şey diyenner oldu, biz
bunnarı bi güzel doğdük. Daha da dinnemeyenleri hapsettik. Daha da
dinnemeyenleri öldürdük. Bizim yerlilerden de onnarı savunan zibidiler çıktı,
onnara da aynısını yapdıh.”
Mıhtar bunları anlatırken ben de raporu düşünüyordum. Şöyle güzel bir
savaş stratejisi yazarsam, önce muhalif grupları güçlendirip iç savaş çıkaralım
diye girersem, kesin burayı ele geçirdiğimizde bana toprak verirlerdi. Yani
kaşiflik güzel ama her gün gerçek yemek yemenin keyfi de resmen paha biçilmez
be bilader! Ben böyle hayaller kurarken mıhtar devam etti.
“Bunnarı bööle eyice ezdik, sindirdik ama sinirimiz geçmiyi! Düşüniyik
düşüniyik, nassı bize garşı ayaglanırlar diyik, yine sinirleniyik. Şindiki aklımız
ossaaa baştan yerlileri de bunnara düşman edecez, topunu silip süpürecez
memleketten. Onun yerine vergileri artırdıg, bunnarı kıt kanaat geçineceg
duruma getirdig. Ama yine de git deriz gitmezler. Bir de hırsızlığa da
başladılar. Biz hepten dellendik. O gadar düşündüg düşündüg, bir şey bulamadıh.
Heyetten biri de düşünmekten sıkılmış, dedi ko götüne. Anaaağğğ dedig, doğru
la, koyalım götlerine. Yine saldırdıh bunnara. Tuttuumuzu sittik ondan sonna,
bizim soydan çoğalttık.”
Dinledikçe eski dünyayla aralarındaki bağlantılar daha da netleşiyordu.
Görünüşe bakılırsa birkaç yüzyıl sonra gezegenlerini dünya gibi yok
edeceklerdi. Buraya yerleşmek için zaman kaybetmeden kapsamlı bir araştırma
yapıp elimizi çabuk tutmamız gerekiyordu. Zaten görünen o ki göçmenleri iyice
azaltmış, topraklarını tamamen ellerinden almış, onları eşya olarak kullanmaya
başlamışlardı. Kendi hikayesine dalmışken benim söylediklerimi iyice unutan
mıhtar konuşmasına ara verip yeniden “Çayçenmi?” diye sorduğunda uzun yoldan
geldiğimi ve yorgun olduğumu, yarın devam etmemizin daha iyi olacağını
söyledim. “Olur mu ööle be Adidas kardeşim? Daha sizin şehrinizi annatacağıdın!”
diye itiraz ederken ayağa kalkmıştım bile. Ertesi gün birlikte alışveriş yapmak
ve gelecekteki ticari ilişkilerimiz hakkında konuşmak için sözleştik. Aldığım
diplomasi eğitimi çok işe yaramıştı. Onlar için hem güçlü bir müttefik hem de
iyi bir iş ortağı olacağımıza inandırmıştım mıhtarı. Beni hemen bir otele
yerleştirdiler. Hava iyice karardığında odadaki masadan, gece lambasından ve
sandalyeden gizlice, otelin penceresinden kaçmayı başardım. Uzay gemime atlayıp
yol boyunca yazacağım raporu planladım.
Sonra da tahmin edeceğiniz gibi gezegeni ele geçirdik. Yerleştiğimizde
pazarlığımıza uygun olarak bana toprak verdiler, uzun sayılabilecek bir süre
orada yaşadım. Bir süre sonra yeni gezegenimiz NewDerthal’in de tadı kalmadı,
zaten büyük bir hızla dünyanın gelişimini ve çöküş sürecini buraya da adapte
etmiştik. Ben de daha fazla değer kaybetmeden toprağımı sattım, yeniden keşif
yolculuklarına çıkmaya başladım. Henüz buna benzer bir gezegenle karşılaşmış
değilim ama ölmeden önce mutlaka bir tane daha bulacağım ve ona kendi ismimi
vereceğim.
27 Ekim 2011 Perşembe
yedik onu biz.
bu yazının başlığı "duble vergi, duble yol" da olabilirdi. tahmin ettiğiniz gibi konumuz 1999'dan beri toplanan deprem vergilerinin nereye gittiği. bunca yıldır devlet elini cebimize soktuğunda sessizce küfür ediyorduk. van depreminde yaşanan trajedi ve ardından gördüğümüz yetersizlik sonucunda açık açık eleştirmeye başlayabildik. bu konuda bir arkadaşım "halkın 11 yıl boyunca verdiğini sandığı bir şeyi, üç günde birleşip yeniden toplamasına deprem vergisi denir" demiş.
şimdi ilk şoku atlattığımız için rasyonel beyin yine devreye girmeye başladı, sorular yükseliyor. insanlar sosyal ve asosyal medyalarda bunu sorup duruyorlar. devletin resmi televizyonu trt, daha soru gelirken sağ kanattan defansa yöneliyor ve nazikçe teşekkür ederek golü engellemeye çalışıyor. ama kale kabak gibi ortada, kaleci herkesin başka tarafa baktığını teyit etmek için etrafı inceliyor ve beklenen son gerçekleşiyor. haber videosu artık facebook ağlarıyla buluşuyor.
bu kadar soru yükselince maliye bakanı açıklama yapma gereği duyuyor. "biz sizin deprem için ödediğiniz vergileri depremle ilgili güçlendirme ve telafi çalışmalarına harcamadık, bunun yerine sağlık, eğitim, duble yollar ve demir yolları için kullandık" diyor. çünkü biz zaten deprem bölgesinde yaşamıyoruz. çünkü biz 12 yıl önce şehirleri dümdüz eden, kurtarma, yardım ve telafi çalışmalarında yetersiz kaldığımız bir depremle karşılaşmadık. 12 yıl önce olan şey ders yerine vergi almamız gereken bir durumdu.
tabii sonra insanlar başka bir şey de soruyor. diyorlar ki, "deprem vergisini bunlara harcadınız, onun dışında aldığınız vergilerimiz ne oldu peki?"
bu sorunun üzerinde özellikle duruyorlar; çünkü türkiye'de herkes kusursuz sağlık hizmeti alsa (en azından devletten korkup özel sigorta şirketlerine para yedirmeyecek kadar), eğitim parasız olsa (hatta parasız eğitim isteyenler 18 aydır hapiste yargılanmayı bekliyor olmasa*), memleketin tüm okulları ve her okulun eğitimi aynı kalite standartlarını karşılasa, o çok övünülen duble yollar doğu'da saatlerce çamurda yürüp okula gitmeye çalışan çocukların işine yarasa belki herkes "aferin, helali hoş olsun" diyecek. ama diyemiyoruz. "helal etmiyorum" demenin de bir işe yaramadığını görüyoruz. ve ben merak ediyorum, devlete bu ek vergilerle ilgili dava açsam ne olur acaba?
konuyla ilgili daha aydınlatıcı bir yazı şurada bulunuyor. hangi haracın hangi isim altında kesildiğini merak edenler buyursunlar.
* bunlar olurken deniz feneri hırsızlarının 3 ay içeride kalıp "tutuklamaların cezaya dönüştüğü" gerekçesiyle sessiz sedasız serbest bırakıldığını biliyor muydunuz?
bir diğer gündem maddemiz olan "yaşarken diktatör, ölünce badem gözlü" addedilmiş kaddafi'ye kısaca değinmek istiyorum. yine facebook'ta kaddafi'nin nasıl bir diktatör olduğunu anlatan bir video dolaşıyor. bu videoyu libya halkının nankörlüğünün bir göstergesi olarak yorumlayanlar vardır mutlaka. ben bunu sonradan olanları da göz önünde bulundurarak libya halkının bağırsaklarında birikmiş gaz şeklinde yorumluyorum.
videoda yer alan, libya halkının bolluk ve bereket içinde yaşadığını anlatan veriler kaddafi'yi daha az diktatör yapmıyor. maddi refaha rağmen bu halkın kendi kararlarını alabilen, demokratik bir toplum olduğunu söyleyemeyiz. ama görüyoruz ki adamlar zaten demokrasi falan istemiyormuş. hatta savunmasız kalmış yaralı bir adamı vahşice linç etmeleri kendilerinin de insaniyet açısından, kendi insanını gözünü kırpmadan öldürebilen kaddafi'den daha üstün olmadıklarını gösteriyor.
o zaman, madem devrimi özgürlük için yapmadınız, kimin gazına geldiniz de böyle ayaklandınız diye sormak sanırım çok yanlış olmaz. madem böyle medeniyetten nasibini almamış bir sürüydünüz, ne diye çobanınızı öldürüp kendinizi kurtlara teslim ettiniz? bu kadar kan boşuna mı aktı?
hayır, boşuna akmadı. en azından kanla beslenen petrol ve maden çıkarma şirketlerinin, bankaların, inşaat firmalarının, çeşitli marka zincirlerinin libya'ya giriş vizesi olarak çok işe yaradı. aldıkları gazla diktatörlük sonrası rejim için hiçbir hazırlık yapmayan, ırak ve somali örneklerinden hiç ders almayan halk bu ani geçişin sonuçlarıyla henüz karşılaşmış değil. yargısız infaz ettikleri kaddafi'nin yerine avrupa ve amerika geçtiğinde, "biz bu devrimi neden yapmıştık ki?" diye düşünmek için belki de çok geç olacak.
bu doğrudan erdoğan'ı eleştiren bir yazı olmayacaktı ama onun kaddafi kadar bile sevilecek bir yönetici olmadığını söyleyerek bitirebilirim. ileri demokrasiyle alttan alta faşoluğun yolunu yapan, büyüdüğünü belirttiği türk ekonomisinin halka etkisi konusunda "büyük diktatör" kaddafi'nin yanına bile yaklaşamayan başbakan, bu halkın gözünün açılmasından kork. kalan %50 aynı tas, aynı hamam devam etmememiz için elinden geleni yapıyor.
şimdi ilk şoku atlattığımız için rasyonel beyin yine devreye girmeye başladı, sorular yükseliyor. insanlar sosyal ve asosyal medyalarda bunu sorup duruyorlar. devletin resmi televizyonu trt, daha soru gelirken sağ kanattan defansa yöneliyor ve nazikçe teşekkür ederek golü engellemeye çalışıyor. ama kale kabak gibi ortada, kaleci herkesin başka tarafa baktığını teyit etmek için etrafı inceliyor ve beklenen son gerçekleşiyor. haber videosu artık facebook ağlarıyla buluşuyor.
bu kadar soru yükselince maliye bakanı açıklama yapma gereği duyuyor. "biz sizin deprem için ödediğiniz vergileri depremle ilgili güçlendirme ve telafi çalışmalarına harcamadık, bunun yerine sağlık, eğitim, duble yollar ve demir yolları için kullandık" diyor. çünkü biz zaten deprem bölgesinde yaşamıyoruz. çünkü biz 12 yıl önce şehirleri dümdüz eden, kurtarma, yardım ve telafi çalışmalarında yetersiz kaldığımız bir depremle karşılaşmadık. 12 yıl önce olan şey ders yerine vergi almamız gereken bir durumdu.
tabii sonra insanlar başka bir şey de soruyor. diyorlar ki, "deprem vergisini bunlara harcadınız, onun dışında aldığınız vergilerimiz ne oldu peki?"
bu sorunun üzerinde özellikle duruyorlar; çünkü türkiye'de herkes kusursuz sağlık hizmeti alsa (en azından devletten korkup özel sigorta şirketlerine para yedirmeyecek kadar), eğitim parasız olsa (hatta parasız eğitim isteyenler 18 aydır hapiste yargılanmayı bekliyor olmasa*), memleketin tüm okulları ve her okulun eğitimi aynı kalite standartlarını karşılasa, o çok övünülen duble yollar doğu'da saatlerce çamurda yürüp okula gitmeye çalışan çocukların işine yarasa belki herkes "aferin, helali hoş olsun" diyecek. ama diyemiyoruz. "helal etmiyorum" demenin de bir işe yaramadığını görüyoruz. ve ben merak ediyorum, devlete bu ek vergilerle ilgili dava açsam ne olur acaba?
konuyla ilgili daha aydınlatıcı bir yazı şurada bulunuyor. hangi haracın hangi isim altında kesildiğini merak edenler buyursunlar.
* bunlar olurken deniz feneri hırsızlarının 3 ay içeride kalıp "tutuklamaların cezaya dönüştüğü" gerekçesiyle sessiz sedasız serbest bırakıldığını biliyor muydunuz?
bir diğer gündem maddemiz olan "yaşarken diktatör, ölünce badem gözlü" addedilmiş kaddafi'ye kısaca değinmek istiyorum. yine facebook'ta kaddafi'nin nasıl bir diktatör olduğunu anlatan bir video dolaşıyor. bu videoyu libya halkının nankörlüğünün bir göstergesi olarak yorumlayanlar vardır mutlaka. ben bunu sonradan olanları da göz önünde bulundurarak libya halkının bağırsaklarında birikmiş gaz şeklinde yorumluyorum.
videoda yer alan, libya halkının bolluk ve bereket içinde yaşadığını anlatan veriler kaddafi'yi daha az diktatör yapmıyor. maddi refaha rağmen bu halkın kendi kararlarını alabilen, demokratik bir toplum olduğunu söyleyemeyiz. ama görüyoruz ki adamlar zaten demokrasi falan istemiyormuş. hatta savunmasız kalmış yaralı bir adamı vahşice linç etmeleri kendilerinin de insaniyet açısından, kendi insanını gözünü kırpmadan öldürebilen kaddafi'den daha üstün olmadıklarını gösteriyor.
o zaman, madem devrimi özgürlük için yapmadınız, kimin gazına geldiniz de böyle ayaklandınız diye sormak sanırım çok yanlış olmaz. madem böyle medeniyetten nasibini almamış bir sürüydünüz, ne diye çobanınızı öldürüp kendinizi kurtlara teslim ettiniz? bu kadar kan boşuna mı aktı?
hayır, boşuna akmadı. en azından kanla beslenen petrol ve maden çıkarma şirketlerinin, bankaların, inşaat firmalarının, çeşitli marka zincirlerinin libya'ya giriş vizesi olarak çok işe yaradı. aldıkları gazla diktatörlük sonrası rejim için hiçbir hazırlık yapmayan, ırak ve somali örneklerinden hiç ders almayan halk bu ani geçişin sonuçlarıyla henüz karşılaşmış değil. yargısız infaz ettikleri kaddafi'nin yerine avrupa ve amerika geçtiğinde, "biz bu devrimi neden yapmıştık ki?" diye düşünmek için belki de çok geç olacak.
bu doğrudan erdoğan'ı eleştiren bir yazı olmayacaktı ama onun kaddafi kadar bile sevilecek bir yönetici olmadığını söyleyerek bitirebilirim. ileri demokrasiyle alttan alta faşoluğun yolunu yapan, büyüdüğünü belirttiği türk ekonomisinin halka etkisi konusunda "büyük diktatör" kaddafi'nin yanına bile yaklaşamayan başbakan, bu halkın gözünün açılmasından kork. kalan %50 aynı tas, aynı hamam devam etmememiz için elinden geleni yapıyor.
19 Ekim 2011 Çarşamba
iki satır
öğlene kadar sadece haberleri okuyup "hala böyle konuşmaya nasıl yüz buluyorlar?" diye düşündüm. öğleden sonra iki satır yazmamı gerektiren iş geldi: x sayfasında yayınlanmak üzere terörü kınayan, fazla suya sabuna dokunmayan bir şey yazabilir miydim?
bir ya da iki cümle, daha fazlası değil. yazdım, sildim, yeniden yazdım. böyle birkaç dakika geçti. o zamana kadar bana belli bir mesafede durmuş anneler, babalar, kardeşler, çocuklar, eşler ve sevgililer kulağıma fısıldamaya başladılar. ne "vatan sağolsun" dediler, ne de "leşlerinize tüküreceğim orospu çocukları". benim hiç yaşamadığım, hiç yaşamak istemediğim öyle bir acıyı fısıldadılar ki kulağıma, kelimelerin anlamı kalmadı, söylenebilecek her şey gözlerimden akmaya başladı.
herkesin bu konuda bir yorumu var. sosyal medya bugün nefret söylemleriyle kaynıyor, insanlar sokaklarda, kadınlar askere alınmak istiyor. pek çok kişinin çözüm önerisi var. ya uzlaşmaya ya da 30 yıldır kazananı olmamış savaşa destek veriyor. bugün herkes çok ama çok konuşuyor, bağırıyor, öfke kusuyor. yarın, iki gün sonra, bir hafta sonra bugün konuşanların çok azı ne dediğini hatırlayacak. 30 yıldır olduğu gibi sözün bittiği yerde kalacağız, kemiğe dayanmış bıçak ileri ya da geri gitmeyecek. bazılarımız unutacak. bazılarımız ancak yeri geldiğinde iki kelam etmeye çalışacak.
çok boktan bir dünyada yaşıyoruz. çok boktan zamanlar. bu sadece iktidar, muhalefet, türk, kürt, asker, terörist işi değil. bireylerden öte, insanlığı, gezegendeki canlı yaşamı tehdit eden, yok eden bir anlayış çarpıklığı bu. benim insanlığa dair en ufak bir umudum yok, kendi kusmuğumuzda boğulacağız. ama sağduyulu, vicdan sahibi, silahların sadece yok etmeye yaradığının bilincinde olan bir avuç insan belki o korkunç sonu erteleyebilir.
gidenler çok üzücü bir şekilde gitti. bu kez de bulaşmadan, uzaktan izleyecektim. iş kaleme düşünce, azıcık yaklaşmak gerekince, terörü bitirmek için atılması gereken adımları yazmak gelmiyor insanın içinden. iyi ki de hala vatan için ölmeyi normal bir şeymiş gibi kabul edemiyorum. istemesem de, ancak milyonda birini hissetsem de, yakında silinecek olsa da o acıyı paylaşıyorum.
bir ya da iki cümle, daha fazlası değil. yazdım, sildim, yeniden yazdım. böyle birkaç dakika geçti. o zamana kadar bana belli bir mesafede durmuş anneler, babalar, kardeşler, çocuklar, eşler ve sevgililer kulağıma fısıldamaya başladılar. ne "vatan sağolsun" dediler, ne de "leşlerinize tüküreceğim orospu çocukları". benim hiç yaşamadığım, hiç yaşamak istemediğim öyle bir acıyı fısıldadılar ki kulağıma, kelimelerin anlamı kalmadı, söylenebilecek her şey gözlerimden akmaya başladı.
herkesin bu konuda bir yorumu var. sosyal medya bugün nefret söylemleriyle kaynıyor, insanlar sokaklarda, kadınlar askere alınmak istiyor. pek çok kişinin çözüm önerisi var. ya uzlaşmaya ya da 30 yıldır kazananı olmamış savaşa destek veriyor. bugün herkes çok ama çok konuşuyor, bağırıyor, öfke kusuyor. yarın, iki gün sonra, bir hafta sonra bugün konuşanların çok azı ne dediğini hatırlayacak. 30 yıldır olduğu gibi sözün bittiği yerde kalacağız, kemiğe dayanmış bıçak ileri ya da geri gitmeyecek. bazılarımız unutacak. bazılarımız ancak yeri geldiğinde iki kelam etmeye çalışacak.
çok boktan bir dünyada yaşıyoruz. çok boktan zamanlar. bu sadece iktidar, muhalefet, türk, kürt, asker, terörist işi değil. bireylerden öte, insanlığı, gezegendeki canlı yaşamı tehdit eden, yok eden bir anlayış çarpıklığı bu. benim insanlığa dair en ufak bir umudum yok, kendi kusmuğumuzda boğulacağız. ama sağduyulu, vicdan sahibi, silahların sadece yok etmeye yaradığının bilincinde olan bir avuç insan belki o korkunç sonu erteleyebilir.
gidenler çok üzücü bir şekilde gitti. bu kez de bulaşmadan, uzaktan izleyecektim. iş kaleme düşünce, azıcık yaklaşmak gerekince, terörü bitirmek için atılması gereken adımları yazmak gelmiyor insanın içinden. iyi ki de hala vatan için ölmeyi normal bir şeymiş gibi kabul edemiyorum. istemesem de, ancak milyonda birini hissetsem de, yakında silinecek olsa da o acıyı paylaşıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)